Öykü

Söylence

“Stüdyomuzu dolduran değerli misafirlerimiz ve bizleri ekran başında seyreden sayın izleyicilerimiz, Söylence’nin yeni bölümüne hepiniz hoş geldiniz! Ben Doç. Dr. Sinan Yücebulut.

Her hafta olduğu gibi bu hafta da benim moderatörlüğümde, katılımları ile bizleri onurlandıran pek değerli konuklarımızla birlikte tarihin aydınlatılmamış perde arkası yaşanmışlıklarına değineceğiz ve saklı kalmış gerçekleri tüm detaylarıyla açığa çıkartacağız.

Saygıdeğer konuklarımızı sizlere tanıtmadan önce, geçen hafta gerçekleştirdiğimiz Truva temalı bölümümüze göstermiş olduğunuz yoğun ilgi için teşekkür etmek istiyorum. Yüzlerce e-posta, sayısız Tweet, Facebook, Youtube yorumu ve SMS ile göstermiş olduğunuz değerli katılım sizlere daha fazla keyif alabileceğiniz bir program yapabilme arzumuzu körükledi. Bir kez daha sağ olun, var olun.

Evet, şimdi konuklarımızı daha fazla bekletmeyelim ve bu haftaki konumuza geçelim. Geçen haftaki programımızı kapatırken sizlere bahsetmiş olduğumuz gibi bugün bizleri oldukça şaşırtan ve tarihimize, kökenimize ve hikâye anlatma biçimlerimize ışık tutan bir gelişme üzerine konuşacağız. Varlığı bugüne kadar tartışma konusu olmuş ve birçoklarınca hayal ürünü olarak tanımlanan Dede Korkut’un kayıp hikâyelerinin bulunmasını stüdyomuzdaki değerli konuklarımızla değerlendireceğiz.

Bu heyecan verici ve tarihimizi anlama arayışımıza yeni bir soluk getirecek konuyu konuşmak üzere, ünlü Türkolog Prof. Dr. Derya Batu Bozbey ve yayımladığı Türk kültürüne ve folkloruna dokunan tarihi kurgu romanları ile satış rekorları kıran, son dönemin popüler yazarlarından, aynı zamanda bir araştırmacı gazeteci olan Cenk Basri Altınsoy bizleri kırmayıp stüdyomuza geldiler. İki değerli konuğumuza da Söylence’ye katıldıkları için minnettarlığımı belirtip, hoş geldiniz demek istiyorum.”

Doç. Dr. Sinan Yücebulut’un kısa bir giriş, teşekkür, konu anlatımı ve tanıtımdan oluşan girizgahının ardından ilk konuşan Prof. Dr. Derya Batu Bozbey olmuştu. Yetmişlerine merdiven dayamış Derya Hoca, pek çok farklı konu üzerine yıllardır sürdürdüğü araştırmalarını onlarca kitapta toparlamış, yetiştirdiği sayısız öğrenci ile Türk Tarihi’nin objektif, spekülasyondan ve manipülasyondan uzak bir biçimde anlaşılması ve anlatılması için emek vermiş, uluslararası düzeyde saygı gören bir bilim adamıydı. Yaşına göre son derece dinç bir görünüme sahip olan Derya Hoca, sporu, sağlıklı beslenmeyi ve mutlu bir hayat sürmeyi yaşamının merkezinde tutmayı felsefe edinmiş ve etrafındaki herkese de bunu aşılamıştı.

Derya Hoca, programın hem sunucusu hem yapımcısı hem de fikir babası olan Sinan Yücebulut’a dönerek, son derece kibar ama bir o kadar da kontrollü bir sesle konuşmaya başladı. “Programınıza davet ettiğiniz için asıl ben teşekkür ederim. Burada bulunmak benim için büyük keyif. Evde olduğum günlerde izlemekten zevk aldığım bir yapım Söylence. Bu vesileyle tarih üzerine böyle değerli bir programı bizlere sunduğunuz için kendi adıma teşekkür etmek isterim.”

Sinan Yücebulut’un aldığı iltifattan memnun olduğu yüzünden okunuyordu. “Sağ olun, hocam. Sizin gibi değerli hocalarımızın açtığı yolda ilerlemeye, katkı vermeye çalışıyoruz.”

Derya Hoca’nın ardından ilk sözlerini söyleme sırası diğer konuğa, ünlü yazar Cenk Basri Altınsoy’a gelmişti. Siyah kalın çerçeveli gözlüklerini gözünden çıkartan Cenk Basri, bacak bacak üstüne attığı rahat duruşundan taviz vermeden iki elini yana açarak, “Ben de burada olmaktan son derece memnunum. Seyir zevki açısından keyifli ve bilgi açısından doyurucu bir program olmasını umut ediyorum,” diye konuştu.

İki konuğun ilk sözlerinin ardından artık konuya girme zamanı gelmişti.

Sunucu Sinan Yücebulut, yazar Altınsoy’a dönerek, “İzin verirseniz ilk olarak Derya Hoca’yla başlamak istiyorum,” dedi. Başıyla onaylayan Cenk Basri, “Buyursunlar,” diye ekledi.

“Derya Hocam, Dede Korkut’un hiç yayınlanmamış bir hikâyesinin bulunduğu iddia edilen kayıp nüshanın ortaya çıkışı hakkında kısaca ne söylemek istersiniz? Seyircilerimiz bundan ne anlam çıkartmalı? Bu bizim için ne ifade ediyor? Kısaca görüşlerinizi alabilir miyim?”

“Elbette,” diyerek konuşmaya başlayan Derya Hoca, “Tarih Bilimi enteresandır. Her gün bambaşka birisi çıkıp tarihi değiştirecek bir keşif yaptığını iddia edip tüm dünyayı ayağa kaldırabilir. Sonra baktığımızda bulunan şeyin değersiz bir çalışma, ilgi çekme amacı güden sahte bir duyuru olduğunu görüp sükût-u hayale uğrarız. Çok karşılaştığımız bir durumdur. Dede Korkut’un bulunan kayıp nüshasının bu kategoride bir durum olmadığının altını çizmek gerekiyor. Her türlü bilimsel analizden geçmiş, kesin olarak gerçekliği tasdiklenmiş bir keşifle karşı karşıyayız. Bu başlı başına büyüleyici bir gelişme. Düşünsenize, altı yüz yıldan fazla zamandır biz Dede Korkut’un on iki destanı, hikâyesi ya da soyu, nasıl kategorize etmek isterseniz, olduğunu kabul ediyorduk. Şu an yeni çıkan nüsha ile anlaşılıyor ki ortada meğer on üç destan ve bir tane de çözülmeyi bekleyen gizem varmış. Toplum olarak balık hafızalıyız ama geleceğimizi sağlam adımlarla inşa etmek istiyorsak tarihimizin tüm gizemlerini çözmeli ve alınmamış ders bırakmamalıyız. Bu yüzden de bu keşif Türk milleti için müspet ve müstesna bir anlam taşıyor,” diye devam etti.

Cenk Basri, “Gizem ile tam olarak ne demek istiyorsunuz?” diye araya girdi. Gözleri ilgiyle Derya Hoca’ya kilitlenmişti. Kafasının içindeki küçük gri hücrelerde yeni bir maceranın doğuşunun şimşekleri çakıyor gibiydi. Doğmakta olan bir romanın ilk sayfaları geçiyordu gözlerinin önünden.

Derya Hoca devam etti. “Oraya geçmeden önce on iki destandan ve yeni keşfedilen on üçüncü destandan, Salur Kazan’ın Ejderha’yı Öldürmesi’nden bahsetmemiz lazım. Bilinen on iki öyküde Oğuz Boyları’nın başından geçen toplumsal ve kişisel meselelerin kahramanlık anlatıları şeklinde yazıldığı bir nesir ve nazım birlikteliğini görürüz. Metafizikten, fantazyadan fazla beslenmeyen ama yeri gelince zaman atlamaları, doğanın gücü ve dinsel motiflerle süslü gerçeküstü gelişmelerle ilerleyen bir eser vardır karşımızda. On üçüncü destanın gelişi ile işler biraz değişmeye başladı diyebiliriz. Hatta öyle bir değişim söz konusu ki, bana kalırsa günümüz Batı Edebiyatı’nın doğuşu bile sorgulanır bir noktaya geldi. Batı kültürünün pompaladığı tüm yakın dönem eserlerini tekrardan gözden geçirmemiz gerekiyor. Yani, mezarı kazdık ama çözüme ulaşacağımızı hayal ederken, çözülmesi ve anlamlandırılması gereken büyük bir gizem ortaya çıkarttık.”

“İşte nedir hocam bu gizem?” diye tekrar aynı noktaya parmak bastı ünlü yazar.

Derya Hoca hafifçe öne eğildi, kalemini Cenk Basri’ye doğru sallayarak, “Batı edebiyatında beş yüz yıl sonra görmeye başlayacağımız fantastik anlatıların nasıl olup da on üçüncü yüzyıldan kalma bir eserde kelimesi kelimesine anlatıldığının gizemi…”

Cenk Basri’nin kafası karışmıştı. Dede Korkut’un on iki destanını gayet iyi biliyordu. Onlardan esinlenerek yazdığı seri kitapların satış rakamları ortadaydı. Bu başarısı hatırı sayılır bir şöhreti de yanında getirmişti. Kendine has giyim stili ve imajı ile magazin programlarının aranan isimlerinden birisiydi. Ne zaman ne koşulda olursa olsun hep siyah giyerdi. Uzun sakallarını biçimli bir şekilde tıraş eder, griye çalan uzun saçlarını at kuyruğu yapar, kalın çerçeveli gözlüklerini de yanından ayırmazdı. İnce yüzüne tezat bu kalın çerçeveli gözlükler nevi şahsına münhasır bir hava yaratıp ünlü yazarın görüldüğü yerde tanınmasını sağlardı.

“Ben şunu merak ediyorum, on üçüncü destanı okuduğunuz anlaşılıyor ki biz daha okuma fırsatı bulamadık. İçeriği hakkında konuşmamız bu yüzden oldukça zor ama nasıl oluyor da Batı Edebiyatı’nın Dede Korkut’a dayandığı gibi bir iddiada bulunabiliyorsunuz? Bunu yapabilmek için eldeki verilerin bunu açık bir şekilde göstermesi gerekiyor.”

“Haklısınız Cenk Bey. Durum aynen böyle. İlk on iki destandaki ufak benzerlikler ve on üçüncü destanda ayyuka çıkan bu durum zaten beni bu fikre doğru sürükledi. Hemen örnek vereyim, hatta siz yanıt verin ki bizi izleyenler konunun iyice içine girsin. Bu konu üzerine popüler bir kitabınız olduğunu bilerek soruyorum: Kam Pürenin Oğlu Bamsı Beyrek Destanı size hangi Aleksandre Dumas romanını çağrıştırıyor?”

Cenk Basri bu soruyu duyduktan sonra gözlerini devirdi. “Elbette Monte Kristo Kontu’nu. Ama bu sadece bir rastlantıdan ibaret. Aleksandre Dumas’ın Dede Korkut’u biliyor olmasının imkânı yok.”

Derya Hoca fikrinin dayandığı altyapıyı güçlendirmeyi sürdürdü. Cenk Basri’ye karşı psikolojik bir savaş verdiğini hissetmeye başlamıştı. Bu popüler fantazya yazarının orijinallikten uzak, sıradan ve monoton hikâyelerinin ipliğini pazara çıkarma vakti çoktan gelmişti. “Bakın Cenk Bey, Dede Korkut’un bir destanı Monte Kristo Kont’unda karşımıza çıkıyor ama en bariz olanı da Dede Korkut’un on üçüncü destanında bizi selamlıyor.”

“Peki siz bunu nereden biliyorsunuz? On üçüncü destanı okudunuz mu?” diye sordu Cenk Basri kaşlarını çatarak. Karşısındaki adamın gelmek istediği noktayı anlamıştı. Edebi yaratıcılığını, eserlerinin orijinalliği ve hatta değerini sorgulamaya kadar götürecekti işi. Bu dinozor benim ünümü, başarımı kıskanıyor, diye geçirdi aklından. Yaşı geçmiş üniversite profesörlerinin popüler yazarları kıskandığı yeni dünya düzeni sinirlerini bozuyordu. Neden sürekli kendini kanıtlaması gerekiyordu ki? Satış rakamları iyi bir yazar olduğunun en büyük deliliydi ona kalırsa. Muhtemelen karşısındaki ihtiyar, hayatı boyunca yazdığı tüm kitapları toplasa dahi Cenk’in bir kitabı kadar satış yapamamıştı.

“Yeni keşfedilen nüshanın analizi ve çözümlenmesi için bilimsel bir ekip kuruldu. Dresden’den Alman bir Türkoloji uzmanı, Vatikan’daki orijinal nüshanın bulunduğu müzenin müdürü, üçüncü nüshanın keşfedildiği Özbekistan’ın Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu Başkanı ve bendeniz bu ekibi oluşturduk. On üçüncü destanı Türkçeleştirme görevi bana verildi doğal olarak. Dayanağım budur. Bu sizi tatmin etti mi?”

Bir süredir ikilinin konuşmasına ve konunun izleyiciler tarafından iyice anlaşılmasına izin veren Sinan Yücebulut, tartışmaya katılma zamanının geldiğine kanaat getirdi. Ortamın kısa sürede gerilmeye başladığını ve ikilinin işi kişisel bir çatışmaya doğru götürdüğünü fark eder etmez müdahalede bulundu. “Derya Hocam, anladığım kadarıyla on üçüncü destan ki siz onun gizem barındırdığını düşünüyorsunuz, batı edebiyatı ile azımsanmayacak bir bağlantı içeriyor ve bu da batı edebiyatının temellerini sorgulamanıza neden olmuş. Bu durum takdir edersiniz ki Cenk Bey gibi yazarların ürettiği fantazya eserlerin esinlendiği kaynak malzemeyi de sorguluyor. Cenk Bey bildiğiniz gibi Dede Korkut destanlarının yeniden yorumlayan ve içerisine elfler, cüceler, ejderhalar vb. ekleyerek günümüz fantastik edebiyatına Türk motifli yeni bir soluk getiren ve beğeni kazanan kitaplar yazıyor. Bu durumda onun da aslında yeni bir şey yapmadığı, var olan Dede Korkut destanlarının bu konuları zaten işlediği gibi bir sonuca varıyoruz. İsterseniz artık şu on üçüncü destandaki benzerliklere ve saklı gizeme geçelim. Bu şekilde konunun daha anlaşılır olacağını düşünüyorum.”

Derya Hoca, eski öğrencisi olan Sinan’ın konuyu açma girişiminden memnun olmuştu. Kendi asistanı olarak yanına aldığı günden bugüne hatırı sayılır bir mesafe kat etmiş ve ismini kanıtlamayı başarmıştı Sinan Yücebulut. Eski asistanının ustaca manevrasından hoşnut kalan Derya Hoca oluşan boşlukta suyundan bir yudum alarak boğazını yumuşattı. “On üçüncü destan, yani Salur Kazan’ın Ejderhayı Öldürmesi bizi daha önce Dede Korkut eserlerinde görmediğimiz esrarengiz bir ejderha kavramı ile tanıştırıyor. Bunu çok net bir işaret olarak kabul edelim. Çünkü ejderhanın asıl misyonunu diğer parçalar birleşince açığa çıkacak.”

Sinan Yücebulut, “O da…” diyerek Derya Hoca’nın devam etmesini istedi. Cenk Basri kıstığı gözleri ile Derya Hoca’ya dikkat kesilmişti.

Ünlü profesörün yüzüne bir gülümseme yayıldı. Uzak gözlüklerini çıkartıp okuma gözlüklerini taktı. Ardından önündeki dosyaya uzandı. “Henüz bitmemiş ama büyük ihtimal onaylanacak Türkçe tercümesinden sizlere okuyorum. Metin şöyle başlıyor:

Hepsine hükmedecek bir yüzük, hepsini o bulacak,
Hepsini bir araya getirip karanlıkta birbirine bağlayacak.

Tanıdık geldi mi? Evet, Yüzüklerin Efendisi’nde J R. R. Tolkein’in güç yüzüğüne kazıttığı şiirden bir alıntı. İnanılmaz değil mi? Ama durun, henüz bitmedi.

Metnin içinde şunlardan da bahsediyor:

Yel değirmenini ejderha sanıp ona saldıran akli dengesi yerinde olmayan bir adam, tavşan deliğine düşen bir kız, alnının ortasında şimşek şeklinde bir yara olan kimsesiz bir oğlan çocuğu… bu liste böyle uzayıp gidiyor…”

Cenk Basri ve Sinan Yücebulut ne diyeceklerini bilemez bir haldeydiler. Derya Hoca’nın gerçekliğinin doğrulandığını söylediği bu yeni Dede Korkut nüshası, günümüz batı edebiyatı ve fikir zenginliklerinin en değerlilerinden birer parça barındırıyor gibiydi. Bu gerçeği kabul etmek ve bir neden sonuç ilişkisi içerisinde analitik bir yorumda bulunmak mümkün değildi.

Seyirciler, ekranları başındaki izleyiciler, kitapları milyon satmış Cenk Basri ve tarih sayfalarında kaybolmuş eski akademisyen yeni televizyon programcısı Sinan Yücebulut kendine gelmeye çabalarken, Derya Hoca yarattığı illüzyonun tadını çıkartmakla meşguldü.

Derya Hoca, daha fazla uzatmadan artık konuyu toparlaması gerektiğine kanaat getirdi. Yüzünü kameraya dönerek konuşmaya başladı. “Kurmacanın insanlar üzerindeki gücü beni oldum olası mest etmiştir. Milyonlarca insanın sanki gerçekmiş gibi gözyaşı döktüğü aşk hikâyeleri, nefeslerini tutarak, sinema kapılarında sabahlayarak takip ettikleri süper kahraman filmleri, insan hayal gücünün üretimi olan diğer tüm kurmaca eserlerin insanlığın gelişiminde dün olduğu gibi bugün de büyük rol oynadığını görmek bana büyük keyif veriyor. Bugün oynadığım bu küçük rol belki güvenilir akademisyen klişesine ters düşmüş olabilir sizlere vermek istediğim asıl mesajı anlatabilmek için uygun ortamı oluşturmam açısından elzemdi.

Dede Korkut destanları Türk milletinin geçmişini ve geleceğini birbirine bağlayan kurmaca eserlerdi. Bu eserlerin bize geçmişimizi anlama şansı tanıdığı gibi, gelecek nesiller de bizim yaşadığımız zamanlara bakacaklar ve bizi bıraktığımız eserlerimizle tanımlamaya çalışacaklar. Peki ne görecekler? Hangi hikâyelerin peşinden gitmiş bir toplumuz biz? Geçmişten ders almayıp, geleceğe elle tutulur bir şey bırakmadan gitmemek için daha fazla vakit kaybetmeden üretmeye ve yarına yatırım yapmaya başlamamız gerekiyor. Dede Korkut destanları da o günlerde insanların önem verdiği duyguları ve hadiseleri ortaya koyan kurmacalardır. Cesaret, saygı, doğaya duyulan sevgi, yaratıcıya duyulan aşk, aile birliği ve duygu yoğunluğunun zirve yaptığı toplumsal olaylar… Peki ya bugün için ne diyebiliriz? Gelecekte bugüne baktıklarında hangi eserlerle ve hangi duygularla bizi tanımlayacaklar? Bu soruya cevap verebilir olduğumuzda Dede Korkut’un bize ne anlatmak istediğini daha iyi anlayabileceğiz.

Ufak beyin jimnastiğimize son verip günümüz gerçeklerine dönersek; on üçüncü destanın çözümlemesini henüz bitiremedik. Ekip olarak sona çok yaklaştığımızı düşünüyoruz. İçerisinde yukarıda verdiğim batı edebiyatı örnekleri var mı sorusunun yanıtını destanı okuyup sizin kendinizin karar vermesi gerekiyor. Belki de on üçüncü destanın çözümlemesi bittikten ve tüm destanları tek bir esermiş gibi düşünülebildiğimiz zaman Dede Korkut’un bize bırakmak istediği asıl öğretiyi anlayabileceğiz. Şimdilik diyebileceğimiz tek şey, Dede Korkut’un bize anlatmak istediği başka şeyler de olduğunu bilmemiz gerektiği. Bu gizemin çözümü on üçüncü destanda saklı olabilir… Teşekkür ederim.”

“Değerli izleyicilerimiz, şimdi bu olan biteni özümseyebilmemiz için kısa bir ara veriyoruz. Programımız, reklam arasının ardından, Cenk Bey’in Derya Batu Bozbey’in ortaya koyduğu fikirlere ve on üçüncü destana ilişkin sözlerine vereceği yanıtla kaldığı yerden devam edecek. Bakalım Cenk Bey, Derya Hoca’nın günümüze dair söylediklerine nasıl yanıt verecek. Merakla bekliyoruz, bizden ayrılmayın.”

Ufuk Yasin Yurtbil

Hikaye anlatıcısı, okur-yazar-inceler, sinemasever, birincilik ödüllü amatör bir öykü yazarı, hayatı dolu dolu yaşamaya hevesli, öğrenmeye aç bir ruh. Meslekten inşaat mühendisi, doğuştan hayalperest, bir tutam bilimkurgu/fantastik kurmaca. Hepsi ve daha fazlası www.duslerdengercege.com adresindeki blogunda…

Söylence” için 12 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @Gurlino

    Sen ne yaptın böyle :slight_smile:

    Bir tartışma programını sahne olarak kullanıp hikaye anlatabilmek inanılmaz bir fikir. Aslında bu yazdığına hikaye de diyemeyeceğim, belki gerçekten bu tartışma bir yerlerde yaşandı ve sen gözlemleyerek kaleme almışsın çünkü verdiğin bilgiler, tartışmanın gidişi ve üzerine kurulduğu yapı “gerçekler” üzerine yerleştirilmiş. Bahsettiğin kopyalar gerçekten de Dresden ve Vatikan’da bulunuyor. Birinde 12 diğerinde 6 hikaye var. Üstelik aynı hikayeler, farklı şekillerde anlatılıyor. Türk mitolojisine ait akademik çalışmalar çok okuduğumdan zamanında böyle bir bilgiye denk gelmiştim. Ancak senin yazdığın çözümlemeyi görünce, bu bilginin üzerinde hiç düşünmediğimi anladım.

    Yine de büyük bir ustalıkla, insanı kendi kültürünü düşünmeye ve sahipsizliğini gidermek için motive etmeye destek olacak bir hikaye yazmışsın.

    Not: Böyle bir hikaye yapısına kurguladığın karakterlerin gerçek olduğun söylesen inanırım. Bana hepsini birinci elden tanıyormuşsun gibi geldi. Bu kadar az kelimeyle, kısacık bir örgüde çok belirgin karakterleri görünce bende kendime buradan gerekli dersleri çıkardım.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  2. Aremas dedi ki: dedi ki:

    Siz yazmışsınız aşağıya ama vallahi de billahi de kişileri google’a yazıp arattım kim bunlar diye. Elinize sağlık.

  3. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Itiraf: bende arattim :sunglasses:

  4. Merhaba Ufuk,

    Yine çok keyifli bir öyküydü. Aslında bir sesin var ve ne yazarsan yaz bu ses kendini belli ediyor. Bu bence çok güzel bir şey, oturmuş bir yazı karakteri olduğunu gösteriyor. Ayrıca bu ses çok iyimser bir ses bana çok iyi geliyor.

    Temanın ele alınışı da çok özeldi. Bununla birlikte hocayla yazarın özellikle yazar kaynaklı atışması aslında çok da gerekli değildi. Yani Tolkien bile apırdıysa o da apırıversin ne olacak? :blush: Bu konuda Orhan Pamuk’tan okumuştum sanırım. “Robinson Crusoe ondan birkaç yüz yıl önce yazılan Hayy Bin Yakzan’dan mı çalınmıştır?” diye soruyordu. Bazen -tabi bu öykünün kurmaca olduğunun farkındayım ama yorumu da nitelikli kılmak için yazıyorum- biribirinden habersiz ya da bilinçaltından gelen bir itki ile benzer şeyler yazılabiliyor. Kaldı ki öykünün yazarı zaten Dede Korkut’u şablon olark kullandığını itiraf ediyor.

    Bu arada öykü için araştırma yapıldığı da anlaşılıyor. Bu emek demek ve öyküyü bir kat daha güzel kılıyor. Bununla birlikte ben de 13. hikaye 10 sene çıkmaz diye düşünürken kitabı çıktı…:thinking: O açıdan hoş bir sürpriz.

    Bu arada belki konuklar arasındaki karşıtlık olmasa da olurmuş ama olduktan sonraki psikoloji nefis yansıtılmış.

    Her şeyin sonunda bu özgün, iyimser ve güzel mesaj veren öyküden büyük keyif aldım.
    Ellerine sağlık.

    Not: Gelecek kuşaklar da Ufuk Yasin Yurtbil’e baksın…

  5. Selamlar Ufuk,

    Akla gelmez bir fikirle temaya iki katman öteden yaklaşmışsın, oturup karaktere konuşma bile hazırlamışsın. Öykülerde temanın ne gibi kullanılabileceğine dair de bir konuşma yapabilirsen çok makbule geçer.

    Karakterler arasındaki gerilim dolu dokundurmaları çok sevdim. Sade ama özenli dilinle öykü akıp gidiyor, tek solukta bitiyor.

    Korkut nüshalarının aralarındaki farklılıkların sebebi şu olabilir: Eski edebiyatta tercüme bir gelenek halinde ama bu tercüme işi şu anki manasına çok uzak; öyle ki yazar kitabı çoğu zaman yeniden yorumluyor, içeriğinde değişikliğe gidiyor, kendi şiirlerini ve hikayelerini bu çeviriye yerleştirdiği bile oluyor, öyle ki bu tercüme bazen aslının üzerine çıkıyor. Yazarın bu eseri … tercümesi olarak adlandırmasının sebebi aslına duyduğu saygıdan denir.

    Çok güzel yazılmış, kendine has bir dille işlenmiş, verdiği örnek mesajlarıyla harika bir öyküydü. Paylaştığın için teşekkürler.

    Bir de karakterler gerçek değil demişsin, yalan gibime geldi. Kendileri belki öykünün altına yorum bırakırlar.

    Ellerine kalemine sağlık.