Öykü

Anka ve Kayboluş

Küle döndüysen, yeniden güle dönmeyi bekle.

Ve geçmişte kaç kere küle dönüştüğünü değil,

kaç kere yeniden küllerin arasından doğrulup,

yeni bir gül olduğunu hatırla.

Mevlana

Güneş dağın ardından henüz yükselmişti. Esen rüzgâr kurumaya yüz tutmuş dalları hafif hafif sallayıp duruyor. Ta ki güneş tamamen yükselip tüm heybeti ile ağaçların dallarını yakana kadar. Ya tabiat bütün bilinmezlikleriyle bize oyun oynuyor, ya da bilgemizin ağacının da dalları kavrulmuş olmalı. O kaybolmuştu!

Hepimizin içinde tam bir kaos yaşanıyor. Başımızdan sis bulutları eksik olmuyor. Yollarımız puslu ve kapalı… Ulaşmak istediğimiz yere gidemiyoruz bir türlü. Ne yapacağımızı bir türlü bilemiyoruz.

O başımız her sıkıştığında bize yardım eden Zümrüd-ü Anka’mız… En değerlimiz ve en bilgemiz… Her zaman bize şifa ve ışık oldu. Ne var ki izini bulabileceğimiz ne bir ipucu, ne de bir ışık var kafamızda… Onu beklemekten artık ümidimizi kestik.

Biz ağıtlar yakarken, komşu köyden bir güvercin, ağzında bilgemizin tüyüyle çıkageldi. Hepimizin birden umutları yeşerdi. Mutluluktan havada zigzaglar çizmeye başladık. Bir aşağı, bir yukarı denizin üstünde süzülüp durduk. Şükürler olsun ki, eski günlerimize dönebilmek için bir umut doğmuştu.

Onunla buluşabilmek için, Bilgi Ağacı denilen yuvasına gitmemiz gerekiyor. Ama bu çetrefelli bir yolculukla olabilir ancak. Çünkü onun yuvası, etekleri bile bulutların üzerinde olan Kafdağı’nın en tepesinde yer alıyor. Öyle zor ki oraya ulaşmak…

Güvercin:

“Oraya gitmemiz mümkün değil. Çoğumuz yolda ölürüz,” dedi.

“Ama olsun, varamazsak da onun yolunda ölmek var ya!” dedi Bülbül.

“Bunu bir düşünmeliyiz,” dedi Balıkçıl kuş.

Tabiyki kolay bir karar değil bu… Kafdağı’na gidebilmemiz için yedi tehlikeli vadiyi aşmamız gerekiyor. Ölümü göze alamayan kimse Kafdağı’na ulaşamaz.

Ancak, bülbülün sözünden etkilenen kuşlar, “Ölmek var, dönmek yok!” dedier. Böylece Kafdağı’na yolculuk etmeye karar verdik.

Bülbül Gül’ü, Balıkçıl barınağı, Kartal krallığı ile vedalaşarak hepimiz yola çıktık… Sırasıyla; İrade, Aşk, Cehalet, İnançsızlık, Yalnızlık, Dedikodu ve Benlik Vadiler’inden geçecektik peş peşe. Böylece büyük bir kuş sürüsü başladık ilerlemeye.

Benlik Vadisi’ne vardığımızda çoğu kuş geçtiğimiz İrade, Aşk, Cehalet, İnançsızlık, Yalnızlık, Dedikodu Vadiler’inde kayboldu. Herkes çıkış yolunu kendisinin bildiğini söylediği, kimse birbirini dinlemediği için, Benlik Vadisi’nden de bir türlü çıkamadık. Bu yüzden aramızda kavgalar başladı.

Bir baktım ki böyle bir yere varacağımız yok, bari diğer kuşların fikirlerini dinleyeyim, dedim. Ben onları dinledim, onlar da beni dinlediler. Ama birçoğu gene didişmeye devam ettiler. En sonunda bir kaç kuş birlik olup, fikirlerimizi birleştiriverdik. Hep birlikte vadiden çıkış yolunu bulup, didişenleri arkamızda bırakmaya karar verdik. Biz uçup vadinin çıkarken bile onlar kavga etmeye devam ediyorlardı.

Az gittik, uz gittik dere tepe düz gittik. Hepimiz bir “Hiç”, gördüğümüz her şey “Tek” idi. Ayrı olmamız sanrısına sebep ise, gözlerimiz, kulaklarımız ve dilimizi içeren duyu organlarımızdı. Bunun bilincinde olan kala kala otuz kuş vadileri aştık, uçtuk gittik.

Kafdağı bütün azameti ile bulutların arkasından kendini gösteriyor. Güzelliği gözlerimizi kamaştırmakta. Her tarafı yemyeşil. Tepesinde ise Zümrüd-ü Anka’nın yuvasının bulunduğu Bilgi Ağacı’nı görüyoruz. Her şeyi yakan güneş bu ağacı yok edememiş; sanki ağaç en baştan yeşerip yeniden heybetlenmiş.

Anka bütün güzelliği ile bizi karşılamak üzere uçuşa kalkıyor. Bu sırada Bilgi Ağacı’nın yaprakları tir tir titriyor, her bitkisinin tohumlarının dökülmesine sebep oluyor. Her tohumundan da birer ışık hüzmesi çıkıyor ve her yer bembeyaz bir nur ile kaplanıyor.

İhtişamlı Zümrüd-ü Anka kocaman muhteşem kanatlarını çırparak, bulunduğumuz yere iniyor. Ve diyor ki,

“Ben de sizi bekliyordum, Simurglar!” Her bir vadide benim gibi küllendiniz. Yolculuğunuzu tamamlayıp, “Hiçlik”i buldunuz, “Birlik”e döndünüz ve “Teklik”e hoş geldiniz!

Anka ve Kayboluş” için 2 Yorum Var

  1. Aremas dedi ki: dedi ki:

    Öyküler genellikle -di’li geçmiş zaman ekseninde yazılsa da zaman zaman farklı zaman kipleri kullanılabilir. Metne adapte olabilmek ve kurguya dahil olabilmek için öykü içinde tek bir zaman kipi kullanmanız ve bunu kararlı bir şekilde sürdürmeniz gerekiyor.

    Tetkik edebildiğim kadarı ile, metinde verilmek istenen kurgu ve içerik; şiirden düz yazıya geçmeye çalışırken topallayan bir yazının gölgesinde kalmış. Bana kalırsa cümlelerinizin sonunda çok daha az “…” kullanılmalı. Bu ifade yerine göre kullanıldığında, süreğenlik, masalsılık gibi etkiler bırakabilir. Ancak sıklıkla her bölümde yer alması metin içindeki devamlılık hissini baltalar. Farklı bir biçem kullanarak yeniden yazıldığında öykünüzün daha da iyi bir tesir bırakabileceğini düşünüyorum. Elinize sağlık.

  2. Öncelikle ilginiz ve yorumunuz için çok teşekkür ederim. Ben de zamanlar ve anlatıcı ile ilgili yer yer biraz sıkıntı hissetmedim dersem yalan olur. Ancak şöyle de bir durum var. Bir öyküde durum geçmişi bile anlatsa, -yor eki ile geçmişte şimdiki zaman ile yaşanan ya da yaşatılan bir durum haline getirilebileceğini düşünüyorum. Üç nokta olayına gelince, çok kullanımının anlatımı bozduğuna ben de katılıyorum. Ancak üç noktanın sık kullanımını tarz edinen öykü yazarları tanıyorum. Belki fantastik öyküler de daha az kullanımı uygun olabilir. Bu nedenle yapıcı eleştiriniz için tekrardan teşekkür ederim. Sevgiler

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!