Öykü

Birikmiş Dönem Ödevi, Karpuz Tabağı ve Vantilatör

Yazan ve Yöneten

Ufuk Yasin Yurtbil

 

1. Sahne 3

1.1. Dekor ve Anlatı

Anadolu’daki bir kasabada yaşayan tipik bir orta halli Türk ailesinin evi. Akşam saatleri. Gündüz tüm şehri kavuran yüksek sıcaklığın etkisi akşama yansımış. Nem oranı çok yüksek. Tüm balkonlar, pencereler açık ama dışarıdan gelen en ufak bir esinti yok, perdeler kıpırdamıyor. Çaresiz, salonun köşesine konmuş bir buçuk metre yüksekliğindeki vantilatör yüksek hızda çalışıyor ve bir görünüp bir kaybolarak yalancı tavuk göğsü gibi sahte bir serinlik yaratıyor.

Ailenin babası Mahmut Bey salondaki kanepeye uzanmış, iki elini ensesinde bağlamış televizyon seyrediyor. Ekranda bir futbol karşılaşması var. Mahmut Bey’in tuttuğu takımın lig maçı. İşler onlar için pek iyi gitmiyor. Mahmut Bey oynanan oyundan memnun değil. Bu moral bozukluğuna nefes almanın imkânsız olduğu nemli hava ve bütün gün çevre köylerdeki altyapı işlerini teftiş etmekten yorgun düşmüş olması eklenince bayağı keyifsiz, yüzü asık.

Mahmut Bey’in ev hanımı olan eşi Zuhal Hanım akşam yemeği sonrası bulaşıkları yıkamış, şimdi de mutfakta karpuz kesiyor. Buzdolabının üzerine koyduğu küçük radyoda TRT FM açık. Kısık seste Türk Sanat Müziği çalıyor. O da fısıltıyla eşlik ediyor Özdemir Erdoğan’ın duygulu sesiyle söylediği “Bana ellerini ver”e:

“Bana ellerini ver, hayat seni sevince güzel,

Yoluna adadım ömrümü ben, gel kaçma güzel.”

Mahmut Bey ve Zuhal Hanım’ın küçük oğlu Ekrem salondaki yemek masasına oturmuş, ne yapacağını bilmez bir halde önünde açık duran kitaplara ve defterlere bakıyor. Bütün yaz hiç dokunmadığı dönem ödevleri dağ olmuş karşısında duruyor. Mahmut Bey akşam yemeğinde net tavrını koyup “ödevler bitmeden sokağa çıkmak, televizyon izlemek, Playstation oynamak yasak,” demiş. Ekrem “ama baba…” diyecek olmuş lakin Mahmut Bey’in kararı kesinmiş: “Aması maması yok! O ödevler bitmeden sana oyun yok!”

Zuhal Hanım oğlunun ödevlerini yapmamış, derslerine çalışmamış olmasından endişeli. Bir taraftan ödevlerini yapması için oğluna yardımcı olmak istiyor ama diğer taraftan biricik evladının sorumluluklarının farkına varması gerektiğini biliyor. Klasik bir yufka yürekli anne ikilemi içerisinde. Mahmut Bey’in sert tavrının arkasına saklanmak istiyor ama gönlü bazı sebeplerden buna razı değil.

1.2. Çekim 1

Zuhal Hanım aklında bu düşünceler, gönlünde Türk Sanat Müziği, küp küp kesilmiş ve çekirdekleri ayıklanmış karpuz dolu tabaklar ile salona doğru yönelir. Ekrem’i çaresiz ve yılgın bir halde masada, Mahmut Bey’i de atlet şort kanepede gözleri televizyona kilitlenmiş bir biçimde bulur. Aşırı nemli havanın da etkisiyle, bastırılmış duyguların gün yüzüne çıkma zamanı yakındır.

 

1.3. Ve Motor!

Zuhal, sol elinde tuttuğu karpuz dolu tabağı oğlunun defterleri ve kitapları ile kaplı masada boş bulduğu bir yere bırakmak üzere hareketlenir.

“Karpuz kestim oğlum. İyi gelir ders çalışırken, sulu sulu.“

Zuhal tabağı bırakır ve boşa çıkan eli ile oğlunun saçlarını okşar. Ekrem annesinin gözlerinin içine minnet ve yardım dilenen gözlerle bakar.

“Teşekkürler anne… Öğretmen çok ödev vermiş. Nasıl yapacağım hepsini tek başıma?“

“Halledersin oğlum, hiç merak etme. Yavaş yavaş. Hele bir başla, devamı gelir zaten.”

Konuşmaya kulak kesilen Mahmut gözlerini televizyondan ayırmadan lafa girer.

“Bütün yaz aval aval dolaşacağına derslerine çalışsaydın bu durumda olmazdın. Kaç kere söyledim sana ödevlerini yap yoksa yetiştiremeyeceksin, diye. Sen kendi bildiğini okumayı seçtin. Şimdi hiç annene duygu sömürüsü yapma. Paşa paşa yapacaksın ödevlerini.”

“Ama baba ödevler gerçekten çok zor. Ben bu kadar zor olacağını bilmiyordum ki. Mesela öğretmen bir matematik ödevi vermiş, üniversiteden abim gelse yapamaz. O derece zor.”

Üniversite eğitimi için iki yıl önce İstanbul’a giden büyük oğlu İsmet’in bahsinin açılması Mahmut’u gerer. Babasının isteği olan evlerine yakın bir üniversiteyi seçmek yerine kendi ayakları üzerinde durma hevesiyle İstanbul’a giden İsmet, Mahmut için bir türlü dinmek bilmeyen baş ağrısı gibidir.

Zuhal’in iki gözü iki çeşme uğurladığı İsmet bu iki yıl içerisinde hiçbir tatilde eve gelmemiş, okulların kapalı olduğu dönemlerde İstanbul’da harçlığını çıkartmayı tercih etmiştir. Geceleri başını yastığa koyup muhakeme yaptığında İsmet’in vefasız bir oğlan olmasından kendini suçlayan Mahmut, İsmet’te yaptığı hatayı Ekrem’de tekrarlamak istemediği için küçük oğlu üzerindeki otoriter ve baskıcı yaklaşımını kontrol etmeye çalışır. Kendi anne ve babasının tutucu ve muhafazakâr davranışlarından nefret ederek büyümüş olsa da armut dibine düşmüş ve çocukluğunda gördüğü baskıcı tutumu, kendi çocuklarına yansıtmıştır. Sonunda olaylar İsmet’in üniversite eğitimini bahane gösterip evden ayrılmasına kadar varmıştır. Bugünlere gelindiğinde Mahmut’un en büyük korkusu Ekrem’in de bir gün arkasına dahi bakmadan onları terk etme ihtimalidir. Çünkü bu Zuhal’i de kaybedebileceği anlamını taşımaktadır.

“Abini hiç karıştırma şimdi. Kim bilir hangi cehennemde ne itlikler yapıyor şerefsiz…”

“Mahmut!!”

“Sen hâlâ koru vefasız oğlunu.”

Zuhal, Ekrem’in yanında ayrılıp Mahmut’un oturduğu kanepeye doğru ilerler. Karpuz tabağını tutan eli sinirden titriyordur.

“Kimseyi koruduğum falan yok. Ekrem ödevleri için senden yardım istiyor. Bunu anlamak bu kadar mı zor? Ne olur yanına otursan, biraz yardımcı olsan?”

Zuhal küçük bir sehpayı Mahmut’un önüne çeker ve tabağı sertçe bırakır.

Mahmut, Zuhal’in beden diliyle “bu oğlan da senin yüzünden kaçarsa seni asla affetmem,” dediğini sezer. Kollarını ensesinden çeker, kanepede isteksizce doğrulur.

“Matematiğe annenle bakarsın sonra. Başka ne var ödevlerinde?”

Ekrem babasının ona yardım edeceğini anlayınca büyük bir hevesle notlarını karıştırmaya başlar.

“Araştırma ödevi var.”

“Neymiş o?”

“Demiş ki öğretmen:

Masallarda ve destanlarda adı geçen Kafdağı hakkında araştırma yapıp, hayal gücünüzü ve yaratıcılığınızı kullanarak en az üç yüz kelimeden oluşan bir yazı yazınız.”

“Ne biçim ödev bu?”

“Ben de onu diyorum ya baba! Çok zor ödevler, ben hiçbir şey anlamadım bu öğretmenin ne istediğinden.”

Bu sırada Zuhal baba oğlu yalnız bırakıp sessizce mutfağa geçer.

Mahmut, öğretmenin verdiği ödevi okumak için kanepeden kalkar masaya yönelir, sandalye çeker ve oğlunun yanına oturur. Kısa bir süre sonra televizyonda devam eden maçtan gol sesi gelir. Tuttuğu takım gol atmıştır ama Mahmut dönüp bakmaz. Vantilatörün yapay esintisi kristal avizede salınıma ve bu vesileyle hareketlenen kristaller de salonu etkisi altına alan ışık oyunlarına neden olur.

“Kafdağı nerededir baba?”

“Valla yanlış hatırlamıyorsam Doğu Anadolu’da ama emin değilim. Hasan amcana mı sorsak?”

“Olur soralım.”

“Getir bakayım telefonumu yatak odasından.

Ekrem sandalyesinden fırlar, mutfağı ve evin kapısını geçip koridorun sonundaki yatak odasına girer, ışığı yakar ve komidinin üzerindeki telefonu alıp salona geri döner.

Mahmut, Ekrem’in getirdiği telefonun kilidini açar, kontak listesinde Hasan’ın numarasını bulur ve arar.

“Alo Hasan nasılsın? İyi iyi. Bizler de iyiyiz çok şükür. Bildiğin gibi, yuvarlanıp gidiyoruz. Efendim? Sorma ya, iğrenç bir hava var dışarıda. Yapış yapış her tarafım. Hava durumu birkaç gün daha sürebilir diyormuş. Hı hı… Aynen, doğru söylüyorsun dikkatli olmak lazım. Ya Hasan ben seni niye aradım biliyor musun, bizim Ekrem’in ödevi var şimdi, orada bir şey istemiş öğretmeni sen bilirsin kesin diye seni aradık. Evet, yardım ediyorum Ekrem’e, niye şaşırdın? Allah Allah ne cins çıktın sen de be. Tamam kes, bak okuyorum dinliyor musun? Tamam dinle şimdi:

Masallarda ve destanlarda adı geçen Kafdağı hakkında araştırma yapıp, hayal gücünüzü ve yaratıcılığınızı kullanarak en az üç yüz kelimeden oluşan bir yazı yazınız.

Neydi bu Kafdağı, ben çıkartamadım bir anda. Doğu Anadolu’da mıydı bu? Yok mu öyle bir dağ? Nasıl yok? Masal mı? Yapma ya? Hay Allah ben karıştırmışım demek ki. E o zaman bu öğretmen hayal gücü falan derken çocuklara masal yazın mı demek istemiş? Enteresan… Arkadaş, öğretmenler amma değişmiş. Bizim zamanımızda yoktu hiç böyle şeyler. Peki madem. Çok teşekkürler Hasan. Çocukları öp, Nergis’e selam söyle. Ha bak Zuhal istiyor telefonu, Nergis ile konuşacakmış. Bir ara görüşelim. Tamam hadi kal sağlıcakla.”

Zuhal telefonu alır…

“Alo Nergis, nasılsın canım?”

derken görüşmenin kalanını gerçekleştirmek üzere mutfağa doğru ilerler.

“Neymiş baba?”

“Yalanmış oğlum.”

“Nasıl yalan?”

“Yokmuş öyle bir dağ. Masallarda varmış sadece.”

“Eee, ne yapacağız şimdi?”

“Valla bilmiyorum ki. Bir şey düşünürüz artık. Olmadı cadılı madılı, dağa kaçan inekli bir şeyler yazarız bir ara.”

“Peki baba, nasıl istersen.”

Ekrem babası ile ödev yapıyor olmaktan tarifsiz bir mutluluk duyar. Onu böyle ilgili yakalamışken, diğer ödevlerini de hevesle göstermeye başlar. Mahmut maçı tamamen unutur. Geriden gelen takımı maçı çevirir ve çok önemli bir galibiyet alır. Taraftarlar oyuncuları omuzlarda taşır. Mahmut ise Ekrem’in ödevlerine vermiştir kendini.

Saat geç olmaya yakın Zuhal salona gelir, Ekrem ve Mahmut’un tarih ödevi konusunda girdikleri münakaşaya tanık olur. Yüzüne bir gülümseme yayılır. Vantilatörün kapanmış olduğunu fark eder. Balkondan püfür püfür bir esinti gelmektedir.

“Hava serinliyor mu ne?”

Mahmut sayfalarını çevirmekte olduğu tarih kitabından kaldırmaz kafasını.

“Evet, öyle görünüyor. Kapattık o yüzden vantilatörü. Oğlum yazdın mı Fatih Sultan Mehmet’in en önemli üç başarısını?”

“Yazdım baba.”

“Aferin.”

Tam o sırada kapı çalar. Zuhal kapıyı açmaya gider. Kim gelmiştir bu saatte?

Kapının açılma sesi duyulur.

Saniyeler geçer ama kapının kapanma sesi bir türlü gelmez. Mahmut işkillenir. Masadan kalkar ve kapıya doğru yürür.

“Zuhal, kim gelmiş?”

Yanıt yoktur.

Mutfağı geçip kapıya döndüğünde gördüğü manzara karşısında dili tutulur.

“İsmet…”

Zuhal ve iki yıldır görmedikleri büyük oğulları İsmet kapı eşiğinde birbirlerine sarılmış ağlıyordur.

İsmet babasını görür, annesinden usulca ayırır kendini. Yavaş ve çekingen adımlarla babasına doğru yürür. Babasının sağ elini avuçlarının içine alır, önce öper sonra da alnına değdirir.

Mahmut’un gözlerinden bir damla yaş gelir ve oğluna daha önce hiç sarılmadığı gibi sarılır.

Ufuk Yasin Yurtbil

Hikaye anlatıcısı, okur-yazar-inceler, sinemasever, birincilik ödüllü amatör bir öykü yazarı, hayatı dolu dolu yaşamaya hevesli, öğrenmeye aç bir ruh. Meslekten inşaat mühendisi, doğuştan hayalperest, bir tutam bilimkurgu/fantastik kurmaca. Hepsi ve daha fazlası www.duslerdengercege.com adresindeki blogunda…

Birikmiş Dönem Ödevi, Karpuz Tabağı ve Vantilatör” için 8 Yorum Var

  1. Merhaba Ufuk
    Öncelikle bu tarz yazman çok hoş olmuş. Çok sevdim ben. Anlatımın çok akıcı ve samimi. Günlük hayatı yazmak kokay değildir, bunu çok iyi başarıyorsun. Ne zaman sıradan bir şey yazmayı denesem olmuyor, aklım ha bire fantastiğe ya drama kayıyor. :slight_smile:
    Diyaloglar, öykünün akışı, karakterlerin ruh hali, tüm detaylar ayrı bir tat verdi bana. Mahmut Vey ve Zuhal Hanım’ ı okurken aklımda Bizimkiler dizisindeki şu karı kocanın sesleri yankılandı hatta. :smiley:

    images%20(18)
    Ellerine sağlık, diğer seçkilerde görüşmek üzere.

  2. Gurlino dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Duygu,

    Açıkçası anlaşılamama korkusu yaşayarak paylaştım bu öyküyü. Senaryo formatında bir öykü yazmak riskli bir hareketti. Ama senin yorumun içimi ferahlattı doğrusu. Tam duymak istediğim sözleri ve okuyucuda bırakmayı arzuladığım hisleri paylaşmışsın. :blush:

    Bizimkiler dizisi bu öyküye hakikaten cuk oturan bir örnek. Samimi, doğal ve gerçekçi bir öykü olmuşsa ne güzel. Akıcı bir anlatım yakalamanın oldukça zor olduğu bir tarz olduğunu düşünüyorum. Akıcı bulmuş olman o açıdan oldukça değerli benim için.

    Okuyup, böyle güzel bir yorum bıraktığın için teşekkür ederim. Ben de vakit bulur bulmaz senin öykünü okuyacağım.

    Selamlar,

  3. Kitsune dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar, hoş bir öyküydü. Son derece samimi ve doğal yapılı. Aile ortamı iyi yansıtılmış. Karakterler ve diyalogları da öyle.
    Kaleminize, hayal gücünüze sağlık. :slight_smile:

  4. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @Gurlino

    Samimi, düzenli, akıcı ve ne kadar gerçekçi yazmaya çalışsan da (oğluyla ilgilenmeye başladıktan sonra havanın esmesi-takımın galip gelmesi-büyük oğlunun eve dönmesi - bana yine de içinde bir fantsatik unsur varmış hissiyatı verdi ya da ben öyle anlamak istedim.

    Bazen kimleri kelimelerle edebiyat oyunu yapar ve çok zor bir tekniğin üstesinden geldiğini zanneder, oysa bu samimiyetin böyle basit ve ama güçlü anlatımının yanına bile yaklaşamamıştır.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  5. Eline sağlık.
    Günlük halleri güzel yazıyorsun. Bu da güzel olmuş. Sadece bir noktada bir teklifim/saptamam var. İsmet’in ayrılması ve Ekrem’in de annesi ile birlikte ayrılma ihtimalini direkt vermeseydin de hissettirseydin masterpiece olurdu diye düşünüyorum. Ama bunu nasıl yapardın onu da açıkçası bilemiyorum. Yapsaydın anlamayadabilirdim, o derecede ince buz tabi.
    Görüşmek üzere.