Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Neredesiniz Bay Kaf?

“Unutmamalıyız ki dünyamız sıra dışı olayların yaşandığı bir yerdir. Bunlar öyle olaylardır ki, bazen tamamen ihtimal dışında oldukları düşünülür.”

Burun, Nikolay Vasilyeviç Gogol

Büyük güne az kalmıştı.

“Hey, Salının ardından ne geliyordu Alve?” Sorunun muhatabının pek oralı olmadığını fark edince devam etti; Sana diyorum Al, Salı gününden sonra…

Arkasına döndüğünde terasta ondan başka kimsenin olamadığını gördü. Kirpiklerine değerek gıdıklayıp duran kâhküllerini, alt dudağını üsttekinden biraz daha öne çıkarıp hızlıca üfleyerek diğerlerinin yanına gönderdi. Bir süre daha beklemeye karar verdi. Hep böyle olurdu zaten. Sigi ne zaman bir şeyle uğraşsa, eğer meşgul olduğu şeye kendini kelimenin tam manasıyla vermiş ve etrafın sesini kısmayı bir şekilde başarmışsa, Arve hemen tüymenin bir yolunu bulurdu. Üstelik son günlerde bu kaçışların sayısı da gittikçe artmıştı. Külrengi havanın ardından akşamı ılıtan gün ışığına baktı. Çocuğun vakit yaklaştıkça epey garipleştiğini fark etmemek için düpedüz aptal olmak lazımdı. Terasın boşlukla birleşen kenarına, çocuğun orada olsa asla izin vermeyeceği kadar yaklaştı. Ayaklarının yere sapasağlam bastığından emin olduktan sonra mimoza çiçekleriyle dolu sokağı daha net görebilmek için gövdesini biraz ileri itti. Güneş, bulutların engeline çarptıktan sonra dünyaya düşürdüğü kırıntılarıyla bile yaprakların üzerindeki çiyleri parıl parıl parlatmaya yetiyordu. Böylelikle sapsarı çiçeklerden yansıyan güneş havada garip bir ışıltı oluşturup bakanın herhangi bir şeye odaklanmadığı takdirde kendini bir serap sandırabilecek denli buğulu oluyordu.

Yokuşun yukarısından Yuki, şu son zamanlarda kendisi yerine onunla takılmayı tercih ettiği yeni arkadaşıyla iniyordu. Böyle şeyler onun için dert değildi. Arkasını döndüğünde Alve’in az önce oturduğu yere tekrar kurulduğunu gördü. Onun sarktığını görmüş, hiçbir şey de dememişti. Gördüğünden de emin değildi ya neyse. Abisi son zamanlarda gerçekten de hiç iyi değildi. Kız, incecik bacaklarıyla seke seke çocuğun yanına geçip doğmakta olan güneşi izledi bir süre. Fark ettirmeden Alve’i süzmeye çalıştıysa da hiç becerememişti. Çilli çocuğun yüzüne dosdoğru baktı en sonunda. Çilleriyle teker teker bakıştıktan sonra yüzünün ortasındaki derin boşluğa bakakaldı. Normalde bu davranıştan çekinse de şimdi o kadar da sorun değildi. Kızın varlığını geçelim, sanki kendi varlığından bile bihaberdi. 6 yıllık hayatında Sigi abisini hiç böyle görmemişti. Ona biraz hak veriyorduysa da şu salıdan sonraki güne kadar kendini toparlamalıydı. Onu da artık o zaman gelince düşünecekti.

Cılız omuzlarından sertçe sıkıp sallamaya başladıktan sonra bir kulağına Alve Alve Alve, diye ismini bağırmaya başladı. Çocuk kendine geldi ama Sigi’nin beklediği tepkiyi vermemiş, iki katlı evin el verdiği müddetçe kızın arkasından koşmaya yeltenmemişti. Yine de biraz olsun bilinç kıpırtılarını sezmişti kardeşi onda. Yüzüne o gözlerle bakmaya devam edince, çocuk tam da bir abinin yapması gerektiği gibi onu kemikli kolunun arasına sıkıştırmış ama bu kez dişleriyle kafasını ısırmamıştı. Tam bir abi olduğu söylenemezdi ne de olsa.

Sigi dakikalar önce sormuş olduğu soruyu tekrar etti; Salının ardından ne geliyordu Alve?

Çocuk, kardeşinin onun için biraz daha endişelenmesini istemediğinden şöyle bir omuzlarını gerdi, sırtını dikleştirdi ve derin bir nefes alıp olabildiğince güçlü görünmeye çalışarak kızın bilgiye aç bakışlarına cevap verdi.

“Çarşamba Sigi.”

“Tabii ya. Çarşamba. Her seferinde aynı günü unutuyorum Ar.”

Alve, o yaşında onun kadar şey bilenin çok olmadığını söyledi ve bir gün her şeyi bileceğinin teminatını verdi. Yeter ki sormaktan vaz geçmesindi. Şu meraklı ve çokbilmiş çocukları bilirsiniz. Sigi tam da onlardan biriydi işte. Ancak dünya üzerinde geçirdiği vakte vakit ekledikçe heyecanını yitirmeyecek, sahip olduklarından hep daha çoğuna ihtiyacı olacak olanlardan. Maddi anlamda değil tabii. Diğerlerinden onu ayıran da buydu. Yaşıtları bütün harçlıklarını ıvır zıvır şeylere, abur cubura harcarken o daha şimdiden bir kitaplık dolusu kitap biriktirmişti. İnsan konusunda da oldukça seçiciydi. Bir sorun olduğunu düşündüğü ya da bir belirsizliğin farkına vardığı anda, etrafında ondan daha çok bildiğini düşündüğü kim varsa onun başına ekşir ve makul bir cevap alıp ikna olana kadar da rahat yüzü göstermezdi kime musallat olduysa. Bazı kişiler vardı ki -bunlar genelde kanının ısınmadığı, gözünün tutmadığı insanlar olurdu- onlara asla hiçbir soru sormaz hatta iletişim kurmaktan bile çekinirdi. İyi hissettirmeyen bir insan nasıl ona verebilecek iyi bir bilgiye sahip olabilirdi ki?

Doğuştan kızıl olanlardı Sigi. Kuzeylilere benzetiyordu bu özelliği onu ama değildi. Onlar kadar rahat yaşama şansına sahip olmamış abisiyle sürekli bir şeylerden kaçmak ya da bir şeyleri bulmak zorunda kalmışlardı. Şimdiye kadar alması gereken eğitimleri de alamamıştı bu nedenlerle. Abisi gibi onun da çilleri vardı. Ancak abisinin sadece olmayan burnunun etrafını çevrelemişlerken onun tüm yüzüne yayılmıştı. Bunun da ona daha tatlı bir hava kattığı elbette yadsınamazdı.

Kafasını okuduğu kitaptan kaldırıp abisine her baktığında onu elindeki aynaya gözlerini dikmiş buldu. Her şeyin geride kalacağı an yaklaşmakta olduğundan bu gerçekle yüzleşmesine izin veriyordu. Yoksa o da bilirdi onunla uğraşıp konuyu dağıtmayı ama her şeyin bir yeri vardı. Onun yaşından beklenmeyecek bir olgunluk örneği doğrusu. Yine de dakikalardır aynı şekilde duran abisine laf atmaktan kendini alamadı. İletişimi tamamen kaybetmemekte yarar vardı.

“Hey, sen de okusana.”

“Of, hayır Sigi. Zaten istesem de okuyamıyorum. Rahat bırak beni.”

Arve, çarşamba gününün yaklaşıyor olmasından korkuyor ve bu korku, heyecanı karşısında gitgide daha da büyük zaferler kazanmaya başlıyordu. Evet, oldukça gergindi. Gerginliği o adamla yüzleşecek olmaktan ileri geliyordu. Bunu istemiyordu, hem de baş başa. Ancak mutluydu da. Kimse burunsuz bir çocuğun dünyada neler çektiğini tahmin edemezdi sonuçta. Hele ki 6 yaşındaki küçük kardeşinden başka tutunacak kimsesi yoksa. O adam, hikâyenin tam da bu kısmında adıyla anmaya başlamak daha doğru olacaktır, yani Bay Kaf onları 5 sene evvel terk edip gitmeden önce sıcak bir yuvaları, yanan bir şömineleri, dolu bir erzak odaları ve her akşam çeşit çeşit sıcacık yemekler hazır eden sıcacık bir annecikleri vardı. Tabii o zaman da 9 yaşında bir çocuk ne kadar olabilirse o kadar mutsuzdu Arve, şu insansoyunun bir şeyleri kaybetmeden değerini anlamama illetini bilirsiniz. O da bu illetten muzdarip olduğundan, dolu dolu 9 yılı olmuş olmasına rağmen bir annenin duymaya hakkı olan sevgiyi vermemişti ona. Tıpkı burnuna da yaptığı gibi. O zamanlar kardeşi daha yeni doğmuş olduğundan türlü türlü şımarıklıklar yapıp ilgiyi üzerine çekmeye bayılırdı. Bay Kaf o dağa gittikten kısa bir süre sonra nazını geçirebileceği kimse kalmamıştı. Annesi, Bay Kaf’ı çok sevdiğinden, kısa bir süre daha fazla dayanamadı ve yataklara düşüp hemen ardından dünyayı terk etti. Sahip olduğu tek aile yaşını yeni almış bir çocuktu sadece. Kardeşlerden hangisinin bir diğerini büyüttüğü konusuda kesin bir yargıya varmak epey güçtü. Başta alışmak çok zor olmuştu ama artık biliyordu, Sigi’den başka hiçbir dünyası yoktu. İhtiyacı da yoktu. Birbirleri için bütün bir galaksiydiler hatta. Fakat bir burnu olsa yine de fena olmazdı tabii. O da diğerleri gibi sokakların en kalabalık yollarında dolaşsa, daha çok gündüzleri yaşamaya başlasa ve okudukları şeyler ya da uzaylılar hakkında laflayacak birkaç arkadaşı olsa hiç de fena olmazdı.

“Hey, Ar! Baksana güneş iyice doğdu sayılır. Yatalım mı ne dersin?” Önündeki kitabın sayfasını kaybetmemek için arasına diğer elindeki oyuncak aydedeyi sıkıştırıp açık tutmakta hayli zorlandığı gözleriyle abisine bakıyordu. Artık Arve’ın da sağlıklı düşünmeye devam edebildiği pek sözlenemezdi. Kâhkülleri dışında tüm saçları tepeden tutturulmuş saçlarıyla tam da şu çizgi film karakterine benzettiği kardeşini elinden tutup kaldırdı. Kalan eşyalarını da kucaklayıp kapıyı öylece çekerek aşağı indiler. Gerçek insanlığın olduğu yerde kimse kapı kilitlemezdi çünkü, bir kitapta buna benzer bir şey okuyunca kilit kelimesinin anlamını öğrenmişti. Olsa olsa bir yılan veya herhangi bir haşere girebilirdi ama sağlam bir tahta kapı bunu engellemeye yeterdi tabii. Çoklarına göre kilit altında bir hayat yaşıyor olmasına rağmen, sonuçta adına kilit demezse özgür olabilirdi ne de olsa, değil mi?

Birazdan Ricardo gelirdi. Arve başlarda ondan çekinmese de yaşı ilerledikçe onun yüzüne bakmaya da devam edememişti. Bu yüzden de artık uyuması gerekti. Bay Kaf evi terk edip o dağa yerleştikten ve Bayan Kaf da yatağa düşüp elden ayaktan kesildikten sonra, orta yaşlı ve bol merhametli bir memur olan komşuları Ricardo eski bir reisti. Her sabah onlara gelip yapılacak bir iş varsa olabildiğince hafifletmeyi ve çocuklara daha yaşanılabilir bir ev hazır etmeyi adet edinmişti. Zaten eski hayatından yorulduğu için böyle bir kasabaya yerleşmiş ve yalnızlığı seçmişti. Sigi’nin kitaplığının büyük bir kısmı onun sayesinde doluydu. İsminden de anlaşılacağı üzere buralı değildi. Daha batıdan –söylediklerine göre Lizbon’daki bir savaştan kaçıp– gelmişti. Geldiği yer çok kalabalık ve karmaşık olduğundan burada yalnızca bu iki çocuğun içine dâhil olduğu bir yalnızlığı seçmişti. Eve girdiğinde Arve’i uyumuş buldu. Onu böyle sırtında kocaman aba gibi battaniyeyle yüzünü duvara dönüp tünemiş bir vaziyette her gördüğünde içi nasıl da sızlıyordu. Fakat hemen sonra geçiyordu, hissetme konuşunda pek başarılı değildi, bütün yalnız insanlar gibi. Sadece garip bir alışkanlıkla geliyor ve gelmeye devam ediyordu işte. Her sabah memuriyetteki işine gittiği gibi. Alışkanlıktan.

Ricardo çok uzun olmasa da pek de kısa sayılmazdı. Uzun ve biçimli yüzü, dudağının üstünü kaplayan simsiyah bıyıkları vardı. Her sabah işe başlamadan önce çıkartıp bitirdikten sonra taktığı siyah bir fötr şapkası vardı ve bir de çok okuyan insanlara yaraşır cinsten yuvarlak, kalın camlı gözlükleri. Uzun, yine siyah paltosuyla eve her girişinde Sigi onu, şu abisininkinin durumuna benzer bir hikâye yazan adamın başka bir bir öyküsünün baş kahramanıymış gibi hayal ediyordu. Artık abisi istemediği için Ricardo onlara uyumadan önce yeni öyküler okuyamıyordu maalesef.

Gözleri artık içlerine kocaman kum öbekleri kaçmış gibi acısa da, adama Hoş geldin demeye gitti Sigi.

“Hey, hoş geldiniz Bay Ricardo.”

“Ah, sen hâlâ uyumadın mı yoksa? Görüyorum ki bu boncuk gözlerin uykuya sizden daha çok ihtiyacı var.”

“Evet, Bay Ricardo ama sizi de görmek istediler. Nasılsınız? Yorgun gibi bir haliniz var.”

“Bütün gece güneşi balçıkla sıvadım da Sigi. Her sabah yeniden doğmak için onun da bakıma ihtiyacı oluyor elbet.”

Memur, kıza gözlerinin üzerinden şöyle bir bakıp belli belirsiz bir göz kırptı. Kızın gündüzleri uyumakta zorlanmaya başladığını fark etti ama çok yakında işlerin biraz daha normale döneceğinden bir şey demedi. Ona yeni getirdiği, üstünde kocaman bir balık resmi olan incecik bir kitabı verdi. Şu yetişkinlerin sahip olmaya cesaret edemediği ama çocukların da kaybetmemesi gereken nitelikleri öğütleyen kitapları bilirsiniz. Kendilerine olan vicdan borçlarını bu yolla ödediklerini sanırlar. Ricardo, elindeki kitabı çocuğa uzatırken böyle kitapların yazılma nedenlerini düşünmediğini fark etti. Hayret, genelde çok az şeyi düşünmezdi. Dünyadaki hiç kimse bir memur olacak kadar cesaretini yitirsin istemezdi yine de. Gerçi kendisi hayatındaki en büyük cesaret örneği göstererek memurluğu olmayı seçmişti ya neyse, orası başka bir hikâye.

Sigi sert bir nefesle saçlarını geriye atıp teşekkür etti. Bir şeyler hatırlamaya çalışır gibi biraz bekledikten sonra;

“Heh, çarşamba gelebiliyor musunuz Bay Ricardo? Biliyorsunuz ya, çok önemli bir gün.”

“Önümüzdeki çarşambaydı değil mi?” Heyecanla başını sallayan kıza gülümsedikten sonra ekledi, “Neyse ki bu iş için ihtiyacım olan izni haftalar öncesinden ayarlamıştım. Büyük bir sorun olmazsa geliyorum tabii Sigi.”

“Olmasın lütfen, olmasın diyin.”

Adam çocukların, özellikle Sigi gibilerin, bitmek bilmez inatlarından haberdar olduğu için, yetişkinlerin şöyle bir yüzeyim derken içerisinde boğulduğu ihtimaller denizinin belirsizliğini kendine saklamanın daha akıllıca olacağını düşündü. Hem zaten bu iş uzun sürecek bile olsa işin aslında pek de zamana ihtiyaçları yoktu ya, bunu belki daha sonra anlatırdı onlara.

“Pekala Sigi. Geliyorum elbette.”

“Hey, bu çok iyi Bay Ricardo. Gününüz güzel geçsin.”

“İyi uykular Sigi, yarın görüşürüz.” Kimseye duymadığı sıcaklığın bu çocukta yoğunlaşmasını seviyordu. İki yumurta haşlayıp, akşam yediği hoşafı ve kuru ekmekten kalan birkaç parçayı da tezgahın üstüne bıraktı. Nasıl bu kadar derli toplu olduklarına şaşarak zaten hiç dağılmamış ortalığı şöyle bir kolaçan ettikten sonra evkaftaki memuriyetine gitmek üzere sessizce evden çıktı.

* * *

“Hey, uyan Ar! Bugün büyük gün! İşte geldi, hadi kalk yoksa geç kalacağız.”

Sigi yatağın üstünde abisinin sinirlerini bozmak adına hazırlanmış koreografisini ağız tadıyla nihayetine erdiremeden ta en başından beri battaniye, pike ve yorgan karışımı şeyin üzerinde tepinmekte olduğunu fark ettiğinde yukarıya kalkmış kaşlarını ve şaşkın gözlerini görmek yüzünün yarısını kapatan kızıl saçlarından imkânsızdı. Ancak onu biraz tanıyorsanız şu anda oldukça endişeli olduğunu yüzünün geri kalanından mutlaka çıkarırdınız. Bir hışımla üzerinden kalktığı eşyaların altını, dolapları, sonra da kendi yatağının altını kontrol etti. Odanın hiçbir yerde olmadığından emin olunca doğru evin geri kalanında Arve’i aramaya koyuldu. İki katlı olsa da üç göz odası ancak olan evin her yerini didik didik aradıktan sonra gözlerini yavaş yavaş dolduran yaşlar, kazandığı hacimle az kalsın gözlerinden taşacakken abisi, ondan bugün için hiç de beklenmeyecek bir rahatlıkla banyodan çıkarken yakaladı. İçinden gelene engel olmadan -bunu ancak yaşadığı vakte vakit katıp eski vakitlerini boşuna yaşamış olanlar yapardı- kocaman sarıldı saçları yeni yeni kurumaya başlayan çocuğa. Bu haliyle saçları epeyce kırmızı görünüyordu.

Karşısına geçip de ne kadar heyecanlı bir gün olduğunu söyleyecekken Arve’in sakin değil de daha çok donuk olduğunu fark etti. Eh, giderek artan bu donukluğun en son günde olabilecek en üst seviyede olması normal karşılanmalıydı elbet. Bugün erken kalkmaları gerektiği için kahvaltıya oturduklarında yumurtalarını henüz tam olarak soğumamıştı. Arve, dalgın dalgın hem kendinin hem de kardeşinin yumurtalarını soyarken hiç beklemediği bir anda Sigi’ye;

“Sig, bugün insanların yüzüne bakmak zorunda kalacağım.”

“Bazen gerçekten de ne dediğini bilmiyorsun, Ar. Ne yani, ben insan değil miyim?”

“Öyle değil Sigi, biliyorsun işte. Beni, uzun bir süreden sonra ilk kez başkaları görecek.”

“Ne demeye çalıştığını anlıyorum. Sanırım. Ancak boşuna üzülüyorsun. İnsanlar tarafından nasıl gördüğüne ya da insanların nasıl göründüğüne kafayı takanlar yalnızca ahmaklardır.” Abisinin yüzündeki donukluğun bir nebze olsun kırıldığını görünce ekledi; “ Ve bana kalırsa sen bir ahmak değilsin, Ar. Hatta eminim Bay Ricardo ve bizi götürecek şu kardeşi de bir ahmak değildir, çünkü öyle olsaydı çoktan anlardım.”

Arve, şaşırarak onun bir kardeşi olduğunu daha önce hiç duymadığını söyledi. Bir başka insan daha demek… Artan endişesini kendine saklamayı seçti bu kez. Karınlarını doyurduklarında, mutfağın duvarındaki kıymıkları çıkmış saat tam da akşamın 6’sına geliyordu. Bu da birazdan Bay Ricardo ile kardeşi burada olur demekti. Sigi abisine taptaze bir meyve suyu sıktı, Arve’e verirken mis gibi koktuğunu söyleyecekken kendini tutabildi. Kendisini tutması gerekmeyen günlerse artık hiç olmadığı kadar yakındaydı.

Kardeşinin bütün gayretlerinin haftalardır farkında olan Arve biraz daha gayret ederek birlikte çantalarını hazırlamalarını teklif etti. Hem oyalanır hem de biraz rahatlarlardı. Sürekli kaçtığı büyük gün eninde sonunda çıkıp gelmişti. Heyecanlı olmadığını söylemek düpedüz bir yalan olurdu elbet. Sonunda normal bir insana dönebilecek ve insanlar içine karışabilecekti o da.

Evden çok fazla uzaklaşmayacaklarsa da yolculuk birkaç gün sürebilirdi. Hazırlanıp beklemeye koyulduktan sonra, henüz birbirlerine iyice sokularak battaniyenin altına oturmuşlardı ki kapı çalınıp aralandı, bu ritmi biliyorlardı. Uzun ve çokça yağmur yemiş olduğu her halinden belli olan yine kıymıkları orasından burasından fışkıran tahta kapı yavaşça açılarak Bay Ricardo ve ondan daha genççe bir adam girdi içeri. Kapı gıcırtısını duyduğunda bir canı sıkılan Sigi, Arve’in kapüşon ve atkısına dolanmış suratını yakalamaya çalıştıysa da başaramadı. Yine de çok fena bir durumda olmadığını tahmin ediyor ve içten içe havanın o kadar da sıcak olmadığına seviniyordu.

“Hey, hoş geldiniz Bay Ricardo.”

“Hoş bulduk Sigi. Sizi kardeşimle tanıştırayım. Bu Soares, bunlar da Sigi ve Arve.”

Tanışma seremonisi bitince biraz oturup soluklanmak istediler. Sigi ve Arve birbirlerine baktıklarında, ikisi de aynı şeyleri düşündüklerini garip bir sezgiyle biliyorlardı. Bay Soares, neredeyse Bay Ricardo’nun aynısıydı. Yüzlerinin yapısı, biçimli burunları, bıyıkları ve hatta gözlükleri… Ricardo, çocukların, daha doğrusu hayretini ifade edebilen Sigi’nin neler düşündüğünü anlayarak muzipçe bir bakışla göz kırptı. Daha sonraysa;

“Hadi bakalım. Yeter bu kadar oyalandığımız Soares, yolumuz uzun.” diyerek bir hışımla kapıya davrandı. Kardeşi ve çocuklar da peşlerine takıldı ve hep beraber evden çıktılar. Soares, arabanın iki sokak ileride olduğunu ve dolayısıyla yürümeleri gerektiğini söylediğinde Sigi, olabildiğince güven verir bir şekilde abisinin elini tutmaya çalıştı. Sigi’nin beklediğinden daha az kırılgan görünen Arve, aynı kuvvetle sıktı kardeşinin elini. Zaten boş olan sokakta görünmeyen bir arabayı bulup görünmeyen koltuklarına oturdular. Hareket ettikten sonra tek görebildikleriyse etrafta kayıp giden görüntülerdi. Bu his Sigi’ye, hani şu zamanda yolculukla ilgili bir şeyler anlatan kitaplardaki yolcularından ya da buradan içine atlayıp evrenin başka bir ucundan fırlayan şu kahramanlardan biriymiş gibi hissettirdi. Bu hissi sevdi, her şey düzelir düzelmez abisine de anlatacak, onun da onayını alacaktı. Ancak şimdi ne yeri ne de zamanıydı.

Çok da yakınlarda olmadığı anlaşılan bir yere doğru yol aldıkları muhakkaktı. Mide bulantısıyla karışık bir heyecan hâkimdi sanki arabaya. Söylenecek her sözün anlamsız olmasının getirdiği bir sessizlik vardı bir de tam ortalarında. Gittikçe büyüyor ve kimseye yer bırakmıyordu. Aradan ne kadar zaman ne mekân geçtiğinin farkına varmadan bir yerlerde durup bir yerlere indiler. Burada sanki ayakları yere basmıyormuş da yermiş gibi görünen yerimsi bir zeminin üzerine hareket ediyorlarmış gibi bir his kaplamıştı Sigi’nin içini. Yine de ilk izlenim olarak abisinin anlattıkları şu filmlerdeki yerlere benziyordu. Hayır hayır, gelecekle ilgili kehanetlerde bulunanlara değil. Babaları onları terk edip de bu izbe yere gelmeden önce her hafta sonu izledikleri koca şapkalı adamların jiletli ayakkabılar giyip rus ruleti oynadıkları filmlerdeki yerler. Çevre, resmen kahverengi bir arka planın üzerine çizilmiş gibiydi. Yerde uçuşan saman topçukları ve ısıdan titremekte olan ufuk çizgisi de cabasıydı.

Her şeyin arkasında, her şeyden daha yukarıya, ılgım misali koca bir dağ uzanıyordu. Kimse ismini anmak istemese de burası Bay Kaf’ın dağıydı besbelli. Son ana kadar dördü de sanki hafta sonu öylesine gezintiye çıkmışlar gibi sağa sola bakınıp doğru olan yönün neresi olduğunu kestirmeyi denediler. Arve, o kat kat kumaş yığınının altından gelen boğuk sesiyle bulduğunu, daha doğrusu doğru yolun, onun işaret ettiği taraf olduğunu hissettiğini mırıldandı çok uzağında olmayan Sigi’ye. Hep beraber çocuğun gösterdiği yönden ilerlemeye başladılar. Soares ve Ricardo kâh yan yana kâh ayrı yürüyor kâh da benzerliklerine borçlu oldukları bir göz yanılsamasıymışçasına tek vücutmuş gibi ilerliyorlardı. Arve ile Sigi de o sonu muğlak yolculukları süresince el ele ilerliyordu. Hani şu insanın, elini tuttuğu kişinin ruh halinin heyecanlı, gergin veya korkulu olduğu durumlarda avcunu birkaç milim sıkarak karşısındakinin ruh halini dengeleme büyüsünü kullanarak birbirlerine yükte somut pahada soyut desteklerde bulunuyorlardı.

Sonunda dağın eteklerine başından beri olduklarından çok daha yakın olduklarını anladılar. Filmlerdeki atmosferin aksine hava ne kadar sıcak görünürse görünsün; ısı, ışığı ne kadar kırarsa kırsın, bu ısı onlara çok da yoğun gibi gelmiyordu. Herkes aynı şeye odaklandığından kimse birbirlerine çok dikkatli bakmamış ve varoluşlarının sınırlarındaki çizgilerin bile titreyip silikleştiğini fark etmemişlerdi. Neyse ki varoluş böyle bir şey değildi.

Günlerdir çocuğun rüyalarını süsleyen, pardon, kâbuslarını zapt eden yere varmışlardı nihayet. Bu anın eninde sonunda geleceğini hepsi biliyordu. Göz göze gelmekten olabildiğince kaçınıyorlardı. Sanki bütün kelimeler mühürlüymüş gibi ayrıldı Arve yanlarından vakit gelince, sessizce. Sigi bağırdı arkasından;

“Unutma Ar, bu yapamayacağın bir şey olsaydı aylarca hayalini de kuramazdın!”

Ricardo, Soares ve küçük kız etrafta dolanarak onu beklemeye başladılar. Sigi hâlâ bu iki adama sırayla bakıp duruyor ve hayretini de saklamakta pek başarılı olamıyordu. Gerçi böyle bir gayesi de yoktu. Tam, yeni tanıştığı Soares’den burasıyla ilgi veya arabasının nasıl işlediğini öğrenmek için bilgi almaya çalışırken bir anda artık kendini tutamadı ve Ricardo’ya, kardeşiyle ne kadar benzediklerini hatta neredeyse tek yumurta ikizi gibi tıpatıp aynı olduklarını söyledi.

“Korkarım haklısın Sigi. Yalnız küçücük bir yanlış anlamayı düzeltmeme izin ver, ikiz değiliz biz çünkü zaten aynı kişiyiz.” diyip çocuğun merak dolu bakışlarıyla devam etti; “İşin aslı şu ki biz aslında başka bir evrenin başka bir dünyasında yaşayan bir yazarın hayal ürünleriyiz. Onun kendi dünyasındaki, belki onun kendisinin bile haberi olmadığı sayısız hikâyelerin sayfalarını karıştırırken, birinde yardıma muhtaç iki kızıl çocukla ilgili bir şeyler okuduk ve bir şekilde Soares’le iletişime geçerek böyle bir işe kalkıştık. Kim bilir belki bir gün Bay Fernoda ‘Ne yazsam?’ diye düşünürken sizin hikayenize de rastlar ve böylece o başka evrenin başka dünyasında da var olabilirsiniz.”

Sözlerini bitirdikten sonra, Sigi kıkırdayarak Ricardo’nun başlattığı bu oyuna büyük bir memnuniyetle devam etti;

“O halde, eğer Bay Fernado derin düşüncelere daldığı bir zamanda bizimle karşılaşırsa, seninle olan dostluğumuzu iki evrende de sürdürebileceğiz, öyle değil mi?”

“Doğru Sigi, hatta en kötü ihtimalle iki diyelim. Bir de düşünsene onun dünyasında burnu Kafdağı’nda olan insanlar için anlatılan bir hikâye olur ve siz de o efsanelerden biri haline gelirsiniz.”

“Hey, hiç sanmam Bay Ricardo. İçerisinde Bay Kaf’ın geçtiği bir hikâye kibirden başka bir şey anlatamaz bence.”

Kızgın bakışlarıyla etrafı bir süre süzdükten sonra yine Sigi’nin karnının ağrımasında payı olan süresiz sessizlik geri döndü. Hangi uzamda ne kadar sürdüğü ve yer kapladığı belli olmayan bir aralıkta beklemeye koyuldular. Sigi, birkaç kez uyuyup uyuyup uyandıysa da hiçbiri dinlendirici olmadı. Üzerinde garip bir yorgunluk hakimdi. Hem her gözlerini kapattığında Ricardo görünümlü Bay Fernado beliriyordu zihninde. Bu konu onu epey oyalayacak gibiydi. Bir yandan da abisini merak ediyor ve bir an önce yanlarına gülerek ve mutlu bir şekilde gelmesinin hayalini kuruyordu.

* * *

Yaklaşmakta olan karaltının Arve olduğunu anladığında yerinden fırlayıp ona doğru koşmaya başladı. Büyük an gelmiş de geçmişti bile. Sigi için elbette bir şey fark etmezdi ama Arve’i artık daha huzurlu görmek isterdi elbet. Çünkü şu birkaç yılda resmen huzursuzluğun kitabını yazmıştı.

Kavuştuklarında uzun bir süre sarılı kaldılar. Çok uzun. Ayrıldıktan sonra o sihirli büyüyle sıkıca el ele tutuşarak diğerlerinin yanına döndüler. Herkes soru işaretleriyle Arve’in gözlerine bakıyor ve kat kat renkli kumaş yığınlarından kurtulmasını bekliyordu. Öyle de yaptı. Bir anda çekip çıkardı yüzünün orasına burasına doladığı paçavraları. Her biri çocuğun suratına, yüzlerine ne bir hayret ne acıma ne de başka bir duygu yoğunluğunun ifadesini yüzlerine yerleştirmeden dikkatle bakıyordu. Yüzünün ortasında Sigi’nin pek de yabancı olmadığı o karanlık boşluktan başka bir şey yoktu. İşin ilginç yanı, Arve’in daha önce hayli ağlamış olduğu anlaşılan gözleri, karşısındakilere bakarken artık gülüyordu. Elini acıtırcasına sıktığı kardeşi ağzını açtığında ne soracağını bildiğinden ufak bir açıklamaya girişti;

“Sorun değil Sigi. Böyle de yaşayabilirim. Sanırım.” Bunun yeterli bir açıklama olmadığının farkında olsa da devam etmedi. Kimse de üzerine gitmedi. Yine de Sigi, onca yıldan sonra abisini böyle, saklanmadan yürüyor olmasına seviniyordu tabii.

Etrafta kimsecikleri görmemişlerdi geldiklerinden beri. Kimselere görünmeden de görünmez arabalarının görünmez koltuklarına kuruldular. İstediklerini elde edemedilerse de herkes bir şekilde sonuçtan memnun görünüyordu. Dönüş yolunda kimseden tek bir laf çıkmadı. Bir yerlerden dönerken yaşanan yorgunluğun sessizliğinin çöktüğü şu arabaları bilirsiniz. Sanki gidişlerinden daha da kısa süren bir yolculuğun sonunda hepsi sırayla indiler. Evlerine doğru ilerlerken Sigi, artık üç kişi olduklarını fark edip de etrafına göz gerdirdiğinde bakışları Ricardo ile karşılaştı, adam gözlüklerini kemikli elleriyle burnunun ucuna doğru indirerek üstünde açılan aralıktan Sigi’ye belli belirsiz bir göz kırptı. Kız hiçbir şeye anlam veremese de uzun bir sessizliği şu yerli yersiz bozan kişilerden olmak istemedi. Abisinin koluna kocaman sarılarak eve girerken adam onlardan, eve gitmek için izin istedi, yarın erken kalkacaktı malum. Sigi havanın henüz kararmamış olduğunu düşündüyse de bir şey demedi. Belki de onları yalnız bırakmak istemişti. Yetişkinler sanki yalnızken anlatılan şeylerin daha küçük harfli olduğunu sanıyorlardı. İnsanlar büyüdükçe böyle garip huylar edinirdi. Sorun değildi tabii.

“İyi akşamlar.” ve “Her şey için teşekkürler Bay Ricardo. Kardeşinize de minnetlerimizi iletirseniz çok seviniriz.”

Üzerlerindekileri dökünürken, onca zaman hiçbir şey yememelerine rağmen acıkmamış olmaları oldukça garip geldi Sigi’ye. Abisinin elinden tuttu. kitapları da kapıp terasa çıkarken saate şöyle bir bakayım dediğinde, akşam 6’ya geliyor olduğunu görünce nedense hiç şaşırmadı. Tatlı bir tesadüftü herhalde.

Önce kendilerine taptaze bir meyve suyu yapmaya karar verdiler. Sigi, hem neler sormak istiyor hem de aslında pek de bir önemi olmadığını ve her halükarda kazançlı olduklarını düşünüyordu. Abisi bir şeyler söyleyene kadar susmanın en iyisi olduğuna karar verdi yeniden.

Terasta minderlerine kurulup bardaklarına da sağlam bir zemin bulduktan sonra güneşin neredeyse artık tamamen yatay gelen ışıklarının o buğuluğu arasında bir süre önündeki kitaba baktıysa da arada gözleri abisine kayıyor ve eski halinden eser kalmadığı, okuduğu şeyi gerçekten okuduğunu görüyordu. İnsanların, kafaları bir şeylerle meşgul olduğunda hiçbir zaman bir şeyleri gerçekten yapamayacağını biliyordu. Tıpkı onun şu an yapamadığı gibi.

Arve, onun bu huzursuz ve kıpır kıpır halini fark edince yanındaki koca, çilleriyle aynı pastel renkteki kuş tüyünü elindeki kitabın arasına sıkıştırıp kızın gözlerine değen saçlarını yukarı doğru kaldırdı;

“Bana, ancak ona hayatımdaki en değerli varlığı verirsem burnumu geri vereceğini söyledi Sigi. Acımasızlığını tahmin edebiliyor musun?”

“Hey, senin en değerli şeyin ne ki Arve?”

Çocuk yalnızca kardeşinin gözlerine bakıp daha önce Sigi’nin hiç görmediği kadar kocaman bir gülümseme giydirdi suratına. O gün kitaplarına kaldıkları yerden devam etmediler. Arve, Bay Kaf’ın köprülü burnunu, onun hemen yanındaki koca benini ve kıllı yüzünün kırışıkları arasına birikmiş yılların kirini anlattıktan sonra, Sigi onu hemen bir hikâyedeki kötü adama benzetti ve dakikalarca gülüştüler. Arve’in Ricardo ile kardeşinin benzerliğinden bahsetmesinin üzerine, kız da ona Ricardo’nun onu beklerken anlattığı şu garip hikâyeden bahsetti. Sonra da biraz garip yolculuklarından konuştular. Zamanın nasıl geçtiğini anlamasalar da artık havanın epey karanlık olduğunu fark ettiklerinde, yarın sabah okula kaydolmaya gideceklerinden erken yatmak için misler gibi bir uyku çekmeye odalarına gittiler. Uykuya dalmadan önce ikisi de aynı şeyi düşündüler; İnsan, uyumadan önce sevdikleriyle birlikte vakit geçirebilme imkânına sahipse burnu ha olmuş ha olmamış, ne fark ederdi ki?