Öykü

Yaratma Eylemine Dair

Motosiklet ıssız sokakta kararsızca durdu. Üzerindeki adam yıllardır yenilenmemiş bozuk asfalta bastı ayağını. Simsiyah kaskını çıkardı. Arkasından esen sert rüzgârla hemen dağılan uzun dalgalı saçlarını gözünün önünden çekti. Parmaklarını gür sakallarının içinde dolaştırırken bir ses duymuş da nereden geldiğini öğrenmeye çalışırmış gibi dikkatle süzdü etrafı. Terk edilmiş binalar gördü sadece. Az ilerideki sokak lambasına baktı, geceleri yanıp yanmadığını merak etti. Yanmasına gerek olup olmadığını.

Şu an önünde durduğu bina farklıydı ama. Rengi mi daha koyuydu, yeni mi temizlenmişti anlayamadı. İçeride hayat olduğunu belli eden bir aurası vardı. Motordan indi. Kaskını ve eldivenlerini üzerine bıraktı, kurukafalı anahtarlığı cebine attı ve iki katlı binanın ahşap kapısına doğru yürüdü.

Kilitli değildi. İçeri adım atar atmaz, dışarıdayken bir sigara tüttürmediğine pişman oldu. Ama dönmedi.

“Kimse yok mu?” dedi. Sesini toparlayıp daha güçlü şekilde tekrarladı.

Bu sırada gözleri çoktan ortamı tüm gariplikleriyle beynine kazımaya koyulmuştu. Yoğun bir ahşap dokusu vardı ortamda. Masalar, sandalyeler, duvar kâğıtları, tablolar, tezgâhın önündeki tabureler, her yer kahverenginin tonlarıydı. Duvarlara asılı gaz lambaları sarımtırak aydınlatıyordu içeriyi. Bir an kara bir kedi belirdi, ona bakmaya tenezzül etmeden masaların arasında kayboldu.

Tezgâha doğru ilerledi adam. Böyle bir yerde bir kafe-bar açılmış olmasını o bile garipsedi ki gezginlik hayatı boyunca nice tuhaflıklarla karşılaşmış biriydi.

Yüksek tabureye oturduğu an, tezgâhın ardında bir kapı olduğunu ve onun arkasından ağır ayak seslerinin geldiğini fark etti.

Kapı açıldı, bastonlu yaşlı bir adam göründü. Sinekkaydı tıraşlıydı. Saçları ince, beyaz ama gürdü.

“Hoş geldin,” dedi onu bekliyormuş gibi.

“Hoş bulduk dayı. Buraya bakan arkadaşı aramıştım da.”

“Ben fazla mı yaşlı görünüyorum burası için?”

Genç adam kaşlarını çattı. “Yok dayı, estağfurullah.”

“Bir ellilik alırsın herhalde,” dedi. Yolcu daha yanıt veremeden, fıçıdan doldurulmuş, markası belli olmayan, buz gibi içeceği önüne geldi. İhtiyar, aynı biradan kendine de doldurmuş, güven verircesine uzun bir yudum almıştı bile.

“Sigara içebiliyor muyuz?”

“Keyfine bak,” dedi ihtiyar. “Fazla varsa bir tane de bana yakıver.”

Yolcu başını salladı. Paketten iki tane çıkarıp, birini ona uzatırken diğerini kendi sakallarla çevrili dudaklarına yerleştirdi. İkisini de yaktı Zippo’suyla. İhtiyar, tezgâhın müşteri tarafına geçti. Zorlanarak da olsa yüksek taburelerden birine oturdu. “İyi geldi,” dedi.

“Bira da öyle,” dedi yolcu ilk yudum sonrası.

“Motorcusun?” dedi ihtiyar gözlerini kısarak.

“Motorcuyum.”

“Uzun yoldan geliyorsun?”

“Yıllardır yollardayım. Eski hayatımı geride bıraktım. O zamana kadar biriktirdiğim parayla yollara düştüm.”

“Sebep?”

Yolcu uzun süre yanıt vermedi, ihtiyar da sessizliği bozmadı.

“Bir şey dürttü beni herhalde,” dedi nihayet. “İçten gelen bir şey. Anlatması zor.”

İhtiyar başını salladı çok iyi anlamış gibi. Ama söylediği cümle aksiydi. “Anlatırsın anlatırsın. Burada zaman yavaş akar, her şeyi anlatırsın. Hikâye dinlemeyi de anlatmayı da çok severim ben. Zaten Hikâyeci derler bana.”

“Lakap mı?”

“Lakabım, işim gücüm, ismim, her şeyim bu: Hikâyeci.”

“Gelen tek tük müşterilerine bir şeyler mi anlatıyorsun? Olayın bu mu?”

İhtiyar gülümsedi. “Benimki o değil de, senin bir olayın varmış gibi geliyor ama. Ender birisin. Öyle olmasan buraya girmezdin herhalde.”

“Hiç buralı gibi konuşmuyorsun be dayı. Nerelisin sen?”

“Dünyalıyım işte. Ne yapacaksın nereli olduğumu? Sen beni neden burada olduğuna ikna et, ben de birkaç sorunu yanıtlayayım.”

“İyi madem. Ben neyim biliyor musun dayı… Dur edebi anlatayım. Bilinmeyen, umursanmamış, kenarda köşede kalmış şeylere meraklı bir adamım. Hangi konuda olursa olsun en değer verilmemiş ama en kaliteli şeyleri çekip çıkarırım. Kitap okursam onları okurum, film izlersem öylelerini izlerim, bir tablom olacaksa en fark edilmeyeni olur, müzik dinleyeceksem keşfedilmemişi dinlerim. Ve tabii gezerim. En kuytu yerleri, en bilinmeyen mekânları…” Sustu, biraz sonra dalgınca devam etti. “Önce kendi şehrimde başladım buna. Blogum bile vardı. İnternet kullandığım zamanlarda tabii. Şimdi tüm dünyayı dolaşıyorum. Bu aralar da Anadolu’nun ücra köşelerindeyim işte. Ama senin mekânın kadar tuhafını görmemiş olabilirim.”

“Sebep?”

“Mantıklı değil bir kere. En bilinmeyen işletmeler bile bir kitleye hitap eder ve para kazanır. Sen şehrin en ıssız sokağındasın. Tek başına burada duruyorsun ve buz gibi taze biraların falan var. Garip. Rüyada gibiyim şu an. Dünya’da sadece ikimiz kalmışız gibi. Ha bir de az önce gördüğüm kara kedi vardı. O da acayipti.”

“Gökgürültüsü.”

“İsmi mi bu?”

“Evet.”

“Sen anlat madem dayı. Neyin nesisin?”

İhtiyar güldü. “Ben yaratıcıyım,” dedi.

“Kaç ülke gezdim, kaç kültür gördüm, kaç yabancının evinde kaldım, bugüne kadar Allah olduğunu iddia eden kimseye rastlamadım. İşte bu garip oldu be dayı.”

“Hiç yazmayı denedin mi hayatında?”

“Edebi şeyler mi? Üniversite zamanları bir iki şey karalamıştım, o kadar. Bir dakika ya. Sen yazarlık anlamında yaratıcıyım diyorsun. Şimdi düştü jeton.”

İhtiyar belli belirsiz güldü. “Belki yazarken aklına düşmüştür, acaba bu hayal ettiklerim, bu kaleme aldıklarım bir yerlerde hakikaten yaşanıyor mu diye.”

“Olur mu canım öyle şey. Uyduruyordum işte kafamdan.”

“Şu an neden bir yazar olmadığın aşikâr. Eğer bu ihtimal kafanı kurcalasaydı, bir yerde bir şeyler yaratıyor olabilirim hissine sahip olsaydın asla bırakamazdın.”

Yolcu saçlarını karıştırdı, dudaklarını büzüştürdü. “Yani… Bilmiyorum, çok üstünde durmadım dediğim gibi. Yazmak çok pasif geldi. Ben aktivite insanıyım. Öyle kapanıp bir şeyi saatlerce düşünmek pek benlik değil.”

“Sen bir zanaat olarak düşünmüşsün edebiyatı. Yargılamıyorum elbette. Olmamışsa olmamıştır.”

“Sende olmuş galiba. Onu ima ediyorsun? Hakiki yazarım diyorsun.”

“Yok, ben safi yazmaktan söz etmiyorum. Hakikaten yaratıyorum diyorum.”

“Neyi?”

“Yazdığım şeyleri işte.”

Yolcu anlamaz gözlerle baktı ihtiyara. İnce ve yaşlı dudaklarındaki gülümseme sürüyordu. Yolcunun tepkilerinden zevk aldığı belliydi. “Mesela,” diye devam etti, “bir mekândan bahsediyorum. Diyorum ki şöyle şöyle bir yerde şöyle şöyle bir bar vardı. Masaları böyleydi, duvarları öyleydi. Var oluyor. Yani hep var olmuş oluyor. Benim dışımdaki herkes için belki onlarca yıldır orada oluyor. Ama ben onsuz halini de biliyorum. Mesela bir Anadolu şehri uydurabiliyorum. Ipıssız bir sokağı olsun diyorum ve benim yarattığım mekân da o ıssız sokaktaki tek canlı yer olsun.” Parmağını şıklattı.

“Burasını öyle mi yarattın yani?”

“Elbette. Önceden bu cadde de yoktu, bu şehir de.”

Güldü yolcu. Sonra işaret parmağını kaldırdı, gözlerini kıstı. “Charles Hébé geldi nedense aklıma,” dedi. “Duymamışsındır gerçi. Benim gibi her şeyin en kıyıda köşede kalmışını bilmek gerek.”

“Anlat sen.”

“1900’lerin başında yaşamış, yazar olmaya heves etmiş bir adam bu. Fransız. Arkadaşlarıyla yaptıkları muhabbetten ilham alarak edebiyata girişiyor. O dönemki pek çok yazar gibi yani. Aslında zengin bir tip ama kendini yollara vuruyor. Ucuz, pis yerlerde konaklıyor, insanları gözlüyor falan. Karanlık bir hayat yaşamaya başlıyor yani.”

“Sana benziyormuş biraz,” dedi İhtiyar. Yüzünde garip bir gülümseme vardı. Alaycı.

“Yok, kendime benzeteyim diye anlatmadım. Her neyse uzatmayayım. Adam Oncle Cauchemére diye bir karakter yaratıyor sonunda. Korkunç, devasa, kâbus gibi bir adam. Kaba, rahatsızlık verici. Hébé, bu karakteri o kadar gerçekçi ve insanın içine işleyecek şekilde yazıyor ki, çevresinde efsane oluyor. Roman taslağını okuyanlar anlata anlata bitiremiyorlar. Kitap hiç basılmıyor aslında. Yayıncılar yanaşmamış. O yüzden şimdi kimse bilmez Oncle Cauchemére’i.”

“Edebiyat tarihi böyle hikâyelerle doludur. Öyle değil mi?”

“Öyledir tabii. Ama burada enteresan olan sonrasında yaşananlar. Bu karakter yayılıp efsaneleşince hayranları oluşmaya, Oncle Cauchemére’in gerçek olduğunu zanneden ya da öyle davranan insanlar belirmeye başlıyor. Karaktere mektuplar yazmalar, röportajlar yapmak istemeler, hatta yazarın evini basmalar… Yazar sonunda evini terk edip küçük kasabaları gezerek hayatını sürdürmeye başlıyor. Arkadaşları da ondan çok az haber alıyor. Üç beş mektup geliyor ama belli ki psikolojisi yerinde değil o mektupları kaleme alırken. Çünkü bunlarda Charles Hébé, Oncle Cauchemére karakterinin gerçekten var olduğunu ve peşine düşüp onu öldürmeye çalıştığını anlatıyor. Sonra da ortadan kayboluyor. Bir daha ne gören var ne duyan.”

“Charles ha? Charles Hébé…” dedi İhtiyar.

Yolcu, onun dalgınca ve hüzünle yere baktığını yeni fark ediyordu. “Anlamadım?” dedi. İhtiyar ona döndü.

“Unutmuşum. Uzun yaşamak her şeyi hatırlamak anlamına gelmiyor sonuçta.”

“Neyi unutmuşsun dayı?”

“Yazdığım şeylerin öyle bire bir yaşanmadığını anlatmadım değil mi? Mesela bir karakter yazarsam, benim yazmadığım zamanlarda farklı şeyler yapabiliyor. Bir şeyler planlayabiliyor, benim öğretmediğim şeyleri bilebiliyor. Hatta en son İstanbul’da bu yüzden kendi yarattığım bir karakterden büyük bir kazık yedim.”

“Bira sana biraz ağır gelmiş olabilir mi?”

“Kafam dağıldı biraz, kusura bakma. Charles adını tamamen unutmuşum. Onu diyordum. Cauchemére’i de tabii.”

“Biliyor muydun önceden?”

“Karşında duruyor işte. Bendim o. Adım Charles’tı o zamanlar. Sonrasını da anlatayım bak, bunu kimse bilmez. O dev herif peşime düştü. Daha sonra başka bir karakterim de, ona bahşettiğim ölümsüzlük yeteneğini geri almam için peşime düşmüştü ama Oncle ilkiydi. Herifin istediği beni öldürmekti. Zaten o kadar güçlü kuvvetli yapmıştım ki boynumdan tutsa güvercin gibi kırardı.”

Yolcu, ihtiyarı hem merakla hem hayretle dinliyordu. Bir yandan bunları doğaçlama şekilde uydurduğunu düşünüyor, bir yandan da gerçekmiş gibi hissediyordu.

“İşin kötüsü herifçioğlu benim kokumu alıyordu,” diye devam etti. “Karakterler, kendilerinin bir yazarın elinden çıktığını fark ettiği an yazarlarıyla bağlarını görmeye başlıyorlar galiba. Sonunda La mort d’Oncle Cauchemére kitabına başlamıştım. Beni yakalamadan önce yazarak öldüreyim diye. Ama bitiremedim. Beni Caen’de bir pansiyonda buldu. İçeri dalıp tüm taslakları parçaladı. Hatta bir kısmını yedi. Şans eseri kurtuldum elinden. Sonra da Cihan Harbi patlak vermeden hemen önce Konstantiniyye’ye kaçtım.”

Yolcu, Hikâyeci’nin gözlerine kitlenmişti. “Güzeldi,” dedi. “Ama kurgu hataları var. Bir kere sen o kadar yaşlı değilsin. Yüz elli yaşında falan olman lazım. Ayrıca gayet anadilin gibi Türkçe konuşuyorsun.”

“Yüz elliden de büyüğüm muhtemelen. Charles adını kullanırken, eski zamanları unutmuş olabilirim. Şimdi de Charles’ı zar zor hatırladığım gibi.” Bir anda sandalyede dengesini yitirdi, düşer gibi oldu. Yolcu zorlukla tuttu kolundan. “İyice yaşlandım artık. Ayakta duracak halim kalmadı.”

“Öyle deme, kafan zehir gibi. Benim anlattığım öyküyü gayet güzel tamamladın.”

“İnanmanı beklemiyorum zaten genç adam. Buraya gelmen benim için yeterliydi.”

“Buraya gelmem derken?”

“Eh seni boşuna yazmadım.” Sesi zar zor çıkmıştı. Defalarca arka arkaya öksürdü.

“Gel şu normal koltuklara geçelim, titriyorsun.”

Geçtiler. Duvar kenarındaki yumuşak kanepeye zorlukla oturdular.

“Güzel bir hayat yaşattım sana,” dedi Hikâyeci derin ve hırıltılı nefeslerin arasında. “Otuz beş yıla sığacak en dolu hayatlardan biriydi. Umarım burada bitirdiğim için beni affedersin.”

Ve son nefesini verdi. Aynı anda Yolcu nöbet geçirir gibi titremeye, sarsılmaya başladı. Yere düştü, bir süre daha debelendi. Ağzından köpükler sızmış şekilde hareketsiz kaldı.

Saatler sonra uyandığında fena halde bitkin olsa da vücudunun potansiyel kuvvetini hissediyordu. Ellerine, bacaklarına, bedenine baktı. Tuvalete gidip ayna karşısına geçti. Gözlerini, burnunu inceledi beğeniyle. Dolaptan tıraş makinesini çıkardı. Zaman kaybetmeden kendi tarzına dönecekti.

* * *

İhtiyarın, yatak odasındaki bir çekmecede sakladığı el yazması öykünün son cümleleri şunlardı:

Hikâyeci bir kez daha kendi yarattığı karakterin bedenine geçmiş, yaratım eyleminin sınırlarını zorlamıştı. Kendi kendini yaratan bir tanrı olmuştu. Ama hiçbir şey yoktan var edilemeyeceği gibi vardan da yok edilemezdi. Tuvaletten çıkıp bara döndüğünde masadaki cesedi görüp sıkıntıyla püfledi. Bu bedeni ne yapacaktı şimdi? Öncekilerden nasıl kurtulduğunu hatırlamaya çalıştı.

Gökcan Şahin

Hem hayalperest, hem sayısalcı bir kafayla dünyaya geldim; hem mühendis hem yazar oldum. Başta bilimkurgu ve fantastik kurgu türlerinde olmak üzere pek çok öyküm, çeşitli edebiyat ortamlarında yayınlandı, ödüller aldı. Bir yandan mesleğimi yaparken bir yandan da yazmaya, hayal kurmaya ve yaratmaya devam ediyorum.

Yaratma Eylemine Dair” için 2 Yorum Var

  1. ozbabur dedi ki: dedi ki:

    merhaba,
    güzel ve akıcı bir öyküydü. temayı yaratıcı bir şekilde ele almışsınız. final de başarılıydı.
    kaleminize sağlık.

  2. Merhabalar,

    Sanıyorum benim için seçkideki en çarpıcı finaldi bu. Yani doğru tanım bu mu bilemedim şu an aslında. Tüm kurgularda beklenmedik bir şekilde gelişen durumlar vardı elbette. Olayları tahmin etme gibi bir durum olmasa da sezgileri gıcıklayan tınıları okudum. Buradaysa baştan sona bambaşka bir yere geldim. Bahsettiğim tınılar öykünüzde de vardı ama zihnim beni farklı yerlere götürmüş sanıyorum. Yanıltma payını tam yerinde kullanmışsınız sizin anlayacağınız, tebrik ederim.

    Kaleminiz okuru öyküye hızlıca dahil eden bir akıcılığa sahipti; tasvirlerse gereken miktardaydı. Betimlemelerde seçilen tanımlar akılda kolay ve hızlı bir şekillendirme sağlamıştı. Diyalogların kurgulanış şekli dikkat çekiciydi. Standart bir metin içindeyim hissiyle başlayan okuma, tekinsiz bir şey var ama kestiremedimle devam etti. Ardından karakterler arasındaki sohbetle tekrar Oncle ve Charles hatırlandı (Ki bu olay seçkiden bağımsız öyküyü başka bir yerde konumlandırmayı da sağlayan mühim bir konu). Sonrasında koptu gitti zaten. Kısaca bir hayli keyifli bir okumaydı; teşekkürler.

    Zihninize ve kaleminize sağlık. İlhamınız bol olsun!

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!