Öykü

Çatlak Patlak, Yusyuvarlak, Kremalı Börek ve Sütlü Çörek

Biliyorum, siz buraya sağır sultan konulu bir öykü okumaya geldiniz ama boş verin şimdi onu, ben size başka bir şey anlatmak istiyorum.

Geçen gün duştayken bir anda aklıma enteresan bir fikir geldi. Tam kafamı şampuanladığım an bu fikrin gelmiş olması pek hoş olmadı tabi ama o mevzunun detaylarını konu dışına çıkmamak adına pas geçiyorum. Gördüğünüz gibi gayet samimi bir üslupla yazıyorum bu satırları. Umarım aramızda bir yakınlık kurmak için paylaştığım kişisel bakım anılarımdan taşan buharlar ortamı yeterince puslu kılmıştır. Pofuduk pofuduk, bulutumsu buharlar…

Neyse efendim, kafam şampuanlıyken aklıma gelen düşünce şuydu; hani biz her masaldan önce bir tekerleme söyleriz ya… Bir varmış, bir yokmuş diye başlar. Önce bir hatırlayalım kendisini:

“Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken…” diye gider bu. İçi geçmiş ya da akbili bitmiş olduğu için hatırlamakta zorlananlarınız varsa bir dilim buzzz gibi karpuzun nefis beyaz peynir ile buluştuğu o güzel çocukluk yıllarına geri dönebilirler. Yatağın altına ya da buzdolabının arkasına kaçmış olabilir çocukluğunuz, kayıp çorap tekiyle birlikte.

“Eee, ne var bu tekerlemede?” dediğinizi duyar gibiyim. Tekerlemenin bütününün anlamsızlığını boş verin ve elinize bir mikroskop, bir de cımbız alın. Şimdi önünüzde duran ahşap masaya bırakın onları. Şimdi tekrar alın elinize. Siz de her dediğimi sorgulamadan yapıyorsunuz valla, teşekkür ederim.

Neyse, konumuza dönelim ve tekerlemedeki detayları inceleyelim.

Her şey, “Bir varmış, bir yokmuş…” ile başlıyor gördüğünüz gibi. Çok güzel. Var olup olmadığı sizin keyfinize kalmış. Varmış gibi de düşünebilirsiniz, yokmuş gibi de. Ne ben var diyeyim ne siz yok deyin. Ortada bir yerde buluşalım, çay içer sohbet ederiz, nasıl? Olmadı mı? Olmadı.

Bir paradoks ile başlayan tekerlememizde bir sonraki söz öbeğimize geçelim. “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde…” Harika… Çok güzel… Ne diyorsun sen, değişik? Bundan ben diyeyim beş, sen de bin, o desin -o kim?- yüz milyon yıllık bir zaman dilimine yayıldık gördüğünüz gibi. Rahat olun lütfen, kendi eviniz gibi takılın. Madem bu kadar geniş bir şekilde yayıldık, resmiyete lüzum yok. Bu geniş zaman dilimi içerisinde bir vakit, nerede olduğu belli olmayan bir konumda ortaya çıkan bir kalbur –ki kendisi Google’dan baktığıma göre bir çeşit elekmiş- samanların içerisindeymiş. Koca evreni düşünün, uçsuz bucaksız o boşlukta herhangi bir zaman anında (hız=yol/zaman) samanlar içerisinde bir elek varmış… Bak sen şu işe… Masal dinlemek için heyecanla yatağına atlamış, yorganın içerisine usulca girmiş, babasının gülen gözlerine kenetlenmiş yavrucuğu kayıp bir elek ile niye sınarsın? Gençliğimizin bunalımlı ruh halinin bizzat sorumlusu bu kalburdur arkadaşlar. Not edin bunu bir kenara lütfen. Yettin gari.

İlk iki söz öbeğini birleştirirsek ne görüyoruz? Kuantum fiziğine dokunan bir tekerleme. Var mı yok mu belli olmayan bir evrende –Schrödinger’in kedisini getirin gözünüzün önüne- uçsuz bucaksız zaman dilim içerisinde bir kalbur, samanların içerisindeymiş. Tebrik ediyorum hepinizi. Kafayı yemeden bu yaşa kadar gelmiş olmamız bile başarı, gerçekten. Bu arada hâlâ duşta değilim, unutun onu. Konumuzun sağır sultan ile de bir bağlantısı olmadığını söylemiştim en başta. Kaşıyıp durmayın oraları. Sizi sükût-u hayale uğratacak bir beklenti içine girmemenizi öneriyorum.

Bu çok boyutlu evren teorisine kuantum fiziği bakışı atan, 0-12 yaş grubu gençlerimizi oyalamamız için üretilmiş tekerlemede en keyif aldığım kısma nihayet geldik. Burada herkesin otobüsten inmesi gerekiyor. Son durağa geldik. Aktarma yapmak isteyen yolcularımızı Kabataş- Atatürk Havalimanı tramvay hattına doğru alalım. Onun da bir süre sonra var mı yok mu ne olacağını göreceğiz zaten.

İzninizle favori söz öbeğimi şöyle bırakıyorum: “…pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken…”

Burayı anlamak için biraz hayal gücü kullanmamız gerekiyor. Korkmayın, ben size yardımcı olacağım. Hayal gücünü ilk kez kullanacak olanlarınız, kabin memuru arkadaşlardan acil durum için paraşüt alabilirler. Açılır, açılmaz onu bilemeyeceğim. Paraşütü tavşan deliğini düştüğünüzde kullanırsınız diye düşündüm ama deliğin derinliğinden pek emin değilim. Bu kadar bilinmezin içerisinde bir kesinlikten bahsetmek mümkün değil takdir edersiniz ki. Mahsus söylemiyorum, laf ebeliği de yapmıyorum. Durum tespitinde bulunuyorum.

Hazırsak başlıyoruz. Şimdi lütfen karşınızda duran gümüş renkli küreye doğru ilerleyin. Üzerindeki ışık oyunları ve pürüzsüz yüzeyi dikkatinizi çekti mi? Dokunabilirsiniz, çekinmeyin. Şimdi nefesinizi soğuk kış günü sokakta boza satan seyyar satıcıyı görebilmek için camda buğu yapmaya çalışırmış gibi verin lütfen. Nefesinizdeki su tanecikleri ile etkileşime giren küre işte açılıyor ve içerisindeki uzay mekiğinden fırlama koltuk ortaya çıkıyor. Oturalım ona. Rahat değilmiş gibi gelebilir ama çok da şey etmeyin. Zaten fazla kalmayacaksınız onun üzerinde. Şimdi beşe kadar sayacağım ve var mı yok mu belli olmayan, zamanın kısa tarihi içerisinde ne zaman olduğu bilinmeyin, var olmayan bir mekâna gideceğiz beraber. Orada samanlar içerisinde bir kalburu bulmamız gerekiyor. Hadi bakalım yola çıkıyoruz.

Bir

İki

Üç

Dört

Beş…

Huh! Nasıldı ama? Gökkuşağı renginde solucan deliklerinden geçtik. Güneş sistemini solumuza alıp düz devam ettik. -Düz derken? Kime göre, neye göre düz? Einstein?! – Samanyolu galaksisi arkamızdan uzun yola çıkan akrabayı yolcu edermiş gibi su döktü. Gözlemlenebilir evrenin altından girdik üstünden çıktık ve buraya geldik. Etrafa baksanıza! İnanılmaz değil mi? Burası fantastik gerçekliğin tüm diğer gerçekliklere üstün geldiği bir yer olsa gerek. Ay’a bakın! Gökyüzünde değil, denizin içerisinde yer alıyor. Pardon, sadece yansımaymış. Ay semadaymış, her zaman olduğu yerde. Peki o zaman yanındaki güneş ne yapıyor? Hem de üç tane güneş. Biri sarı, biri turuncu biri de mor. Mor olanı gözüm tutmadı ama pek de mühim bir durum olmasa gerek. Hayır, duşta değilim hâlâ. Sağır sultanı hatırlatıp durmayın. Bakın ileride bir dükkân var, hadi gidip bakalım neymiş.

Ne yazıyor kapıda? Mahalle Berberi Muhsin. Bakın bakın! Berber bir pire. İşte gördünüz mü? Artık biz de tekerleme dünyasının içerisindeyiz ve kahramanlardan birisiyle tanışma şerefine nail olduk. Pire berber Muhsin’i bulabildiğimize göre tellal deve de yakınlardadır. Şu az ilerdeki ahırda samanların içerisinde parlayan şey kalbur değil mi? Bugün keşke milli piyango alsaymışız, şanslı günümüzdeyiz anlaşılan. Tüm imkânsız gelişmeler çöp şişteki kuzu etleri gibi arka arkaya sıralanmışlar. Canlarım benim. Yerim ben onları. Tam manasıyla yerim…

“Gel vatandaş gel! Malın iyisi, kızın cilvelisi, yemeğin baharatlısı, masalın tatlısı, gerçeğin şatafatlısı burada! Gel!”

İşte bakın, tellal deve orada. Samanlar içerisindeki kalburu ve pire berberi bulduk, tellal deveyi de gördüğümüze göre geriye tek bir şey kalıyor: Anamızın beşiğini bulup tıngır mıngır sallamak.

Onun için sanırım küremize geri dönüp, zaman yolculuğu yapmamız ve annemizin bebekliğine dönmemiz gerekecek. Yoksa anlatıcı kişi kendi anasının beşiğini nasıl sallasın? Mantıksızlığa gel. Zaten tüm bu anlattıklarım tekerlemenin mantıksızlığı üzerineydi ama burada ipler iyice koptu. Benim de çözüm üretemediğim bir konumdayız.

Biz en iyisi hikâyeye burada nokta koyalım. Karnım acıktı yemek yapmam lazım. Duş alırken aklıma gelen bu fikir üzerinde benimle birlikte yolculuk ettiğiniz için teşekkür ederim. Bir sonraki macerada yine böyle saçma sapan bir cümlenin derinliklerine inmeye ne dersiniz? Belki bu sefer tellal deve ve pire berber Muhsin de katılır bize…

Ne diyelim, “Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…”

Al işte…

Ufuk Yasin Yurtbil

Hikaye anlatıcısı, okur-yazar-inceler, sinemasever, birincilik ödüllü amatör bir öykü yazarı, hayatı dolu dolu yaşamaya hevesli, öğrenmeye aç bir ruh. Meslekten inşaat mühendisi, doğuştan hayalperest, bir tutam bilimkurgu/fantastik kurmaca. Hepsi ve daha fazlası www.duslerdengercege.com adresindeki blogunda…

Çatlak Patlak, Yusyuvarlak, Kremalı Börek ve Sütlü Çörek” için 12 Yorum Var

  1. pcd dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,

    Mizahi anlatım çocukluğumdan beri ilgimi çeken, yazmak istediğim bir alandır ama kalem oynatabilmiş değilim. Bence en çok yetenek gerektiren daldır edebiyatta. Ben sizde bu yeteneği gördüm, zaten siz de farkındasınızdır bunun.

    Diliniz açık, anlatımınız ilgi çekiciydi. Temanın dışında olmakla da suçlayamıyoruz, o kadar başarılıydınız :sweat_smile:

    Elinize sağlık.

  2. Gurlino dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar,

    Çok teşekkür ederim öykümü okuyup yorum bıraktığınız için. Beğenmenize sevindim.

    Mizahi anlatım, kullanmayı sevdiğim bir üslup aslında. Bazen öykü en baştan beni oraya çekiyor. Ben onu ciddiyete çağırıyorum, o ise “ya bırak şimdi ciddiyeti, hayat zaten yeterince ciddi, biz keyfimize bakalım,” diyor. Böyle garip bir çatışma durumundan türüyor yani. :slight_smile:

    Tema konusunda diyeceğimi öykünün içinde yeterince açık bir biçimde aktardığımı düşünüyorum. :joy:

  3. Agape dedi ki: dedi ki:

    Selamlar,

    Madem geri dönmüşsünüz ben de bir uğrayayım iki şeker ikram edeyim dedim ama olmamış. Bu ne yahu? :roll_eyes: Hayatımda okuduğum -abarttığımı bir kenara koyarsanız- en yarım öyküydü. :smiley: Takılıyorum elbette ama yarımlık konusunda değil diğer mevzuda.

    Güzeldi su gibi akıp gitti. Hatta “Ufuk Yasin Yurtbil Hikaye anlatıcısı, okur-yazar-inceler” kısmında bir an dedim ki “N’oluyoruz be?” :smiley: Forumda okuma yapınca böyle görünüyor ve öykünün bittiğini kavramak zor oluyor. Bir tık daha uzun olsun isterdim. Ayrıca bu mevzuyu ben de daha önce düşünmüştüm. Havsalamın çocukken zorlandığı bir mevzuydu bu takım şeyler. :smiley: En çok da kardeşimi uyuturken anneannemden ağzıma dolanmış “Dandini dandini dastana, danalar girmiş bostana…” beynimi yakmıştı o seneler. Neyse efendim. Okurken keyif aldım. Benim gibi başkalarının da böyle şeyler düşünmesi hoşuma gitti. :slight_smile: Nicelerini beklerim. Hoşça kalın.

  4. Gurlino dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Agape,

    Ne de iyi etmişsin gelmişsin. Şekerler de getirmişsin. Çok şeker, çok sağol. :smiley:

    Öyküyü yarım bulmuş olman çok normal. Tekerlemelerin hiçbiri mantıklı bir yere bağlanmadığı için öyküde de öyle havada bırakmanın doğru olacağını düşündüm. Bir yere bağlanıp bir sonuca varsa, tekerlemenin yarattığı anlamsızlığa ters düşer ve bizi o havadan kopartıp gerçek dünyaya getirirdi. Böyle havada, 3 saniye öncesini hatırlamayan japon balığı gibi bırakmak o açıdan daha doğru geldi. :slight_smile:

    Yanlışsam, suç bende değil bize bu tekerlemeleri öğretenlerdedir. Sorumluluk kabul etmiyorum. :stuck_out_tongue:

  5. Gurlino dedi ki: dedi ki:

    Hımm. Anlayabiliyorum demek istediğini. Aslında kafamda iki ayrı final vardı. İlk yazdığım bundan biraz daha uzundu. Sonra konu bütünlüğünden çıktığımı düşünüp sildim ve şu ankinde karar kıldım. Bir dahaki öyküde bunun üzerine biraz daha düşüneceğim bakalım. Konu bütünlüğünde kalma uğruna sonunu kısa tutmak ne kadar mantıklı? :slight_smile: