Öykü

Unutulma Cezası

O bahar akşamüstü Sultanahmet tarafına yolu düşen onlarca insan “Bugün çok acayip bir kadın gördüm,” diyecekti tanıdıklarına. Neredeyse iki metre boyunda, çıta gibi zayıf, kısacık açık sarı saçlı ve bu kadar alımlı bir kadına kolay kolay rastlanmıyordu sonuçta. “Basketbolcu herhalde,” diye tahmin edecekti bazıları, “Turisttir, buralarda böyle bir şey yetişmez,” diyenler olacaktı. “Kuru tahta lan, ele gelmez,” diye gülüşeceklerdi. Ne var ki hiçbiri, tramvay yolunu takip ederek hızlı hızlı yürüyen kadının yüzündeki umutsuzluk ifadesine dikkat etmeyecekti.

Çemberlitaş’tan da umduğunu bulamamıştı. Uluslararası kültür elçisi kimliğiyle bakanlık yetkilileriyle görüşmüş, alabileceği tüm bilgiyi edinmiş, sonra bizzat ayrıntılı şekilde yerinde incelemişti. Dönem tutuyordu, M.S. 330 yıllarında yapılmıştı. Ne Dikilitaş gibi çok eski ne de Ayasofya gibi çok yeniydi. Gelgelelim iki senedir gezegenin dört bir yanında araştırdığı tüm ünlü tarihi yapıtlarda olduğu gibi bu da fos çıkmıştı.

Derin bir nefes aldı. O an yorgun ve hayal kırıklığına uğramış hissetse de elbette pes etmeyecekti. Ne kadar zorlanırsa zorlansın büyük dedesinin vasiyetini yerine getirmek için elinden geleni yapacaktı. Şimdilik kafasını rahatlatmaya ve güzel bir restoran bulup karnını doyurmaya karar verdi.

Yürüyüş temposunu düşürüp cep telefonunu çıkardı ve etrafta güzel bir restoran araştırmaya koyuldu. Bir dakika geçmemişti ki şarjı tükenen cihaz kendini kullanım dışı bıraktı.

Dişlerini sıktı. Her şey ters gidiyordu. Durdu. Başını kaldırıp yeniden derin -ama tatminkâr olmayan- bir nefes aldı. Buranın oksijen miktarı biraz az gibiydi ama idare ediyordu.

İlk kez doğru dürüst etrafına bakabildi o an. Bir kulenin tepesindeymiş gibi seyretti gelip geçenleri. Daha rahat hareket edebilmek için hafta içini seçmiş olmasına rağmen bu mistik mekân epey kalabalıktı. Ellerinde son teknolojiyi taşıyan onca insanın binlerce yıllık tarihi soluyarak gezmesindeki ilginç tezatlığı düşündü. Telefonunun ekranına odaklandığı için sağına soluna bakmadan yürüyen bir çocuğun geçmesine izin vermek için gerileyince, sırtındaki çanta bir şeye çarptı. Kartpostallarla dolu bir tezgâhtı bu. Turistlere yönelik hatıralık kâğıt parçaları. Birkaçı yere düşünce eğilip topladı. Yerlerine yerleştirirken başka bir şey dikkatini çekti. Dükkâna ait vitrindeki ciltli bir kitap. Kaşlarını çattı. İsmi çok tanıdıktı. Nihayet neye baktığını idrak edebildiğinde, kalbi karnından fırlayacakmış gibi atmaya başladı. Cam kapıyı itip heyecanla içeri girdi. Kitabı alıp arka kapağını, sonra da iyice emin olmak için önsözünü okudu.

Buydu! Mucizevi bir şekilde aradığını bulmuştu! Vasiyeti yerine getirmişti. Aylardır heykellerde, anıtlarda, ibadethanelerde aradığı şey, turistik bir kitapçının vitrininde karşısına çıkıvermişti.

1700 yıl önce…

Şafak sökmek üzereydi. Hafif rüzgâr, alabildiğine uzanan bozkırdaki tek tük ağaçları usulca sallıyordu. Birbirine hiç benzemeyen iki dost, vedalaşmak için doğuya bakan bir tepeciği seçmişlerdi ama dakikalardır tek kelime etmiyorlardı.

Bronz tenli, yedi uzuvlu, kafasının neredeyse tamamı gözlerle çevrili, dev bir böceği andıran Mas adlı yaratık, iri bir kaya parçasına yerleşmişti.

Dünya’ya uyum sağlaması için birtakım operasyonlarla insan görünümüne büründürülmüş -ki zaten uzuv sayısı ve genel biçimi aynı olduğundan bu işlem kolay olmuştu- dostu Gorr Quth da az ötedeki bir başka kayadaydı. Uzun gri sakallı, ihtiyar bir adam biçimindeydi. Zaten kendi türü için de yaşlı sayılırdı. Dünya zamanına göre düşünülürse üç yüz yıllık ömrünün son çeyreğine girmişti.

Mas, arkadaki gözleriyle bir an onları buraya getiren parlak beyaz renkli, yumurta görünümündeki uzay aracına odaklandı. Gardiyan, sözünü tutmuş, onları yalnız bırakmıştı. Görünürde olmadığına göre aracın içindeydi.

Güneş tamamen doğana kadar izin almışlardı. Zaman dolunca Mas araca binip gidecek, Gorr ise cezasını çekmek üzere Dünya’da bırakılacak ve unutulacaktı. Galaktik kayıt sistemlerinde onunla ilgili tüm veri silinecek, burada olduğu hiçbir şekilde kayıt altına alınmayacaktı.

Aslında prosedürlere uygun bir veda değildi bu. Mas orada olmamalıydı. Ayrıca gardiyanın suçluyu derhal terk edip zaman kaybetmeden yörüngede bekleyen ana gemiye dönmesi gerekirdi. Ama Gorr Quth çok uzun zamandır galaktik devlete de hizmet ettiği için, her ne kadar suçu affedilmez olsa da en iyi dostuyla hakkıyla vedalaşacak kadar ayrıcalığa sahipti. Mas, bunun ileride başına dert açabileceğini biliyordu ama Gorr için değerdi.

Bir süre sessizce seyrettiler bozkırı.

“Ufuktan aniden binlerce Töyerli belirecek gibi geliyor,” dedi Mas. Lafı o açmazsa Gorr tek kelime etmeyecek gibiydi.

“Doğru. Neredeyse aynı görüntü,” dedi Gorr fısıltıya yakın bir sesle. Manzara uçtan uca ıssızdı. Yerleşim birimleri tepelerin diğer yanlarında, nehirlere daha yakın kalıyordu.

“Hatırlıyor musun, o gezegene çıkarma yaptığımızda ne kadar da sakin diye düşünmüştük?” dedi Mas. Gorr başını salladı. Sonra ne kadar haksız çıktıklarını ve nasıl bir kaosla karşılaştıklarını belirtmeye gerek duymadılar birbirlerine. Milyonlarca solucan benzeri Töyerli hızla topraktan fışkırıp üstlerine saldırmış, askeri birliğin yarısını yok etmişti. Kendileri kıl payı kurtulmuşlardı o cehennemden. Daha sonra tedarikli gelip hepsini biçmişlerdi tabii.

“Neyse ki burada en fazla birkaç atlı çıkar karşımıza, onların da ufuk çizgisinden yanımıza gelmeleri saatler sürer.”

Gülüştüler. Tüm yolculuk boyunca ilk kez tebessüm etmişti Gorr.

“Bu arada,” dedi Mas yine, “sen hatırlarsın, ne işimiz vardı o gezegende?”

“Golgid valilerinden birini esir almışlardı. Oğlu da bir saldırı timi oluşturup babasını kurtarmaya yollamıştı.”

“Hatırladım şimdi,” derken ten rengi hafiften maviye döndü Mas’ın. “Biz de o timdeydik. Esir alınan vali az manyak değildi yalnız. Yıllarca üreyememişti, nihayet çocuk sahibi olunca da birilerinin dolduruşuna gelip oğluna düşman olmuştu. Esir alınınca onu kurtaran da oğlu oldu ama.”

“İbret alınacak bir hikâye,” diye dalga geçti Gorr. “Şaka maka ömrümüz orada burada birilerinin güç mücadeleleriyle geçti be Mas. Birileri başkalarının tahtına göz koydu, oyunlar oynadı, entrikalar çevirdi, esir aldı, öldürdü. Biz hep piyon olduk. Ne ara büyüdük, yaşlandık anlamadım.”

“Sen kendine bak. Ben daha yolun yarısını yeni geçtim. Genceciğim.”

“Gıcıksın.”

“Biliyorum. Ama ben de bırakacağım bu işleri. Toyh’a gidip aile kuracağım.” Bunu söylediği an pişman oldu. Arkadaşının sonsuza kadar burada esir kalacağını unutuvermişti. Asla bir aile kuramayacağını, kendi öz gezegenine dönemeyeceğini… Gerçi çocukları vardı ama onsuz büyüyorlardı.

Neşelendirmek için eski günlerden hikâyelere devam etmeye karar verdi Mas. “Keşke son işlerimizde de beraber olsaydık,” dedi. “Uzun zamandır ayrıyız. Neydi son görevin sahi?”

“Takıntılı bir prens mevzusuydu, ne olacak.”

“Anlatsana.”

“Anlatacak bir şey yok ki. Zega prensi, başka bir gezegendeki -adını hatırlamıyorum şimdi- bir yöneticinin kızına âşık olmuş. Ama babası, kızını vermemek için olup olmadık şeyler çıkarmış. Genetik mühendisliği ürünü yaratıkları salmış üstüne. Bunları yenersen kızımı alırsın demiş. Prens hepsini öldürmüş hakikaten. Kız da âşık olmuş oğlana.”

“Kızlar kendileri için savaşılmasını severler. Evrensel kanun. Kütleçekimi yasası gibi bir şey.”

Gorr bir kez daha gülümsedi. “Neyse sonra babası güya razı olmuş; ama gelinle damat uzay araçlarıyla Zega’ya giderken peşlerinde birilerinin olduğunu fark etmişler. Paralı suikastçılar.”

“Sonra?”

“Oralardaydık tesadüfen, prens bize haber gönderdi. Ortadan kaldırdık kayınpederin adamlarını. Bunlar da evlendi. Tabii kayınpeder kabul etmedi suikastçıları kendi tuttuğunu.”

“Her zamanki terane,” dedi Mas. Güneş ufukta yükselmeye başlamıştı. Zaman geçiyordu.

Her buluştuklarında konuşmaktan çeneleri yorulan iki dost, söyleyecek kelime bulmakta zorlanıyorlardı. Mas’ın aklına bir sürü şey geliyordu ama hiçbirinin sırası değil gibiydi şimdi ve hiçbir zaman da olmayacaktı. Sonuçta Gorr en büyük cezalardan birine mahkûm olmuş, uzun süre uğranmayacak bir gezegene terk ediliyordu.

“Bu cezayı hak etmediğini biliyorsun değil mi?” deyiverdi Mas. Aklında konuşmak yoktu aslında. Ve o kadar boş bir cümle sarf etmişti ki kendinden utandı.

Gorr ona döndü ve minnettar bir yüz ifadesiyle başını salladı. “Senin için öyle. Devlet için değil demek ki.”

“Birinin evcil hayvanını öldürmenin bedeli bu olmamalı.”

“Eğer o hayvan, ‘ejderha’ adında aşırı ender bir hayvansa ve sahibi de galaksinin en zenginlerinden biriyse ne yazık ki bedeli bu oluyor Mas.”

“Bilmiyordun ki. Tuzağa düşürüldün belki de.”

“İşimizin böyle bir riski olduğunu biliyorsun. Sana masum bir insanı da öldürtebilirler. Kanıt diye sahte şeyler koyarlar önüne, gözünü boyarlar. Bir bakmışsın evrenin en saf canlısının kanı eline bulaşmış. Bizim hayatımız böyle, o yüzden boş ver. Hak etmişimdir ben bu cezayı.”

Mas bir şeyler söyleyecek gibi oldu ama her seferinde tuttu yine kendini. Güneşin tamamen doğmasına çok az kalmıştı.

“Deli Dumar-El gibi çıldırmak isterdim biliyor musun?” dedi Gorr. İlk kez suskunluğu bozan o oluyordu.

“O kimdi be?”

“Onu da mı hatırlamıyorsun? Beraberdik ya. Sip’te parti vermişti hatta. Oradan geçiyoruz diye bizi de zorla sokmuştu partiye.”

“Hatırladım tamam. Binlerce yıllık hiper-uzay tünelini sahiplenen manyağı diyorsun. Her geçen gemiden para almaya çalışıyordu.”

“Gemisi de şaka maka sağlamdı. Parayı vermeyenin peşine takılıp hem uzay gemilerini haşat ediyor hem de ücretini fazlasıyla tahsil ediyordu. Galaktik Birlik gemilerine sataşınca yakayı ele verdi tabii.”

“Tutuklamışlar mıydı?”

“Hakikaten hafızan çok zayıf be Mas. Zihinsel rehabilitasyon merkezine yatırdılar, hatırlamıyor musun?”

“Kaç standart yıl önceydi, hatırlamamam gayet doğal. Hiçbir bok unutmayan bir türe mensup değilim ben.”

“Tek gözlü devi de unuttum deme.”

“O kadar da değil. Normal bir Kiasalının anormal gelişmiş mutant çocuğu.”

“Onca sene saklamayı başarmış ya annesi, helal olsun.”

“Evrensel kanunlardan biri daha. Annelik böyle bir şeydir.”

“Galiba süremiz doldu,” dedi Gorr. Uzay aracından inen gardiyanın ayak seslerini duymuştu.

“Ne yapacaksın burada?”

Gorr dudağını büktü. İnsanlaştırma operasyonundan önce yapabileceği bir şey değildi bu mimik. İkisi de ne anlama geldiğini biliyordu ama: Bilinmezlik.

“Bence unutulmamanın bir yolunu bulursun sen. Cezaların etrafından dolaşmayı hep iyi becermişsindir.” Yedi uzvunun üzerinde ayağa kalktı. Gardiyan başlarına gelmiş, varlığını kendine özgü bir sesle belirtmişti o esnada.

Gorr da ayaklandı. Eliyle, Mas’ın kaygan derisine dokundu. Yaratık, üzüntü ve özlem karışımı bir renge bürünmüştü.

“Haklısın. Eğer bir gün torunlarım burayı ziyarete gelirlerse, benden bir iz arasınlar. Mutlaka bulacaklar,” dedi ihtiyar. “Ne olursa olsun unutulmamayı başaracağım.”

Mas, eğer bir insan suretine sahip olsaydı gururla gülümserdi. “Merak etme, çocuklarına söyleyeceğim. Ailene vasiyetin olarak.”

“Teşekkürler.”

“Elveda.”

* * *

Öğle vaktine doğru, iki arkadaş önceki geceki garip ışıkları tartışarak atları üzerinde aheste aheste yol alıyorlardı. Biri her zamanki yıldız kaymalarından farklı olmadığını söylüyor, diğeri inanmıyordu.

Perişan halde görünen ihtiyarı, seyrek ağaçlardan birinin gölgesinde otururken fark ettiler.

Önce su ikram ettiler. Sonra kim ve kimlerden olduğunu sordular. Doğru dürüst yanıt alamayınca bunamış ve kaybolmuş bir göçebe olduğunu varsaydılar. Obalarına götürmeye karar verdiler.

Hanlarına durumu izah ettiler. İcazet alınca çadırına soktular ihtiyarı.

“Gel dedem gel. Adına Korkut derler, doğru mudur?” dedi orta yaşlı, çekik gözlü, mağrur bakışlı adam.

Başını salladı Gorr Quth. Dil ile ilgili nöronları yeniden yapılandırılmış ve Dünya lisanlarının çoğunu bilmesi sağlanmıştı.

“Sıcak çorba iyi gelir. Otur, iç, dinlen. Eğer kendi obanın yerini biliyorsan ve gitmek istersen seni götüreceğiz. Yok bilmiyorsan burada kalırsın. Yeni evin, yeni ailen biz oluruz.”

Kendisine gösterilen yere usulca çöktü. Kalacaktı. Anlatacağı onlarca maceradan bazılarının bir şekilde yazıya geçirileceğini ve torunlarından birinin yüzlerce yıl sonra İstanbul’da bir kitapçıda, Dede Korkut Kitabı adıyla basılmış hikâyelerini bulacağını bilirmiş gibi, huzurla içti çorbasını.

Gökcan Şahin

Hem hayalperest, hem sayısalcı bir kafayla dünyaya geldim; hem mühendis hem yazar oldum. Başta bilimkurgu ve fantastik kurgu türlerinde olmak üzere pek çok öyküm, çeşitli edebiyat ortamlarında yayınlandı, ödüller aldı. Bir yandan mesleğimi yaparken bir yandan da yazmaya, hayal kurmaya ve yaratmaya devam ediyorum.

Unutulma Cezası” için 3 Yorum Var

  1. Merhaba!

    Ne güzel bir öykü anlatmışsınız. Sultanahmet’in mekan olarak kulanılması beni ayrıca keyiflendirdi çünkü çok severim orayı. Zamanlar içinde yaptığınız bağlantıda hiç zorlama yoktu. Sultanahmet’ten çıkıp başka bir gezegende olanlara dalınca açıkçası hikayeyi nasıl Dede Korkut’a bağlayacağınız hakkında tereddüt etmiştim ve sonuna tabi şaşırdım :slight_smile: Tebrik ederim. Konuşmaların gündelik yaşama olan atıfları da çok güzel. Özellikle neyle itham edildiğini okuduğumda eh dedim çok var bunlar günümüzde :slight_smile: Ha bir de bir bayan olarak evrensel kanunlarınız da gülümsetti beni.

    Kaleminize sağlık.

  2. Sonunu o kadr beğendim ki :slight_smile: Bilim kurgunun Dede Korkut’a böylesine güzel yedirilmesi çok büyük başarı. Dünyalar arsında dolaşan elçi deyince aklıma Ursula K Le Guin’in Karanlığın Sol Eli kitabı geldi. Fakat orada zaman yolculuğu değil de sadece elçilik vardı. Mekan olarak Sultanahmet’in kullanılması da çok hoştu. Ceza olarak birini insan yapıp bozkırın ortasına atmak da fena değilmiş hani :slight_smile: Tek eleştirim öykünün biraz daha uzun tutulabilecek olması. Mesela elçinin İstanbul’da neler yaşadığını biraz daha ayrıntıyla okuyabilirdik. Bu güzel öykü için teşekkür ederim. Kaleminiz daim olsun!

  3. Selam,

    Güzel bir alternatif origin story olmuş. Keyifle okudum.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!