Öykü

Grotesk Melodram

“Zahmet olmazsa ben bir şekersiz kahve alayım.”

Baktı yüzüme; dudağının bir kenarı orantıyı bozarak yükseldi sanki. Göz çevresi kazayaklarını fütursuzca sergiledi; kısılan gözleri yuvalarında çikolata kırığı gibi kaldı. Ürperdim bir an. Ama tekinsiz bakışından değil, o an için değil; tam sırtıma vuran soğuk rüzgârdan. Kollarımı birbirine kenetleyip vücut sıcaklığımı dengede tutmaya çalışırken kalktı yerinden. Pencereyi kapadı.

“Üşüyorsun, biraz yağın olaydı…” dedi.

Bu kez benim dudaklarım bozdu orantıyı. Hafif bir tebessüm.

“Çok zayıfsın be kızım. Tamam, bir dirhem et bin ayıp örter devri kapandı ama bu kadarı da… Yani kemiklerini örten derinin altında bir gram yağ yok. İşte böyle, en ufak rüzgârda büzüşürsün yerinde. Bak bana, valla’ müsait olsam şu üstümdekini de çıkarırım. Neden, kiloluyum da ondan. Yağ iyidir, iyidir.“

Menopoz yangınını en az otuz kilo fazlalığın arkasına gizlemeye çalıştığını fark etmesem… Bir şey demedim, “Aslında az da yemiyorum ama”dan başka.

İnanmamış gibi baktı. Doğruyu söylemenin erdem olduğu zamanlar da mı geride kalmıştı?

“Neyse, sen boş ver onu da bak ne diyeceğim, şimdi sen şekersiz istedin ya kahveyi, madem fal baktırmak için buradasın, az da olsa şeker koyacağım kahvene; yoksa çıkmaz o fal.”

Şeker ve o uzun uzun yolların, bol kısmetlerin, gizli düşmanların bağlantısını kuramayan beynim, gözlerime şu komutu verdi: Aval aval bak. Baktım da. Zekiydi falcı kadın, anlamadığımı anlamıştı çarçabuk.

“Şeker, telveleri birbirine yapıştırır. Şeker koymazsak telveler suda yüzer, okunacak bir şey çıkmaz fincanından.”

“Madem öyle, siz bildiğiniz gibi yapın.”

Başıyla onaylayıp kahveyi yapmak için mutfağa yöneldi. Balat’ta köhnemiş bir binanın giriş katında, küçücük bir odada bilinmez geleceğimi arıyordum. “İşin falcıya kalmış,” diyeli tek dostum Zeynep’in, iki ay geçti. Ömrümün yol ayrımına gelmiştim; cevap bekleyen sorularım, hayati önemde alınması gereken kararlarım ve en çok da kararsızlıklarım vardı. Başımı yastığa koyar koymaz uykuya daldığım günleri özlüyordum. Şehrin kalabalığı, yoğun iş temposu yoruyordu hem zihnimi hem bedenimi. Tek bunlar değildi elbet. Kalbim de yorgundu. Kendimi rüzgârın önüne katılmış kuru bir yaprak gibi hissediyordum. Nereye sürüklendiğimi bilmeden yorgun ve korkmuş, çaresiz ve kimsesiz, kaybolmuş ve hapsolmuş. Bir kahve fincanı… Dalgasız bir denizde, bir gemide olsam yâhut daha ilkeli, bir salda, kayıkta sonra sakin bir limana varsam. Evet, bir gemi çıkmalı falımda. Uzun uzun yollar çıksın da asfalt olmasın o yol, raylar da olmasın trene binip gideceğim, gökyüzünde süzülmeyeyim kuş gibi yüzlerce insanla birlikte bir uçağın içinde. Dalgasız bir deniz olsun, tepemde yakmayan güneş, üzerimde ince bir elbise, belki bir de hırka geçirmeliyim üstüme. Tıka basa dolu bavullarım da olmasın yanımda; bir sırt çantası yeter. Biraz yiyecek biraz su, fazlası değil. Kendimi bir kıyıdan bir kıyıya yüksüz bir şekilde götürebilmeliyim.

İç sesimi, kahvenin hazır olduğunu söyleyerek bölüyor falcı kadın. “İç bakalım,” diyerek uzatıyor kahveyi. Sigara içmek istersem içebileceğimi de ekliyor sonuna. Kullanmadığımı söylüyorum. Kendisi için yakıyor bir tane. Dumanını içine öyle bir çekiyor ki sanki benim ciğerlerim doluyor. Öksürüyorum. Sigarasını söndürmeye teşebbüs ederken rahat olmasını söylüyorum, soran gözlerle bakıyor “Lütfen,” diyorum, “ben rahatsız olmuyorum, için siz.” Devam ediyoruz; o sigarasını son sigarasıymış gibi kuvvetlice içerken ben tadını sevmediğim halde şekerli kahvemi içiyorum, bol köpüklü az şekerli. “Kendinize de yapsaydınız,” diyorum, gülüyor. “Her müşteriyle kahve içersem çarpıntıdan ölürüm ayol,” diyor. “Ben akşam içerim kahvemi. Yalnız kalınca. Açarım bir de Zeki Müren. Tüm yorgunluğum gider.” Tuhaf geliyor, “Akşam kahvesi uykunuzu kaçırmıyor mu?” diyorum. “Alıştı bünyem,” diyor “Mışıl mışıl uyuyorum valla.” Gülümseyerek kahvemi yudumlamaya devam ediyorum. Mışıl mışıl uyumak, deliksiz uyumak… Bana ne kadar da uzak.

“İlk kez mi?” diyor falcı kadın. “Anlamadım,” diyorum. “İlk kez mi fal baktırıyorsunuz?” Neden sormuştu ki bunu? “Çok mu belli oluyor?” diyorum. “Oluyor ya,” diyor “Çok tedirginsin bir kere. Elini ayağını nereye koyacağını bilemeyen, ne deniyordu hah buldum, panikatak hastaları gibi. Ayol şurada iki kadınız, ne bu ürkeklik? Rahat ol, gevşe biraz.” Tedirginliğimi kendisine yontuyor, ses etmiyorum.

“Bitti mi kahven?” diyor. Fincana bakıyorum, bitmiş. “Bitti,” diyorum. “Kapa o zaman,” diyor ve ekliyor “Fincanı hafifçe salla. Bir dilek tut. Tabağı üstüne kapa.” Dediklerini harfiyen uyguluyorum. “Şimdi ters çevir fincanı.” Çevirip eskimiş sehpaya bırakıyorum fincanı. “Soğumasını bekleyeceğiz.” diyor. “Çok sürer mi?” diyorum. “Acelen mi var?” diyor. Başımı iki yana sallamakla yetiniyorum. Kalkıyor yerinden. Az sonra elinde bir poşetle giriyor içeri. “Beklerken şu bamyayı ayıklasam sorun olur mu?” diyor. Başımı sallıyorum tekrar. “Çok değil zaten yarım kilocuk. Sever misin bamyayı?” Başımla onaylıyorum. “Aa sen de çıkar şu dilini ağzından! Çok sessizsin be kızım. Hep içine hep içine.“

Haklıydı, hep içime hep içime. Stresten saçlarımın döküldüğünü, zona çıkardığımı söylesem ne düşünür acaba? Sevinir mi tespitinde haklı çıktığına ya da üzülür mü gencecik yaşımda tutam tutam dökülen saçlarıma?

“Severim bamyayı. Annem çok güzel yapardı,” diyorum, o elindeki irice bamyaya külah şekli verirken. Kaldırıp başını “Hah şöyle, konuş biraz. Madem bekleyeceğiz fincanın soğumasını, iki lafın belini kıralım, değil mi ama?“ Gülümsüyorum zoraki. Ayıkladığı bamyaları yanında getirdiği plastik kaba atarken “Yapardı dedin,” diyor. “Anlamadım,” diyorum. “Annem bamyayı çok güzel yapardı dedin ya, onu diyorum.” Burnumun direği sızlıyor, pişmiş bamya kokusu doluyor odaya. “Öldü,” diyorum, “beş yıl önce.” Elindeki bıçağı kaba bırakıyor. “Yaa, ne diyelim kızım Allah kalanlara uzun ömür versin. Mekânı cennet olsun.” Gözlerimi sehpanın üzerindeki fincana dikiyorum. Cennet ve cehennemi şu küçücük porselen fincanda, şekerli telvelerin arasında tasvir eden bir ressamın olmasını diliyorum. “Amin,” diyorum. Gözlerim fincana dikili, “Baban sağ mı kızım?” sorusuna cevap arıyorum. Hayatta olmanın, henüz toprağa düşmemiş olmanın karşılığıysa sağ, evet demeliydim ama cevap bir türlü dilimin ucuna gelemiyor. Kısa bir sessizlik kuşatıyor odayı. Falcı kadın, bamya ayıklamaya kaldığı yerden devam ediyor. Tarifsiz bir sıkıntıyla doluyorum. Bu evde, bu rengârenk kilimlerin, rengi atmış kadife koltukların, kafesteki mavi muhabbet kuşunun olduğu şu kutudan bozma odada, karşımda hiç tanımadığım yabancı bir kadınla, ne yapıyordum? Parası neyse verip çıkıp gitsem, kapalı fincan hiç açılmadan kalsa oracıkta, sokağa atsam kendimi, binsem otobüse, sonra vapura, geçsem karşıya, gitsem evime, kanepeye uzanıp açsam televizyonu, saatler geçse kalkmasam yerimden, kimseler zile basmasa, çalmasa hiç telefonum, oracıkta unutulsam.

“Babam yaşıyor,” diyorum kelimeler yer çekimine inatla süzülüyorlar havada. Falcı kadının kulağına çarpıp duruyorlar sonra. Şaşkın gözlerini bana dikiyor. Sorduğu soruyu unutmuşa benziyor, önemsemiyorum.

“Bak bakalım, soğumuş mu fincan?” diyor. Parmağımı ters çevrilmiş tabağa tutuyorum. “Soğumuş” diyorum. Elinde ayıkladığı bamya, mutfağa gidiyor. Döndüğünde fincanı alıyor eline. “Dileğin tutacak,” diyor “ama daha vakti var. Kolay olmayacak. Bak görüyor musun şu dikenli yolları, işte öyle bir yola gireceksin. Baştan anlaşalım, ne görürsem onu söylerim, kötüyse kötü, iyiyse iyi. Öyle bir iki güzel söz söyleyip paramı almasını bilirim ama benim de kendime göre prensiplerim var. Anlaştık mı?”

“Elbette,” diyorum “ne görüyorsanız onu söyleyin lütfen. Merak etmeyin, üzülmem.”

“Üzüleceksin. Hiç olur mu üzülmeden? Hem üzülmemiş olsan buraya niye gelesin, değil mi? Her işi rast gidenin, derdi tasası olmayanın falcıda işi ne? Ters şeyler çıkacak, sen çevireceksin düzüne. Kimseye güvenmiyorsun, bak şurada düşen bir adam var. Orta yaşlarda, yakışıklıca, cebi paralı, sana da âşık. Ama sen sırtını dönmüşsün ona. Ne yaptı, aldattı mı seni?”

“Yok öyle biri,” diyorum sertçe. “Emin misin?” diyor. “Uzun zaman önceydi,” diyorum. “Anladım,” diyor. “Tekrar karşılaşacaksınız. O seni görecek ama sen onu görmeyeceksin,” diyor. “İsabet olur,” diyorum. “Evet, tam isabet,” diyor. Sanki o an gözlerinde kızıl ejderhalar uçuyor. Gözünün koyu karanlığı, kan deryası oluyor. Belki de aldığım ilaçlardan, halüsinasyonlardan biri sadece. Haftalardır ilaçların yan etkileriyle boğuşuyorum; olmayan böcekleri, kendi kendine açılan perdeleri,  gecenin yarısında uykumdan uyandıran kahkaha seslerini… Falcı kadın bunları da görüyor mu acaba fincanda? Küçücük bir fincana bu şeyler nasıl sığıyor? Fincandan nasıl düşer bir adam? Gönülden düşen, telve olup fincanın dışına mı taşıyor yoksa?

“İyi misin?” diyor. Toparlanıyorum hemen. “Evet evet, dinliyorum, devam edin siz.” Gözlerindeki ejderhalar uçup gitmişler geldikleri yere. Dünya yörüngesine döndü demek. “Biri çıkacak karşına,” diyor. “Onu söylemiştiniz az önce,” deyip bölüyorum lafını. “Yok, bu başka biri. Erkek desem değil, kadın desem değil. Ürkütücü. Nasıl desem, tuhaf bir şey. Yaratık desem… Yok, insan bu. İnsan ama senin benim gibi değil. Korkutucu ama gülünç de. Erkek ama kadın da. Kahkaha atıyor gibi. Ağzı yarılmış toprağa benziyor. Dişleri tövbe estağfurullah… Sipsivri. Ağzı yüzü kıpkırmızı. Kan tükürmüş sanki. Evlerden ırak… Kızım, yoksa sana uğradılar mı?”

“Anlamadım,” diyorum. “Şey işte, bak şimdi andım ya kaşıntı tutacak beni.” Kaşınıyor da ufaktan. “Yoksa siz şeyi mi kaste..” cümlemi bitirmeme fırsat vermeden “Evet evet, onlar işte,” diyor. “Yok, bir şey görmedim ben.” Israrcı “Duymadın mı peki?” diye ekliyor. “Neyi?” diyorum. “Ses, ses de mi duymadın?” Kahkahalar… Demek falda onları da görüyor. Yalana sığınıyorum. Akıl sağlığını yitirmiş biri gibi görünmek istemiyorum. “Hayır,” diyorum. İnanmadı, kaşları yukarı, dudakları aşağı bakıyor. Konuyu değiştirmek için “Başka neler var falımda?” diyorum. “İçin kapkara olmuş, hane derler fincanın dibine ama ben iç derim, insanın içinden başka hanesi mi olur? Dönüp dolaşıp geleceği yer yine içi değil mi insanın?”

Falcı kadına şöyle bir bakınca, yemekleri güzeldir bunun diyorsun. Bamyayı itinayla kesişinden belli. Bir tarhana pişirir, yemeye doyamazsın. Reçelini kendi yapar, en tazesinden meyvenin. Yaz sonu kurar turşularını. Fasulyeydi, kornişondu, lahanaydı… Sonra iyi patik örer diyorsun, renkli iplerden lifler. Gazete kâğıdıyla kurular sirkeyle sildiği camları. Ama insanı böyle çözümleyebileceğine ihtimal veremiyorsun. Yapamıyorsun işte. Başına mendil gibi tutturduğu tülbentini, altındaki maksi eteği ve gözleri acıtan fosforlu yeşil tişörtünü, çenesindeki nohut kadar et benini, ayağındaki erkek terliklerini görmezden gelip konduramıyorsun isabetli tarifin ona ait oluşunu. Eğreti duruyor.

“Terliklerime mi bakıyorsun?” diye sesleniyor birden. Dalmışım yine. Ufaktan sıçrıyorum. “Ayağım taraklı n’apayım? Terlik de rahmetli eşimin. Giyiveriyorum işte.” Kadın gözüme sevimli gelmeye başlıyor; gülümsüyorum. “Devam edin, lütfen,”diyorum. “Edelim bakalım,” diyor.

“Hayatın değişecek ve ne yaparsan yap engelleyemeyeceğin şeyler olacak.  Önce düşecek, sonra emekleyecek, sonra… Pişman mısın hiç?”

“Ne için?”

Nasıl bir soruydu bu? Dahası kadın, neden kalktı yerinden? Fincanı elime tutuşturdu, başıyla mutfağı işaret edip “Git yıka fincanını,” diyor sertçe. Garip hallerine anlam veremesem de dediğini yapıp mutfağa geçiyorum. Fincanı yıkayıp tezgâha bırakıyorum. İçeri geçtiğimde daire kapısını ardına kadar açmış vaziyette buluyorum onu. Ücretini ödeyip teşekkür ediyorum. Ayakkabılarımı ayağıma geçiremeden yüzüme kapıyor kapıyı. Kabalığı üzerine düşünecek vaktim yok, doğruca binadan çıkıp evime gitmek istiyorum. İki saatim yollarda geçtikten sonra nihayet evime varıyorum. Güzel bir duşun ardından bir-iki şey atıştırıp ilaçlarımı alıyorum. Tek isteğim, deliksiz bir uyku. Belki yirmi dört saat, yataktan hiç çıkmadan.

Giriveriyorum yatağa. Falcı kadını ve söylediklerini düşünürken kapıyorum gözlerimi. Çok geçmeden duyuyorum onu. Kırık dökük dişlerinin arasından bir tıslama çıkarıyor önce ve yine, günlerdir yaptığı gibi histerik kahkahasıyla uyandırmaya çalışıyor beni. Oysa biliyor uyuyamadığımı, o geldiğinden beri uykunun beni terk ettiğini. Gözümü inatla açmıyorum, biliyorum yorganı üstümden çekecek, karabasan gibi göğüs kafesime çöreklenecek, bataklık kokulu nefesini kulağıma üfleyip aynı şeyi söyleyecek: “Solus et moriturus!”* Keşke dili boğazına kaçsa bu kez, söyleyemese, oracıkta ölse diye kabul olmayacak bir dua geçiyor kalbimden. O an göğüs kafesime şiddetli bir yumruk yiyorum, çığlığım evin tüm camlarını patlatacak güçte boşalırken camlar inatla çerçevelerinde duruyor, patlamıyor. Açıyorum gözlerimi. Tam karşımda. Devasa boyu, kadın mı erkek mi seçilemeyen tuhaf kılığıyla. Saçları yüz yıllardır yıkanmamış kadar pis ve dağınık. Belinden aşağı kurbağa yeşili saçları. Gözleri neredeyse sarı. Korkunç ama gülünç de. Grotesk heykellere benziyor. Korkuyla nefreti uykusuz gözlerime iliştirip bakıyorum yüzüne. “Kalk hadi,” diyor, “Bunun tadını sevmedim.” O an fark ediyorum; elinde benim kavanozlardan biri, yarıya kadar boşalmış; ağzından çenesine sızan çilek reçeli. Kokusu odaya dolmuş. “Ne istiyorsun benden?” diyorum ağlamaklı. “Yeniden yazmanı,” diyor “Yazdıklarını reçel bile tatlandıramadı, görmüyor musun?” Yere bakıyor, ben de neye baktığına. Odam boydan boya haiku…

Yüzümü yıkamayı unuttuğum sabahların aksine geceleri aksatmadığım yegâne şey haiku yazmaktı. Beş-yedi-beş; üç dize. Küçük kâğıtlara yazıp kavanozlara koydum. Mutfak dolabının üstüne sıra sıra dizilmiş kavanozlar. İçlerinde reçel ya da turşu olması gerekirken haiku dolu.

Yazmak ruhuma şifa veriyordu, bir yandan o şifa kaynağıma tutunuyor bir yandan monoton hayatıma devam ediyordum. Sonumun başlangıcı olan o gün de, aynı tekdüzelikler görev bilinciyle hareket ettiler, aksatmadılar işlerini. Ben yine sabah erkenden kalktım, yüzümü yıkayıp doğru mutfağa geçtim. Tüm yatağı özleyenler gibi uyku mahmurluğuyla demliği koydum ocağa. Rafadan yaptım yumurtayı. Peyniri küçük karelere böldüm. Zeytinin üzerine kekik ekeledim, ağzımız tatlansın diye helva koydum sofraya. Kahvaltı tabaklarını çıkardım sonra. Ekmekleri ince dilimledim. İki kişilik bir kahvaltıya ses olsun diye açtım televizyonu, sabah haberlerini izledik, dünden kalan haberler kahvaltımıza ses oldu. Konuşmadık ünlemlerden başka. Benzine zam gelmiş, otobüs kaza yapmış, emeklilere müjde, atanamayanlar, atandıkları yerden ayrılmayanlar, seçimler ve vaatler.

Kalbim dilime döküldü o sabah. “Seni sevmiyorum,” dediğimde çatalı havada kaldı, ucunda zeytinle. Baktı yüzüme. “Seni sevmiyorum artık,” diye yineledim. Çatalı tabağa bıraktı. “Hiç sevdin mi peki?” dedi. Başımı iki yana sallamakla yetindim. “Neden evlendik o zaman?” dedi, hayal kırıklığına uğramışların sesiyle. “Yalnızlığı da sevmiyorum,” dedim. Kalktı sofradan, içeri geçti. Onu üzmek değildi niyetim, daha çok kendimleydi mücadelem. Kafesten uçmaya çalışıyordum. Çırpındıkça kanatlarım tellere çarpıyor ve canım çok acıyordu. Bu esaret bitmeliydi artık. Çok geçmeden daire kapısının açılışını ve şiddetli çarptığını duydum. Gitmişti işte. Bu anlamsız evlilik, tabağımdaki soğumuş yumurta gibi midemi bulandırıyordu artık. Kalktım, yumurtayı çöpe döktüm. Ondan kurtuluşumun şu yumurta kadar kolay olacağını ise o an için tahmin edememiştim.

Gelmedi bir daha. Daha doğrusu bir gün ben evde değilken girmiş içeri, birkaç eşyasını, giysilerini toplamış, anahtarı da mutfak masasına bırakıp gitmiş. Birkaç ay sonra boşanmayı konuşmak için aradığımda telefonunu kapattığını öğrendim. İş yerine gittiğimde de işten ayrıldığını. Kimse nerede olduğunu bilmiyordu. Boşanamamış olsak da ayrıydık sonunda ve bir süre için bana yeterli gelmişti bu. Âşık olana kadar. Sanırım olmuştum da. Boşanamadığım kocam gideli on beş ay olmuştu; gerçekten sevebileceğimi düşündüğüm adamla tanışalıysa üç ay. Birbirlerinin tam zıddıydılar. Ondaki eksikliklerin hepsini kapatacak, tüm çukurları, kusurları kapatacak üzerine de güzelce cila çekecek bir adam olduğunu düşündüm diğerinin. Oysa hayatın dökme kalıplarla yazdığı bir kuralı vardı ki geçerliliğini hiç yitirmeyen; gelen gideni hep aratırdı. Anladım ben de, aldatıldığımda.

Depresyona girdiğimi söyledi doktor. Bilemem. Belki de dünya depresyonun kendisidir. Kireç çözücü ilaçlar gibi depresyon çözücü, depresyon kazıyıcı ilaçlar verdi. İçtim, bol bol uyumak için. İşten kalan saatlerimi uyuyarak geçirmek için. Önceleri uyudum ama sonra… Sesler başladı, halüsinasyonlar. Söylemedim doktora. Genetik olarak delirmeye yatkındım, biliyordum. Kaderime rıza gösterecektim ben de. O gelmeseydi, şu geceleri uykumu bölen, haikularımı reçele batırıp yiyen ve yenilerini yazmamı isteyen ürkütücü şey, devam edecektim sıkıcı hayatıma.

İşte yine başladı. Makyaj masama oturmuş, at dudaklarına nar çiçeği rujumu sürmeye çalışırken “Güzellik için daha fazlasına ihtiyacın var,” dedim. Ruju neredeyse yiyecekken “Sen güzelliği ne bilirsin ki?” dedi. “Senden iyi bildiğim kesin,” dedim korkusuz görünmeye çalışarak. Haftalardır benimle. Birbirimize alıştığımız bile söylenebilir. Ama tiksintim ve ona korkum hiç geçmedi.

“Neden geliyorsun?” dedim “İstisnasız her gece. Beni delirtmek için mi? Belki de delirdim. Haikularımı beğenmediğin için geldiğini söyledin ama sana inanmıyorum. Kimsin, nesin sen? Her şiir yazana uğrayan bir cin misin yoksa, ilham perisinin düşmanı?”

“Yedi ölümcül günahın ilki nedir bilir misin?” dedi ve bu soruma kesinlikle bir cevap değildi. “Kibir,” dedi “İnsanı yavaşça ölüm götürür.”

“Bunun benim sorumla ne alâkası var?”

“Kim olduğumu sormadın mı?”

“Sordum.”

“Ben seni ölüme götürecek kibrinim işte. Senin şeytanın benim.”

“Sen gerçek değilsin,” dedim. “Senin kadar gerçeğim,” dedi “Ben senim, sen de anlayacaksın.”

Böyle olmayacaktı. Bu ürkütücü yaratıkla daha fazla aynı evi paylaşamazdım. Gitmeye niyeti yoktu. Aklımı kaçırıyordum, korkuyordum, en iyisi doktora gerçekleri söylemek diye düşündüm. İlaçları değiştirirse belki ondan kurtulurum.

İçimden geçeni anlamışçasına sarı gözlerini nefretle dikti yüzüme. Fırladı yerinden, saniyeler içerisinde elinde son haiku kavanozumla dibimde bitti. Kavanozu duvara fırlattı. Korkuyla dış kapıya koştum. Kapıyı açmama izin vermedi elbette, bileğimden tuttuğu gibi yere savurdu beni.

“Hepiniz aynısınız,” diye bağırdı “Yalancı peygamberler gibisiniz. Yaşamadıklarınızı, yapmadıklarınızı, hissetmediklerinizi yazıyorsunuz. Yalanlarınızı kelimelerle süslüyor ve buna en çok kendiniz inanıyorsunuz. Faust benimle pazarlığa oturdu. Hébé beni yazdı ve sonra elleriyle yarattığı canavardan kaçtı. Parnassus bana kızını vadetti. Frankenstein ölü insanlardan topladığı parçalarla yeni bir insan yaratmaya çalıştı; beni doğurdu. Eli kalem tutan yalancı sefil; söylesene sen çok mu farklısın benden?”

Savrulduğum yerden dizlerimin üzerinde kaçmaya çalışırken “Ben ne yaptım, benim günahım ne?” diye bağırmaya çalıştım. Sesim yankıyla bana döndü. Artık ondan kurtulmalıydım, ölümümle sonuçlanacak olsa da. Cama doğru uzandım, kendimi üçüncü kattan asfalta bırakacaktım, kaldırıma düşüp başımı yarsam ölmeyecek belki sakat kalacaktım ama nihayetinde ondan kurtulacaktım. Beynim taşa kaynayacak ve bu yaratık kendine yeni bir av bulmak için defolup gidecekti. Camı açtım, kolumu dışarı uzattığım anda camı üzerime kapadı, kolum arada sıkıştı, inlemelerim arasında yarı baygın sesini duyuyordum.

“Aptal… Ben senim… ve… ancak ben izin verdiğimde… ölürsün…”

En son hatırladığım camı açtığı ve odanın içine düştüğümdü. Gözlerimi yatağımda açtığımda onu gördüm. Gitmemişti. Makyaj masama oturmuş pasaklı yeşil saçlarını taramaya çalışıyordu.

“Boşuna uğraşma,” dedim, “o saçları en usta kuaför bile açamaz.” Vücudumdan soğuk terler boşanırken gülmeye çalışıyordum.

“Dilin zehir saçıyor. İşte böyle, tam da senden yapmanı istediğim gibi. Şiirlerinde çiçekten böcekten, tatlı bahardan, serin rüzgârdan, derin sulardan, ışıltılı gecelerden bahsedeceğine gerçeğini yaz. Hissetmediğin, inanmadığın, tatmadığın zevkleri değil de günahlarını yaz. Öldürdüğün o adamdan başla mesela.”

Fırladım yataktan. Elindeki tarağı aldım ve paspas bezine dönen saçlarını yolarcasına taradım, açılmıyordu lanet saçı. Tarağı kafasına vura vura, ellerimle yola yola açmaya çalıştım. Bana engel olmadı, bundan zevk aldığını bile söyleyebilirim.

“Başından,” dedi, “Tam şakağından. Birazdan polis haberini vermeye gelir.”

“Hangisi?” çıktı ağzımdan, fısıltıyla.

İstihzayla güldü. “Daha maktulünü bilmiyorsun!”

Kalktı yerinden, odadan çıktı. Tarağı masaya bırakıp yatağın ucuna oturdum. Bekledim gelmelerini. Kimse gelmedi. Günlerce bekledim. Polis de gelmedi, o gece çekip giden şeytanım da.

Yemek yemeyi bıraktım, sonra su içmeyi. Zaman anlamını yitirdi. İşte sonunda kendimi bomboş bir çuval gibi yığdım salonun ortasına. Bir bardak su ve onlarca ilacın boğazımdan dökülüşünü izledi duvarlar. Koltuklar, kitaplar, çiçekler, kavanoz kırıkları, yaratığın etrafa saçtığı yalandan haikular; fotoğraflar sonra, düğün fotoğrafımız, bana yüzmeyi öğrettiği yaz tatilinden biri, birinde beraber gittiğimiz ilk sinema filminin afişi önünde, birinde ilk ve son amorti çıkan yılbaşı biletimizle, birinde kucağımda yavru köpeği severken, birinde stüdyo fotoğraflarındaki gibi uzaklara bakarken, birinde yan yanayız, bana bakmış ve gülmüş bense ifadesiz suratımla…

Halının üzerine uzandım, dakikalar sonra her şey bitmiş olacak. Yalnız öleceğim yalnızlığı sevmezken. Hislerim yavaş yavaş uçuyor. Oysa şurada, şu günlerdir süpürge görmeyen halının üzerine serilmiş, tavandan sarkan sarı ampule bakarken, ölmek değildi arzum. Arzum, tutkum ve fokur fokur içimde kaynayan gözü kör heveslerim… Mutluluğu ararken dibine kadar mutsuz ölüyorum.

Sesler… Birbirine girmiş sesler… Kimin sesi?… Konuşan kim?… Şeytanım mı yoksa? Seçemiyorum. O olmalı… Kiminle konuşuyor? Biri daha var odada, evet biri, bir kadın…

“Geldi mi zamanı?”

“…”

“Ölmesine izin mi vereceğiz yani? Yazık daha çok genç. Hiç üzülmez misin sen? Sen de onun kadar suçlusun. Bak… Seninle bir anlaşma daha yapalım. Bana görünme bir daha, bu son işimiz olsun. Yoruldum artık, daha fazla çalışamam sana. Duyuyor musun beni, cevap versene!”

“…”

“Adam gelmek üzere. Kıza acımadın tamam, adamın suçu ne? Hem niye kıza yalan söyledin sen? Bana bak ifrit, yıllardır her dediğini yaptım, sen konuştun ben dinledim, korkuyordum senden. Ama artık korkmuyorum, hele şu kılığınla hiç korkutamazsın beni! Kadın mısın erkek misin, ne…”

“Sus.”

“Bu son tamam mı? Kendine başka bir uşak bul. Bırakıyorum artık falı falcılığı, daha kahve sürmem ağzıma. Anlaştık mı?… Bu kızcağızın ölümünü görmek istemiyorum. Yaptıklarının bedeli bu olmamalıydı. Evet günahkârdı ama böyle olmamalıydı.“

“Benden çaldı. Tutku… Benim mayamdı.”

“Ben gidiyorum.”

“Dur. Son bir diyeceğim var.”

“Ne yapıyorsun? Ne fısıldıyorsun kızın kulağına? Bari ölürken rahat ver!”

 

Cehennem nefesini üflüyor. Harfler akıyor kulağıma ateşten. “Solus et moriturus!” Ölürken gördüğüm son yüz şeytanımın yüzü. Ah ne mutlu bir ölüm!

“Hadi gidelim.”

“Bitti. Gidelim…”

“Öldü mü?”

“…”

“Dur, adam kapıda. Gizle bizi. Hadi çabuk… Hah, girdi işte içeri. Ne tuhaf oyunların var. Kapıyı sen mi açık bıraktın? Adamı gelmeye nasıl ikna ettin kim bilir?”

“Hatıralarının tozunu aldım sadece. Baktığı her yerde onu gördü. Karısının günlerdir evden çıkmadığını öğrenince de…”

“Gördü işte. Baksana, adam nasıl çırpınıyor? Hah, telefonunu çıkarıyor. Ambulans çağıracak tabii. Ah, çok geç. Keşke daha önce gelseydi…”

“İsabet olurdu, değil mi? Ama şunu unutma falcı kadın, şeytanın tuzağı daima zayıftır, tabii yeteri kadar güçlüysen.”

“Söylesene, gerçekte kimsin, nesin sen?”

“Ben kendini tanrı sanan yazarın, şairin, hatibin ve âlimin pazarlık yaptığı, ruhunu sattığı yalancı cennetin sahibi… Ben, hep ben diyenlerin sesi, gözü, kulağı… Ben kovulmuş, ben lanetli… Daha sayayım mı?”

“Eûzu billahi mineş-şeytânirracîm. Bismillahirrahmanirrahîm. Eûzu billahi mineş-şeytânirracîm. Bismillahirrahmanirrahîm. Eûzu… Hey, nereye gittin? Heey, nasıl çıkacağım buradan? Yardım et bana. Anlaşmamız vardı, hey, Allah’ını seversen geri dön!”

 

“hiç üşümezdim

gülüşünle bir ömür

kalsaydın benle”

“mutluymuşuz biz

kanadımız kırılmış

düşüvermişiz”

“pişmanım derdim

affet, kırdım kalbini

ki ölmeseydim…”

 

Son nefes; üç haiku.


*Dipnot: “Solus et moriturus” (Yalnızım ve ölüyorum.)

Grotesk Melodram” için 11 Yorum Var

  1. Merhabalar.

    Tekrardan buralarda olmanız ne güzel. Şu ana dek bu seçkideki -okuduklarımdan tabii- öykülerden genel olarak farklı yanı bizden bir öykü olması ve samimiyetiydi sanırım. Falcıyla olan diyaloglar çok güzeldi, eğlenceliydi.

    Fırladım yataktan. Elindeki tarağı aldım ve paspas bezine dönen saçlarını yolarcasına taradım, açılmıyordu lanet saçı. Tarağı kafasına vura vura, ellerimle yola yola açmaya çalıştım. Bana engel olmadı, bundan zevk aldığını bile söyleyebilirim.

    :slight_smile:

    Oysa şurada, şu günlerdir süpürge görmeyen halının üzerine serilmiş, tavandan sarkan sarı ampule bakarken, ölmek değildi arzum.

    Buradaki detaylar harikaydı.

    Öykü daha karanlık seyredebilirdi ama bunu yapmak istemediğinizi düşünüyorum. Finali dramatikti, güzeldi.

    Arayı soğutmamanız dileğiyle ellerinize sağlık. Bu güzel öykü için teşekkürler.

  2. Sizi yeniden görmek güzeldi. Öykülerinizi özlemişim. Kendine has anlatımınızı seviyorum. Hikayede verilen güzel detaylar gerçekçiliği artırmış. Karakterin ruh hali, sona doğru bütünleşen parçalar, etkileyici tasvirler keyif içinde okumamı sağladı. Diğer seçkilerde görüşmek üzere. :slight_smile:

  3. Merhaba;

    Ben de senin gibi Kayıp Rıhtım’ın bu yorum kısmına alışamadım bir türlü:( Umarım doğru yere yazıyorumdur. Sevgili Öznur senin kalemini ne kadar beğendiğimi biliyorsun yine çok güzel bir öykü çıkarmışsın. Kelime bilgin, yazı da kullanmadaki yeteneğin, kurgun çok güzeldi. Tadı damağımda kaldı. Sen yaz, hep yaz:)

  4. Merhabalar,

    Oncle’ı işleme şeklinizi gerçekten çok beğendim. Kafamda dönüp duran alternatif kurguların muhteşem bir birleşimiydi diyebilirim. Temayı ele alışınızdaki orijinalliğin yanı sıra detaylar gerçekten güzel verilmişti. Noktaları birleştirerek beklenmedik bir tabloyla baş başa bıraktınız bizi. Kaleminiz okuru ana sürükleyen tasvirlerle doluydu: Bunlar sadece karakterlere ait mimikler vesaire değildi bildik tanıdık hissiyat ve eylemler aracılığıyla çizilmişti. Geçmişten bugüne uzanan bu kurgu bence temaya dair nokta atışlarından biri olmuş. Birçok motifi mozaik haline getirip; keyifli bir okuma sağlayan kaleminize ve zihninize sağlık.

  5. ozbabur dedi ki: dedi ki:

    merhaba,
    teşekkür ederim sıcak yorumunuza ve öykümü beğenmenize sevindim.
    gündelik hayatı öykünün içine yerleştirmeyi seviyorum ve bunu çokça yapıyorum. mutfağa ait detayları -belki kadın olduğumdan; reçel, turşu, bamya, kavanoz gibi- bu öykümde de kullandım, çoğu öykümde kullandığım gibi. “anne, baba, ev, ölüm, müzik…” bunlar da neredeyse her öykümde yer alıyor. sanırım tüm bunlar öykülerimde çokça aldığım o yoruma çıkıyor: tanıdık hissiyat. :slight_smile: