Öykü

Sağır Sultan Hapları

Sabah çok erken kalktım. Yorgunluktan ayakta zor tuttuğum bedenimi lavabonun kıyısına yanaştırıp, buz gibi suda yüzümü yıkadım. Anam daha uyanmamıştı. Uyanıp güzel uykusundan olmasını istemiyordum, çabucak giyinip kendimi dışarı atacaktım ki, sesini duydum:

“Oğlum, hapını yuttun mu?”

Unutmuştum. Ayakkabımın bağcılarını geri çözüp içeri girdim; hapımı ağzıma atıp;

“Şimdi tamam ana! Aha ben çıktım, acele etme, uykunu al!” dedim.

Kapıyı çekerken, anamın mırıltı halinde bir şeyler dediğini duydum. Muhtemelen bir şey yiyip yemediğimi soruyordu. Önemsemedim.

Kendimi henüz sökülmemiş şafağın altında, park etmiş arabalarla kaplı kaldırımlara attığımda düşündüm: Eskiden daha iyi bir işim vardı. İnsanlar bana daha iyi davranırdı. Anamın anlattığına göre bir gün büyük bir kriz geçirmişim. Çalıştığım devlet dairesini yerle bir etmiş, önüme çıkan herkesi pataklamışım. Beni zapt edememişler. Sebebi de sudanmış; gerçekten sudan! Müdür beni odasına çağırmış, yazdığım bir yazıyı beğenmediğini, düzeltmem gerektiğini söylemiş. Ben yazının gayet iyi olduğunu, yanlışlık bulduğu yerin Allah aşkına neresinin yanlış olduğunu, ayrıca kendilerinin emri vaki tavırlarının hoşuma gitmediğini söylemişim. Biraz bağırış çığırıştan sonra odaya diğer memurlar girmiş. Müdür önündeki bardağı bana fırlatmaya kalkmış, memurlardan biri; “Değmez müdürüm, yapmayın!” diye adamın eline sarılmış. Bu esnada üzerime birkaç damla su damlayınca bende kayış kopmuş, önce Müdürü sonra bütün yalaka memurları sıra dayağına çekmişim, kimseler beni durduramamış. Anam bu olağanüstü kas gücümü babamdan aldığımı söyler, gerçekten de babam çok iri kıyım bir adamdı. Pehlivandı lakabı. İş yerime geldim.

“Hayırlı sabahlar abi!”

Her sabah “hayırlı sabahlar” dediğim bu adam, vardiya amiridir. Daha bir gün olsun cevap vermemiştir bana. Yüzünde tatsız bir tebessümle sadece kaşlarını oynatır ben “hayırlı sabahlar” dedikçe. Hiç önemsemem. İşe gelir gelmez işe koyulmayı severim. Buradaki işimiz sabah günün ilk ışıklarıyla beraber başlar, akşam hava kararıncaya kadar sürer. İskeleden aldığımız, ve benim içinde ne olduklarına dair hiçbir fikrim olmayan çuvalları, iskelenin beş yüz metre ilerisindeki depoya taşırız.  İşte, işim bundan ibarettir. Hiç gocunmam.

O gün çok erken gelmiştim. Mesai arkadaşlarıma selam verip yanlarına ilişmek istedim. Kimse oralı olmadı, hepsi sırtını biraz sonra büyük bir kargaşa içerisinde taşıyacağımız çuvallara dayamış, uyukluyorlardı. Yanlarına giremeyince, birkaç çuval alıp işe koyulmak istedim. Mesai başlayana kadar birkaç çuval taşırdım hem, fena mı? Ben çuvalları taşımaya başlayınca, işe de start verilmiş oldu. Vardiya amiri diğer işçilerden de benim yaptığımı istiyordu. Bu duruma fena bozuldu benim mesai arkadaşları:

“Ulan ibne, kendine bir hayrın yok bizi de yakıyorsun!”

Bu sözleri benim yarım kadar bile olmayan çelimsiz işçi Necip söylemişti.  Oralı olmadım. Duymadım tam. Bana hakaret mi etti, anlayamadım. Öfkeli görünüyordu. İnsanlar neden bu kadar öfkeli oluyorlardı, anlam veremiyordum.

Öğlen güneşinin, taşıdığımız çuvalların ağırlığına ağırlık kattığı anlarda, iki tane koca çuvallı sırtlamış depoya varmak üzereyken, ense kökümde bir ses işittim:

“Lan sana diyorum geri zekalı!”

Çuvalları sırtımdan indirmeden dönüp arkama baktığımda, önce parlak siyah bir pantolon kemeri, azıcık kafamı yukarı kaldırdığımda da patronun on sekiz, on dokuz yaşlarındaki oğlunun kaşları çatık suretini gördüm.

“Hadi bırak o çuvalları da şuradan bize iki soğuk kola kap gel!”

Bir süre öylece bakakaldım. Patronun oğlunun yanında genç bir kız vardı. Siyah gözlüklerinden kendimi izliyordum. Çok kısa bir süre sonra patronun oğlunun tüylü ağzından beyaz tükürükler havaya savruldu:

“Lan mal! Anlamıyor musun, iki soğuk kola dedim!”

Çuvalları bıraktım. Benden istenileni yapmaya koşturdum. Kola almaya giderken hep şunu düşündüm; o gencecik oğlan bana gerçekten de “geri zekalı” mı demişti? Babam, bir keresinde bana; birisi sana eşekoğlueşek derse aldırma, ama geri zekalı derse bu zoruna gitsin, demişti. Yanına bırakma, çatış, tartış… Uzun zamandır kimseyle tartışacak, çatışacak gücü kendimde bulamıyordum.

Mesai bitip hava karardığında, bugün diğer günlerden daha yorgun olduğumu hissettim. Otobüse binmeye karar verdim. Otobüsün dörtlü koltuklarından birine yerleştiğimde ne kadar yorgun olduğumu daha da iyi anladım. Gözlerim yarı kapalı, yarı açıktı. Karşımda bir adamla kadın oturmuş hararetli hararetli bir şeyler tartışıyorlardı. Bir ara, adamın kadının saçlarını çekiştirmeye başladığını görür gibi oldum. Umursamadım. Adam bununla yetinmeyip saçlarından kendine doğru çektiği kadının kafasına yumruklar indiriyordu. Ben yine oralı olmayıp camdan dışarıya bakmayı tercih ettim. Bir müddet sonra adamın başında birkaç kişi birikip kollarından tuttukları adamı darp etmeye başladılar. Tam o sıra, orta yaşlı bir kadın yanıma sokuldu:

“Siz de ne geniş adamsınız be! Yanınızda kadıncağızı dövüyor adam, siz kaygısızca oturmuş yolu izliyorsunuz, tüh size! Yarın siz de aynısını yaparsınız karınıza, kızınıza, değil mi, ha!”

Bu sözleri de yarım yamalak işitmiştim. Kadın bana niye yakınıyordu ki, belki de ben öyle anladım. Ayrıca benim karım da kızım da yoktu, o zaman problem de yoktu, söylediklerinin de benle alakası yoktu, diye düşündüm.

Anacağımla akşam sofraya oturduğumuzda sabah aldığım hapın etkisi yavaş yavaş azalmaktaydı. Hap etkisini yitirdikçe, gün içinde olanları düşünür, içerlenirdim. Ama ertesi gün işe gittiğimde yine kör, sağır, dilsizi oynardım.  O gün kararlıydım, anamla konuşacak, sorunlarımla yüzleşecektim. Yemeklerimizi öldürücü bir sessizlik ayini içerisinde, sadece yutkunma ve ağız şapırtısı sesleri eşliğinde yedikten sonra;

“Ana, bu hapları yutmayacağım artık.” dedim

Anamın suratı bir anda ciddileşti, sonra yaşlı yüzünde bana müthiş acıyan ve yalvaran bakışlar belirdi. Etkilenmiştim.

“Oğlum sakın ola böyle bir şey yapma! Bu hapları baban ta Mısır’dan getirtti sana, hem vasiyetidir unuttun mu? Bunları alacaksın ki, kimseye karışmayasın, sana edilen küfrü duymayasın, sadece işine, ekmeğine bakasın a oğlum… hem ilerde evlenince…”

“Yeter ana, tamam! Bak, kalbini kırmak istemiyorum ama bu sağır sultan hapları bütün gün beni mahvediyor. En tabi insani duygularımı bile yansıtamıyorum. Hapın etkisi geçince, şu sofraya oturunca yani, gün boyu karşılaştığım haksızlıkları hatırlıyorum. Sağır sultan haplarından bıktım be ana! Evimize ekmek giriyor belki ama gün gün insanlığımı yitiyorum. Ne olur bir gün olsun almayayım şu hapları!”

Bu sözlerimden sonra, anam gözleri yaşlı kalktı sofradan, ara ara ağlak  gözleriyle beni süzerken, bir yandan da sofrayı topluyordu. Anamı üzmek istemiyordum, babamı da çok severdim; zaten onun vasiyeti diye dört yıldır hiç aksatmadan aldım sağır sultan haplarını. Ama artık yettiydi; bir gün olsun, sadece bir günlüğe her şeyi duymak, bir söyleneni ilk anda anlamak, karşımdakine hemen cevaplar vermek istiyordum.

Sonunda anamın çok üzüleceğini, babamın kemiklerinin sızlayacağını bile bile ertesi sabah hapı yutmadan evden çıktım.

* * *

Saatinde iş yerine varmıştım, ne erken ne de geç… Vardiya amiri öküzün trene baktığı gibi suratıma bakıyordu; “Günaydın,” dedim, cevap vermeyip iğrenç bakışlarını üstümde dolaştırmaya devam etti. Sinirlendim:

“Ne bakıyorsun lan! Günaydın dedik sana! Bir insan sana günaydın diyorsa, günaydın dersin böyle öküz gibi bakmazsın suratına!”

Neye uğradığını şaşırmıştı. Dönüp bir daha baktım, kafasını adeta gömleğinin içine sokmuş kaybolmuştu ortalıktan. Mesai arkadaşlarım ağır hareketlerle iskeleden çuvalları almaya yollanmıştı. Hemen aralarına girdim. Bir tanesinin;

“Oo Sağır Sultan Bey nihayet gelebildiler. Ne o lan karıya mı gittin yoksa?” diye kaba sözlerini duydum.

Bu cümle bana edilmezdi o ayrı da, bunu duyunca çok komik bir şey duymuş gibi abartılı kahkahalar atan diğer işçilere daha çok bozuldum. Tam hatırlamıyorum ama, önce bu iğrenç lafları edeni, sonra da bana karşı koymaya çalışanları bir güzel dövdüm. Gün boyunca benimle bir daha kimse konuşmadı, konuşamadı.

Mesainin bitmesine yakın, patronla oğlu tepemde dikildiler. Yorulmuştum, azıcık nefes almak için yorgun güneşin sarımtırak renklerini döktüğü denize bakıyordum. Tepemde dikilenler ısrarla tek kelime konuşmadan ayağa kalkmamı bekliyorlardı anlaşılan.

“Ne istiyorsunuz lan!” dedim en sonunda.

Bu çıkışımı duyunca patron bana vurmaya kalktı, tıfıl oğlu da onu zapt etmeye çalışıyordu. Önce patronu, patronu dövdüğüm için eline geçirdiği gümüş bir çakıyla üstüme saldıran oğlunu çok temiz dövdüm. Tabi bu hareketim işimi kaybetmem demek oluyordu. Aldırmadım.

Otobüse atlayıp evin yolunu tuttum. Otobüste ayakta gidiyordum, benim gibi ayakta giden ben yaşlarında hatta ben gibi irice bir adamın lise öğrencisi bir kızı taciz ettiğini gördüm. Görmez olaydım. Adamı öyle bir dövdüm ki, eğer bu adam bir tacizci olmasaydı herhalde beni tutuklarlardı. Benim dövdüğüm, otobüstekilerin dışarıya fırlattıkları adam, artık bir moloz enkazıydı adeta.

Eve girerken, anamın özene bezene yaptığı yemeklerin kokusu burnuma geldi. Mutlu oldum. Oysa kötü bir gündü geride kalan. Bir sürü olaya karışmıştım. Anam, müthiş sevecen gözleriyle kapıyı açtı. Onun için dört senedir her gün tekrarını yaşadığımız günlerden biriydi; ama benim için öyle değildi. Yine de bu mutlu kadını üzemezdim:

“Beni herhalde işten çıkarttılar ana; tam duyamadım, yarın yine sorarım. Hapı atmıştım bakma bana öyle. Kriz varmış, bir miktar işçiyi çıkartmaya karar vermişler. Herhalde beni de çıkarttılar, istersen yarın hap almayayım da tam olarak öyle mi değil mi bir öğreneyim ha, ne dersin?” dedim.

Anamın bakışları çok netti; ne olursa olsun o sağır sultan hapları yutulacaktı!

Sağır Sultan Hapları” için 3 Yorum Var

  1. Sağır Sultan Antidepresan Hapları! Çok güzel fikir. Öykünün temasına uyan okuduğum en doğru öykülerden biri. Daim olsun kaleminiz.

  2. Calypso dedi ki: dedi ki:

    Çok güzel bir noktadan yakalamışsınız konuyu, farklı ve güzel bir öykü olmuş. Bir insanın kayıtsızlığı da bu kadar doğru anlatılabilir gerçekten. Elinize sağlık.

  3. merhabalar, değerli yorumlarınız için teşekkür ederim… selamlar, iyi bayramlar…

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!