Öykü

İlhamın Peşinde

Charles, paltosunun yakasını gözlerine kadar kaldırmış, denizden esen sert rüzgâra aldırmamaya çalışarak yürüyordu. Temmuz ortasında Fransa’nın kuzeyindeki bu küçük kasabaya, Étretat’ya gelirken havanın bu kadar soğuk olacağını aklından geçirmemişti. Paris’te de hava iç açıcı değildi, ancak hiç değilse rüzgâr bu kadar şiddetli esmiyordu.

Tepeye çıkan merdivenleri hızla adımlarken yağmur çiselemeye başladı. “Daha on beş dakika önce esintiye rağmen güneş parlıyordu, hava bir anda nasıl da bozdu,” diye düşündü. Başının üzerinde kara bulutlar kümeleniyordu; bir an önce tepedeki kiliseye ulaşıp bir süreliğine sığınsa iyi olacaktı.

Birden bire, yağmurla ıslanan yolda ayağı kaydı; sendeledi. Damlaların lekelediği küçük gözlüğü burnundan düştü düşecekti. Gözlüğü alıp cebine tıktı. Söylene söylene tepeye tırmanmaya devam etti. Beş dakika sonra, sonunda kendini küçük kilisenin kapısından içeri atmıştı.

İçeride in cin top oynuyordu; çatıya düşen iri damlaların sesinden başka ses işitilmiyordu. Sıralardan birine çöktü; gözlüğünü cebinden çıkartıp paltosunun kenarıyla sildi ve dikkatle burnunun ucuna yerleştirdi. Merdivenleri hızlı hızlı adımladığından kalbi hâlâ deli gibi çarpıyordu. Kalp atışlarını düzenlemek için birkaç kez derin derin nefes aldı, paltosunun iç cebinden küçük not defterini ve kalemini çıkartıp yazmaya başladı: “Hissediyorum, peşimde… Girdiğim bu küçük kilisenin içinde bile varlığını hissedebiliyorum. Étretat’daki küçük otelime yerleştiğimden beri beni izliyor. Eminim. Ancak ondan korkmuyorum, evet, korkmuyorum. Bir gün kendisiyle yüzleşeceğim, biliyorum; fakat şimdi…” Kilisenin kapısının gıcırdayarak açıldığını işitti. Ürperdiğini hissetti. Oturduğu yerden hafifçe doğrularak kapıdan kimin girdiğini görmeye çalıştı. İlk bakışta kimseyi göremedi, bunun üzerine panikle ayağa kalktı. Bir yandan da defterini ve kalemini cebine tıkmaya çalışıyordu; kalemi yere düştü. Mermer zemine düşen kalem hafif, metalik bir ses çıkarttı, aynı anda kilisenin kapısı da gürültüyle kapandı. Kalbi deli gibi çarpıyordu, kendisine doğru yaklaşmakta olan ayak seslerini işitiyordu ancak bir anda tüm cesaretini yitirmişti. Gözlerini kalemin düştüğü noktaya sabitlemiş, ne kıpırdamaya ne de başını kaldırmaya cesaret edebiliyordu. Derken bir el kaleme doğru uzandı, onu yerden alıp kendisine uzattı: “Sanırım kaleminizi düşürdünüz.” Oldukça tatlı bir sesti. Hiç de hayallerindeki öcü kadının sesini andırmıyordu, zaten konuşan da bir kadın değil, erkekti. Bakışlarını adamın yüzüne çevirdi. Karşısında, şapkasının kenarlarından sular damlayan, pos bıyıklı, kırklı yaşlarında bir adam duruyordu. Elinden kalemini alırken bir teşekkür mırıldandı. Birden, bu kadar korktuğu için kendinden utandı. Dışarıdaki yağmura rağmen kiliseden kaçıp gitmek istedi, kapıya doğru yöneldi, ancak karşısındaki yabancının onu bırakmaya niyeti yoktu. “Bu havada bu kiliseye sığındıysanız, sanıyorum buralı değilsiniz,” dedi yabancı. “Hayır,” dedi “biraz ilham bulmak üzere, birkaç günlüğüne buralara gelmiştim.” Sözcükler dudaklarından döküldükten sonra yine büyük bir utanç hissetti. Şimdi ne gerek vardı hiç tanımadığı bir adama ilhamdan falan bahsetmesine… Yabancı: “Ah, sizi çok iyi anlıyorum. Ben de aynı amaçla geldim buralara. Tıpkı Maupassant’ın, Monet’in yaptığı gibi yolumu Normandiya’dan geçirmeye karar verdim. İşe de yarıyor gibi, sizde durum nedir?” dedi gülerek. Kendisi henüz bir yazar değildi, dostlarını dinleyip hayalgücünün peşinden koşan bir maceraperestti sadece; karşısında gerçek bir yazar mı vardı yoksa? “Ben ilhamı değil ama ilham beni yakaladı sanırım; bir karaltı gibi, peşimi bırakmıyor, gölgelerde saklanıyor, sanki her an üstüme atlayacakmış gibi.”

Çok geçmeden iki yazar koyu bir sohbete daldılar. Kırklı yaşlardaki adımın adı Maurice’ti. Çeşitli gazetelerde Arsen Lüpen diye bir karakterin maceralarını yazıyordu. Yeni öykü dizisine ilham bulmak için buralara kadar gelmişti. O da temmuz ortasında böyle bir havayla karşılaşacağını düşünmemişti.

Bir süre sonra kilisenin vitraylarından içeri süzülen güneş ışınlarının zemini aydınlatan renkli yansımalarıyla kendilerine geldiler. Sohbet koyuydu, ancak ikisinin de ilhamın peşinden koşmaya devam etmesi gerekiyordu; kaybedecek vakit yoktu. Birbirlerine şans dilediler ve Charles kiliseden ayrıldı.

Dışarı çıktığında kendisini ışıl ışıl parlayan bir güneş ve hemen yan merada otlayan otuz kırk inek bekliyordu. Yağmurdan kaçarken fark etmemişti ancak belli ki inekler sağanak yağmurda da istiflerini bozmayıp otlamaya devam etmişlerdi. Gülünç bir şekilde kuyruklarının ve burunlarının ucundan sular damlıyordu.

Yağmurun da etkisiyle artan gübre kokusu genzini yakıyordu ancak uçurumun kıyısından gidip bir süre manzarayı izledi. Gerçekten harikuladeydi. Derken aşağıda, sahilde, etekleri suya değe değe yürüyen bir kadın fark etti. Elindeki şemsiyeyi çevire çevire, sallana sallana yürüyordu. Elbisesi o kadar kabarık ve beyazdı ki, az önce yağan yağmurdan etkilenmemiş gibiydi. Bir süre kadını izledi ve birdenbire kadının ayaklarının altındaki suyun yükseldiğini fark etti. “Doğru ya!” diye mırıldandı, “Kuzeyin gelgitleri meşhurdur. Sanırım Matmazel durumun farkında değil. Kendisini uyarsam iyi olacak.” Sahilde sakin sakin yürümekte olan kadına birkaç kez seslenmeyi denedi, ancak rüzgâr sesini alıp götürüyordu. Böyle giderse kadın boğulacaktı! En iyisi aşağı inip yardım etmeye çalışmaktı. Çıktığından daha hızlı bir şekilde merdivenleri geri indi. Koşarak sahile yöneldi, gelgit suları taşlık sahili kaplamaya başlamıştı bile; kadın, Charles’ın bağrışlarına aldırmadan suyu yara yara yürümeye devam ediyordu. Charles, hiç düşünmeden suya girdi. Paçalarını sıyırmıştı, ancak heyecandan ayakkabılarını çıkartmak aklına gelmemişti. Tenine değen su o kadar soğuktu ki sanki Kuzey Buz Denizi’ne sokmuştu ayaklarını. Soğuktan dişleri tıkırdamaya başlamıştı. Kadını kurtarmayı kendine görev edinmişti, ancak ne yaptığının farkında değildi. Fena bir yüzücü olmamasına rağmen soğuk su, dalgalar ve rüzgâr işini zorlaştırıyordu, bir süre sonra su yutmaya başlamıştı. Bilincinin gidip geldiğini hissediyordu. Sanki birileri adını çığırıyordu. Charles mı diyorlardı? Kadına neredeyse yaklaşmıştı, artık geri dönemezdi, kadını kurtarması lazımdı. İşte tam o sırada kadın aniden Charles’a döndü. Suratına koca bir gülümseme kondurduğunda, aralanan ağzından çarpık, sarı dişleri görünmüştü. Tam da kâbuslarındaki öcü kadındı bu! “Sen!..” diye geveledi Charles, ama artık nefes alamadığını hissediyordu. Su o kadar soğuktu ki… Boğazına kadar suya gömülmüş kadın karşısında durmuş, ne soğuğa ne de dalgalara aldırarak kahkahalarla gülüyordu. İşte, ilhamı onu pusuya düşürmüştü sonunda!

“Charles! İyi misiniz? Charles!” diyen endişeli bir sesle kendine geldi. Karşısında Maurice vardı. Olayları başından beri takip etmişti; Charles’ın merdivenlerden hızla indiğini, bağırarak denize yöneldiğini, soğuk suda hissizleşip dalgalara gömüldüğünü, hepsini görmüştü. Sadece, Charles’ın gördüğü kadını görmemişti. Neyse ki vakit kaybetmeden kıyıdaki balıkçılara haber etmişti de, daha geç olmadan Charles’ı sudan çekip kıyıya çıkartmışlardı. Maurice’e ne kadar teşekkür etse azdı. “İlhamın benim peşimde olduğunu söylemiştim.” dedi kendini gülmeye zorlayarak.

Soğuk su ve rüzgârda kalmak ateşini çıkartmıştı. Aldığı ilaçlar kâr etmiyordu; bütün gece kâbuslar, karabasanlar ve öcü kadın yakasını bırakmadı. Aslında bu yaşadıkları ilk değildi, Le Havre’da da, Fécamp’ta da yaşamıştı benzer şeyler. Öcü kadınla bu kadar yakınlaşmamıştı ancak Fécamp’taki falezlerde bir anda, sanki biri arkasından itiyormuşçasına düşeyazması, Le Havre’da yemek yerken birinin boğazını sıkıyormuşçasına üstüne abanması, çevredekilerinse sadece boğazına yemek kaçtığını düşünmesi, tüm bunlar tesadüf olamazdı. Dostlarına da bu konuda birkaç mektup yazmıştı. On gündür Normandiya’daydı ancak belki artık güneye inme vakti gelmişti. Zaten öcü kadın öldürmese, buranın kasvetli havası öldürecekti kendisini.

Eline bir kalem kâğıt alıp yine dostlarından birine yazmaya başladı: “Buraya artık dayanamayacağım, Paris’te de rahat değildim zaten, bir süreliğine Cannes’a gidiyorum. Sevgiyle…”

Güneyde soğuk havanın yerini sıcak hava aldı ancak kâbuslar, karabasanlar durmadı. Hatta giderek daha da şiddetlendi. Dostlarına attığı mektuplar seyrekleşti; son mektuplarından birinde: “Sakin hayatıma devam etmek varken neden sizi dinledim ki?” diye sitem ediyordu “Artık ben onu yazmıyorum; o beni yazmaya zorluyor. Düşüncelerini dikte ettiriyor. Beni bir araç gibi kullanıyor. O kadar kötü ve dayanılmaz düşünceler ki… Yazdırdıklarını yakmayı denedim, başaramadım, izin vermiyor, ancak bir yolunu bulup yok edeceğim hepsini.”

Dostları Charles’ın akıl sağlığından iyice şüphelenmeye başlamışlardı. Cannes’a gidip kendisini aramaya karar verdiler; ama sanki yer yarılmış da içine düşmüş gibiydi. İki haftalık bir uğraş sonucunda son mektuplarını yazdığı otel odasına ulaştılar, her taraf darmadağınıktı. Charles’ın eşyaları etrafa saçılmış, not aldığı defterler parçalanmıştı; hatta yırtık sayfaların kenarları kemirilmiş gibi duruyordu. Sanki Charles’ın “büyük ilhamım” dediği öcü kadın notları yiyip bitirmiş, Charles’ı da mideye indirmişti.

* * *

“Harika!” dedi saklandığı yerden, “Bana verdiğin fikir gerçekten de işe yaradı. Duvarın arkasına saklanıp çaresizce beni aramalarını, parçalanmış, hatta çiğnenmiş öykü taslaklarımı karıştırmalarını izlemek oldukça keyifliydi. Sanırım bu olay yerel gazeteleri de bir süre oyalar. Al bakalım, yardımın için sana elli fark veriyorum; ayrıca anlaştığımız üzere öykülerin aslını da senin ellerine teslim ediyorum. Ancak unutma, ben öldükten elli yıl sonra yayımlanmasını istiyorum öykülerin ki daha da merak uyandırsın. Şimdi al bakalım şu defteri ve mektubu.” Ajandadan bozma, kırmızı defterini ve mektubu küçük kızın ellerine bıraktı. Kız, şirin şirin gülümseyip aldıklarını cebine tıktı. Aslında küçük falan değildi; her türlü kılığa bürünebilen öcü kadının ta kendisiydi.

Bir süre sonra Charles saklandığı yerden çıktı, odayı terk etti, sahile indi. Hava kararmış, herkes yataklarına çekilmişti. Charles ise sahilde oturmuş, süt liman denizi izliyordu. Derken, sanki biri kendisini yönlendiriyormuşçasına, ipin ucundaki bir kuklaymışçasına, mekanik hareketlerle ayağa kalktı. Hareketlerinden değil ama gözlerinden korku okunuyordu; hareketlerini dizginlemeye ve bir şeylere karşı koymaya çalışan birinin gözleriydi bunlar. Bir an ayakta durakladıktan sonra yavaş adımlarla denize doğru yürümeye başladı. Yürüdü, yürüdü, yürüdü; yavaş yavaş suya gömülüyor, bakışlarındaki dehşet artıyor ancak geri adım atmıyordu, bir zaman sonra gözden kayboldu. Dostları o günden sonra bir daha Charles’tan haber almadılar.

* * *

“Yazdığınız öyküleri okudum. Oldukça gerçekçi yazmışsınız tebrik ederim, bu devirde, özellikle de sizin gibi genç bir kadından beklemezdim doğrusu.” Kadın oturduğu yerde kıpırdandı; söylenenlere içerlemişti ancak ses etmedi. “Sırada bekleyen birkaç önemli yazar var, onların baskı işleri bittikten sonra sizinkine geçeriz. Bu arada özellikle kadın olduğunuz için kendinize bir kalem adı seçmeniz iyi olur. Aklınızda bir mahlas var mıydı?” Kadın bir an için durdu. Zaten başından beri gerçek adını kullanmayı düşünmemişti, hem gerçek adı var mıydı ki? “Cauchemére diye düşünmüştüm,” dedi kendinden emin bir şekilde. Kendini heba eden Hébé için en azından bu kadarını yapabilirim.

S. İpek Ortaer Montanari

87 yılında İstanbul’da doğdum. Müzikle, kitaplarla, dostluklarla büyüdüm. Saint Joseph Fransız Lisesi’nden mezun olduktan sonra İÜ Fransızca Mütercim Tercümanlık bölümünü bitirdim, İsviçre’de Eğitim Teknolojileri alanında mastırımı yaptım; bu süreçte yurtdışına taşındım, evlendim. Şimdiye kadar İthaki Yayınlarından basılan 4 çevirim bulunmakta; çevirmenliğin yanı sıra yazmakla, müzikle ve yeni diller öğrenmekle ilgileniyorum.

İlhamın Peşinde” için 6 Yorum Var

  1. mumincan dedi ki: dedi ki:

    Buradaki ilham perisi biraz acımasızmış :slight_smile: Eğlenceli bir öyküydü ama sanki biraz daha uzatarak mı anlatsaymışsınız diye düşündüm. İyi çalışmalar. Kaleminize sağlık.

  2. ozbabur dedi ki: dedi ki:

    merhaba,
    görece kısa ama temayı çok güzel işleyen bir öyküydü. atmosfere hemen adapte oldum, yüzümde gülümsemeyle bitirdim öyküyü. elbette bu güzel bir öykü okumanın verdiği keyiften gelen bir tebessüm zira sonu acımasızdı :slight_smile:
    kaleminize kuvvet.

  3. Merhabalar,

    Yorumunuz için teşekkür ederim. Sanırım o uzatamama sorunu tüm öykülerimde var :slight_smile: Uzatsam başını alıp gidecekmiş gibi geliyor, toparlayamayacağımı düşündüğüm için genellikle kısa kesiveriyorum. Yine de beğenmiş olmanıza sevindim.

    Sevgiler

  4. Merhabalar,

    Gerçekten de bu sefer biraz acımasız davrandım sanırım :slight_smile: Ancak başka türlüsü de olmazmış gibi geldi. Öyküyü akıcı bulmanıza ve severek okumanıza pek sevindim. Yorumunuz için teşekkürler.

    Sevgiler

  5. Merhaba; Çok güzel bir öyküydü. Arsen Lüpen’le ilgili bir şeyler umdum öykünün ilerleyen bölümünde:) Ellerinize yüreğinize sağlık