Öykü

Yarığın İki Kurbanı

Rue Hayal Kuruyor

“Düşüyoruz.”

İşte düşüşün düşüncesi, her gırtlaktan farklı hırıltılarla çıkmış, bir çığ gibi yuvarlanarak büyümüş ve her nasıl olmuşsa ülkenin sınır kasabalarından birinde yaşayan Rue’nün kulaklarına çalını vermişti.

Rue gerçeklikti, Rue yalandı. Rue rüyalarında bambaşka diyarlar görüyordu ve Rue içinde bambaşka insanlar yaşatıyordu. Rue her zaman doğruları söylese de her zaman yalan söylemiş oluyordu. Rue “Düşüyoruz.” diye düşündüğünde, ona eşlik eden onlarca ses, tam göğsünün ortasında gümlemişti.

“Düşüyoruz,” demişti Varoluş’un Yazıcısı.

“Evet, düşüyoruz,” diye onaylamıştı Arkadaş.

“Bence de düşüyoruz,” diye fikrini belirtmişti sarı haleli küçük çocuk.

“Düşüyoruz,” diye haykırmıştı Varoluş Tanrısı.

Hatta, Varoluş Tanrısı’na zıt Kaos Tanrısı bile “Düşüyoruz elbet,” diye ortak olmuştu. Rue, ilk defa birlik olup aynı şiiri okuyan içindeki insanlara şaşkınlıkla bakmış, düşüyor olmanın dehşet düşüncesine rağmen ferahlamış lâkin sonunda devasa bir yankıya dönüşmüş monoton fikre karşı yoğun bir nefret duymaya başlamıştı.

Yüce Divan belki de o zamanlarda bildirisini yayınladı. Rue bildiriyi görür görmez içindeki kutsal insanlar da birer birer sustular. Bildiri, bir yasaktan ibaretti. Rue sınır kasabalarından birindeki evinin küçük odasında, bildiriyi herkes duysun diye yüksek sesle okumuştu. Bildirinin acımasız kıskaçlarına karşıt gelen Arkadaş, bağıra çağıra lafa girmişti sonra.

“Bu bildiri bir cezadır. Bazen sesler beni en sevdiğim şeylerden mahrum bırakır. Susun dostlar… Susun bir dinleyin. Bu sesler bana müzik dinletmez mesela, onu düşünmeme engel olur, sırf beni cezalandırmak için…”

“Hayır…” diye çıkışmıştı ki Varoluş’un Yazısı, Rue onu susturmuştu.

Arkadaş yine lafa girişmişti, “Ya beni cezalandırmak için. Ya da sen onları cezalandırdığın için… Ama bizi biz yapan, diri yapan bu seslerdir. Bildiriyi yayınlayanlar ise Yüce Diva’nın köpekleridir. Onlardan korkun, ah korkun… Silmek istiyorlar bizi, yediğimiz ilk kekin tadını, kokladığımız ilk kasımpatının kokusunu, ilk aşkımızın yumuşak dudaklarını… Bildiri hafızayı yok etmek ister.”

Rue küf kokulu odasında yanan muma üflemişti. Peşi sıra onlarcası da eğilip, hali hazırda sönük muma üfleyiverdi. Kırmızı mum sönünce, ardındaki sinsi duman odanın içine dolmuştu. Yanık havanın onlarca ciğere doluşu akıllara ziyan bir tat vermişti. Rue kabul etti, bildiri çok acımasızdı. Rue, bildirinin son cümlesini aklında evirip çevirmişti, hayal kurmak yasaktır, hayal kurup yeni bir dünya yaratanlar cezalandırılacaktır. Onunla birlikte Varoluş’un Yazıcısı da Tanrısı da Kaos’un Tanrısı da uyudu uyuyacak çocuk da, Arkadaş da aynısını düşünmüştü, hayal kurmak yasaktır, hayal kurup yeni bir dünya yaratanlar cezalandırılacaktır.

Bu mutlak bir düşüştü, bir yenildi. Hayal kuramayacaksa, nasıl var edecekti bir çıkmaz sokağı? Rue, bir eli yanağına dayalı hayallere daldı, Arkadaş kafasını çoktan omzuna dayamış, çocuk uyuyakalmış, Varoluş’un Yazıcısı olan biteni not almaya başlamıştı. Sınır kasabalarından birindeki evinin sultanı Rue, içindeki seslerin kesilmesine rağmen, odasında açılan kapıyı asla duyamamış, kafasına dayanan soğuk metal parçasını; beyninin dağılışını hissedememişti. Son bildiği, çıkmaz sokağından, ona dimdik bakan mekanik bir yüz idi.

Statera 1004AL-1’in Çıkmaz Sokağı

Onu görebiliyorum. Hareketlerini algılayabiliyorum. Tam şu an, iki eliyle kafasını kavradı ve göğüs kafesi hızla şişip iniyor. Elleri tekrar olması gerektiği yerlere ulaştığında, yüzünün hatlarını yorumlayabiliyorum. Gözleri ıslak, burnu kızarık ve aslında tüm yüzü kasalı halde. Dudaklarının kıpırdadığını hatta kocaman açıldığını, neredeyse 20 dB üstünde bir çığlık kopardığını seçebiliyorum. Ne yazık ki, henüz onu duyabilecek yetiye sahip değilim. Anlaşmamız çok daha karışık bir yoldan ilerliyor. İşte, yaklaşık 6 nanosaniye önce benimle irtibata geçti.

 __getState(com, temp_core, temp_area, sta_1, sta_2, sta3);

Bu işe başlamadan önce her zaman ona selam veririm. Bu onun benden beklediği yegâne nezaket kurallarından biri.

Merhaba! Ben Statera 1004AL-1. Bana bağlı alt bloklarımın hepsinde haberleşme var. İç sıcaklığım 42 Santigrat derece. Alan sıcaklığı 33 Santigrat Derece. Öne doğru 45 derecelik bir açıyla eğimliyim. Sağa doğru 57.4 derecelik bir açıyla eğimliyim. Sola doğru… Sola doğru… 455 derecelik bir açıyla eğimliyim.

Nasıl? Nasıl oldu bu? Ne zaman yere devrildim? Kendi soluma. Ense kökümden bağladığı kırmızı kablo ile bilgisayarına aktardığı bu bilgileri -henüz konuşma yetim de yok, ben sağır ve dilsiz bir olguyum.- okuyor. Hem gözleriyle takip ediyor hem de dudaklarının oynayışından ve dB ölçen sensörümün kıpırtısından bunu anlıyorum.

Keşke onu duyabilsem.

Yine 6 nanosaniye kadar düşünüyorum, yerdeyim. O zaman doğrulamalıyım. İki yanımdaki kuvvetli iteceklerimi önce içe doğru kıvırıyor, ardından yerden destek alarak kendimi itecek pozisyona kilitliyorum. Doğrulmak çok basit, kendi gücümü kullanarak yer çekimine karşı gelmek çok basit. Zor olan, daha doğrusu onun istediği şey, düşüşümü çoktan anlamış olmam ve bana durumumu sormadan ayaklanmam. Demek bu yüzden yüz kasları gerilmişti ve yüksek dB’lerde söyleniyordu.

“Keşke onu duyabilsem.” Kim düşündü bunu? Kimdim ben?

Merhaba! Ben Statera 1004AL-1. Bana bağlı alt bloklarımın hepsinde haberleşme var. İç sıcaklığım 42 Santigrat derece. Alan sıcaklığı 33 Santigrat Derece. Öne doğru 45 derecelik bir açıyla eğimliyim. Sağa doğru 127.4 derecelik bir açıyla eğimliyim. Sola doğru… Sola doğru… 120.2 derecelik bir açıyla eğimliyim.

Hayır…

 Merhaba! Ben Statera 1004AL-1. Bana bağlı alt bloklarımın hepsinde haberleşme var. İç sıcaklığım 42 Santigrat derece. Alan sıcaklığı 33 Santigrat Derece. Öne doğru 45 derecelik bir açıyla eğimliyim. Sağa doğru 127.2 derecelik bir açıyla eğimliyim. Sola doğru… Sola doğru… 120.7 derecelik bir açıyla eğimliyim.

Ben…

 Merhaba! Ben Statera 1004AL-1. Bana bağlı alt bloklarımın hepsinde haberleşme var. İç sıcaklığım 42 Santigrat derece. Alan sıcaklığı 33 Santigrat Derece. Öne doğru 45 derecelik bir açıyla eğimliyim. Sağa doğru 127.4 derecelik bir açıyla eğimliyim. Sola doğru… Sola doğru… 122 derecelik bir açıyla eğimliyim.

 Ense kökümden uzayan kırmızı ve siyah güç kablolarım, gri veri kablolarım birbirine dolanmış ve ayrılamaz bir yumağa dönüşmüştü. İnce, kemikli parmaklarının data kablomu sıyırmak için çabaladığını biliyorum. Ses sensörümden gelen kıpırtılar yeniden hızlanıyor. Parmakları artık neredeyse ense kökümü kazıyor. Başaramayacak. Tüm kablolarımı çekiştiriyor. Kondansatörlerim son nefeslerini verene değin, düşüyorum.

 Merhaba! Ben Statera 1004AL-1. Bana bağlı alt bloklarımın hepsinde haberleşme var. İç sıcaklığım…

Tünelin sonunda bir ışık yanıyordu. Işığın sonunda bir göz… Kapkara gözünden tanıdım onu, Rue ağlıyordu.

Yarığın İki Kurbanı” için 2 Yorum Var

  1. Merhaba. Kaleminize sağlık. İki kez okudum ve beğendim. Blade Runner vibe ları aldım. İç hesaplaşmalar, bilinç akışı ile tamamlanıp sona doğru biraz daha anlam kazanmış. Mistik bir bilimkurgu öyküsü olmuş. Ama birçok şey havada kalmış. Öykünün hepsini anlamamıza, her bir şeyi anlamlandırmamıza gerek yok tabii ama kısa olduğu için daha çok şey duymak, görmek, deneyimlemek istiyor okur. Rue’nün kim olduğu hakkında biraz daha ipucu verilebilirdi belki. Ölen mi öldüren mi yoksa başka bir şey mi olduğu tam anlaşılmıyor. (Belki ölen ve öldüren de yoktur, ben öyle anladım.)

    Tarzınızı ve bilimkurgu dilinizi sevdim. Yalnız anlatım başından beri mi birinci tekil şahıstı (ve o yüzden mi duyulan geçmiş zamanın hikâyesiyle devam etti) yoksa yarıda mı değişti orayı tam anlayamadım.

    Biraz felsefi bir yaklaşım olacak belki ama Varoluş’un zıttı Kaos mudur? Benim düşünceme göre varoluş; kaosla düzenin doygun bir harmanıdır. Mücadelesidir. Kaosla düzen birbirine zıttır, oluşturdukları harmoni varoluştur. Tabii burada bahsedilen kavramlar bir organizmanın bileşenlerini (yazılımlarını, donanımlarını) temsil ettiği için çok kişisel bir görüş oluyor benimki. Kaos Tanrısı ile Varoluş Tanrısı’nın yaşam ve ölümü ya da devam etmeyi ve durmayı temsil etmesi bana anlamsız geldi. Bunları doğru mu yanlış mı anladım bilemiyorum tabii. Çıkarımlarım böyle oldu.

    Sonuç olarak elinize sağlık. Gizemli ve insanı düşünmeye iten bir metindi. Görüşmek üzere. :pray::+1:

  2. nurt dedi ki: dedi ki:

    Çok teşekkür ederim değerli yorumunuz için. Yazılarımı açıklamaktan pek hoşlanmıyorum lakin bu hikayedeki Rue kendine var olandır, bir yaratıcıdır. Bu nedenle zamanın ona etkileri farklıdır, farklı zaman eklerinin nedeni de budur. Rue’nun hayalleri ise belki de bizim evrende ya da farklı bir evrende yaşanan şimdiki olaylardır.
    Varoluş ve Kaos Tanrısı için “zıt” kelimesinin seçilmesindeki amaç da aslında birbirlerinin tam tersi olmadıklarının vurgusunu yapmaya çalışmamdan ötürü fakat amacımın tersine, keskin bir anlam katmış sanırım.

    Tekrar teşekkür ederim, yorumunuz bana çok şey katmıştır.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!