Öykü

123! İsimsiz Bir Uydudan Yalnızlığın Dağlarına

Vadide binlerce yıldan arta kalan tortulu bir sessizlik vardı. Rüzgâr dünyanın paslı tenini okşayıp akşama karıştı. Akşam ise hiçliğin buğusuna dönüştü. Bu anaforun ortasında bir çift figür duruyordu. Bir mezarlığı seyrediyorlardı kederle. Bunlardan biri Byll’di. Gamlı ve de bulanık bir genç. Sevdiği kadındı mezardaki.

Dudaklarında hüzünlü bir mürekkep vardı. Kanatlı bir acının ifadesiyle yüzünün girizgahını ele geçirmişti. Byll bu karanlığı saklamak için çabalamıyordu artık. Bırakmıştı; hayatını zehir eden bu mürekkep şimdi yüzüne büsbütün dağılmış, her türlü insani açıyı derin bir kederle tahrif etmişti. Byll bu mürekkebe karşı hep zayıftı aslında. Konuştuğu zaman sesine bulaşırdı mesela. İnsanlar bu mürekkebin yankısını sevmezdi. Bu yüzden Byll hep yalnız ve suskundu, kalabalık içindeyken de, tenhadayken de. Byll yapayalnız ve kendine yabancı bir adamdı. Tek arkadaşı İstasyon’daki kadastro şefi Memur Meth’di. Zaten o akşam, yine Meth duruyordu yanında. Hüzünlü mürekkebe tahammül eden nadir insanlardan biriydi o. Genelde simsiyah deri bir trençkot giyer, kenarları uzun bir cenaze şapkası takardı. Esmer tenliydi. Grotto’luydu, Aydınlık Tarafı’ndan. Bu ıssız ve acı dolu yalnızlığın steplerinden nefret ediyordu.

“Onu gerçekten seviyor muydun?” diye sordu. Tedirgin ama boş bir tını vardı sesinde. Bir sigara yaktı. Ötede, çok uzak bir stepte hayaletler ağlıyordu.

Byll kelimeleri ağzında dolaştırıp, “çok seviyordum hem de,” dedi ağır ağır. Sesindeki keder mürekkebi dağılıp muhayyel güllere dönüştü. Sonra o kartal gibi parlayan hüzünlü gözlerini tahtada yazan harflere dikti. İsimsiz bir yerli kızı.

Gazap hissetti. O isimsiz yerli kızı, en kıymetli ve en nadide çiçekti. Onun bir ismi vardı, diye düşündü, o alçaklar için isimsiz bir yerli kızıydı, benim içinse Aşk’tı adı.

Byll’in gözlerinden keder mürekkebiyle dolu birkaç yaş süzüldü. Sonra derince sarsıldı vücudu. Vadinin müziğini duymak için rüzgâra kulak kabarttı. Sesler her zaman cömert davranmazdı. O an sadece rüzgârın ağladığını duydu Byll. Memur, elini arkadaşının omzuna koydu. “Ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordu. Byll derince bir iç çekti. Ciğerlerine vadinin paslı rüzgârı karıştı. Bir gölge gibi konuştu, “gitmek istiyorum,” dedi. Ötede kurtlar uluyordu.

“İstasyon kapalı, yapayalnızız, buradan sonrası hep çöl… nereye gideceksin ki?”

“Bilmiyorum.”

Memur elini Byll’in omzundan çekti. “Bunların hiçbiri senin suçun değil,” dedi, “ben hep yanındayım unutma.”

“Teşekkürler.”

Byll başka da bir şey söylemeden arkasını döndü. Vadinin çıkışına doğru ağır ağır yürümeye başladı. Meth onu kederle seyretti. Bu çizgiroman dünyasında deliren biri daha. Byll gözden kaybolunca, Meth de vadinin farklı bir yöndeki çıkışına yürüdü. Paslı toprak, çizmelerinin altında ufalandı. Rüzgar eski şapelin tahtadan cesedine vurdu. Gölgelerde hayaletlerin dansı ürperiyordu. Güneş yassılaşıp akşamın karanlığına dağıldı. Kızıl buğu gökyüzünde birbirine girip anaforları yuttu ve sonra mor bir gece doğdu. İki dost farklı farklı yönlere yürüyüp birbirilerini yitirdiler. Meth gecenin karanlığındaki münzevileri avlayan bir canavara dönüştü, Byll ise kederi soluyup nefreti kusan zehirli bir sarmaşığa.

Ektoplazm yıldızlarında kamusal bir sancı ve zenofobi vardı. Milyonlarca farklı eklemli türünü vücudunda barındıran tanrısal bir uzaylı tek başına geçit töreni yapıyordu geceye karşı. Büyük bir gaz devinin trajik halkalarında kozmik ışık parıl parıl yanıyordu. Koskoca bir gezegeni yutan TANRI’nın platinyum kaplamalı eklemlerine kuantumun belirsizliği tutuşuyordu.

Byll kasabaya girdi. Bir rüzgâr gülü dönüyordu. Ölü adamlar gülümsüyordu. Yaşayanlar kederliydi. Çürük tahta, demir tozu ve kalabalık, yoğun nefes kütleleri ile kasabanın boğuk atmosferini örüyor ve örüyordu. Küçük ama dar kasabalara özgü yalın bir çarpıklık, sonra o kasabalardan geçen trenlerin hiç uğuldamayacak hayali vardı her yanda. İşte böylesi bir bekleyiş her gece yineliyordu kendini. O trajik akşamın karanlığında yine oradaydı Byll. Yine orada, yalnızlığıyla.

Şeytan güvercinleri gün batımına doğru havalandı. İstasyondan sessiz sedasız anti-trenler geçip gitti, steplerde at süren kadim günlerin hayaletleri çığlıklar attı. Byll ise sessizdi. Her konuştuğu kelime kederle seda eden bir adamın sessizliğiydi bu. Batıya dönmeliyim, diye geçirdi içinden, batıya, daha da batıya gitmeliyim.

Hasta, beli bükülmüş, tırnakları dökülmüş ihtiyar bir askerin boğazından fırlayan balgamlar gibi pek çok yapışkan, tozlu ve yorgun sokaktan geçti. Şeytan güvercinleri dans etti, kayıtsızlardı insanlığa karşı, zaman öylesine geçip gitti, ne şaşılacak şey, dokunmadı bile insanlara, ışıklar söndü akşamın son halkasında, gece yeniden geldi, uzak ve kederli gece, kederli şef ateş suyu içip de öldü, bir korsan gemisi hiçliğin vadisine girdi, kör bir kokona kendini camdan aşağı attı, Byll bir sigara yaktı.

Düşünmeye koyuldu. O sırada tüm dünya koskoca bir tren istasyonuydu sahiden, herkes orada hiç olmayan bir trene yetişmeye çalışıyor, herkes bir tren bekliyor, herkes geç kalıyor, herkes daha çok erken gelmiş, Byll’in ise bunlarla hiçbir alakası yok. Byll’in beklediği bir tren, kaçıracağı bir tren, hatta o istasyonda bulunmak için bir sebebi bile yok. O sadece istasyonun korkunç ışık kırılmalarından, sonu gelmez uğultusundan, mikroplu karanlığından, kavgalarından, sancılı beklentilerinden ve bir türlü gelmeyen kapkara trenlerinden damalanmış bir mozaiğin üstünde beliren görünmez bir çatlak.

Bir tavernaya girdi yalnızlığıyla birlikte. Yalnızlık bilardo oynayan kasvetli suratlara gülümsedi. Sonra Byll bir tabureye oturdu ve rom istedi. “Kozmik korsan romu. Simsiyah olsun. Ölüp yeniden geri gelmek istiyorum.”

Bir hayalete benzeyen kemikli barmen Byll’in istediği roma biraz da hayvan mürekkebi doldurdu. Bufallo mürekkebi. Bufallo çığlıkları. Kazayla bir onurlu yerlinin çığlığı da karışmış. Direnişin, kanın, intikamın ve de yalnızlığın o güruba benzer aromasıyla yoğunlaşmış. Byll bu romu içerek sesini kesti. Kesti ve attı bilinmezliğe. Ses ayaklanıp gitti. Mürekkepten bir iz bırakarak geceye karıştı ve istasyona girdi. Yankılanıp durdu orada, hiç gelmeyen trenlere bağırdı, sonra mezarlığa karıştı yankılar, İsimsiz Bir Yerli Kızı’na ağladı.

Byll romu bitirmişti. İki, üç, dört hatta beş bardak daha içti. Sonra yalnızlığını da alıp gitti. Yalnızlık, sahnede şarkı söyleyen kıvırcık bir dilbere vurulmuştu. Byll gözlerini kapadı. Korsan gemilerinin şafağına daldı.

* * *

Byll bir fil gibi içtikten sonra yas sarhoşluğuna girmişti. Kapkara bir azaptı bu. Gecenin plastik yankıları gibiydi. Kıyafetlerini çıkarıp kasabayı terketmişti. Tamamen çıplak bir şekilde çakal tepelerine doğru koşmuştu. Ne silahı vardı, ne de aklı yanındaydı. Çakalların kutsal vadisinde kendini kaybetmişti. Ölüm peyote çiğneyerek keyifle seyretmişti Byll’i. Çakal tepeleri rezervasyonlara yakındı. Soluk benizlilerden bir adamın çakal vadisine girdiğini gören kızılderili gözcüleri şeflerine haber vermişti hemen. Şef onları dingin ve bilge bir surat ifadesiyle dinlemişti. “Bu gece hayalet dansı yapacağız! Bu gece hayalet olacağız… bu gece atalarımızın cesur kanı kalbimize güç verecek. Silahlarınızı alın! Hayalet dansı yapan öteki kardeşlerinize katılın!”

Byll’in çakal tepelerindeki delilik dansı birbirinden izole pek çok kabile için bir alamet haline gelmişti. Hepsi kızılderililerin gizli vadisindeki Çember’e doğru akın etmiş ve sessizce katılmıştı dansa. Savaş boyaları sürülmüştü, ateşler yakılmıştı… şefler atların üstündeydi yine. Yine o onurlu günlerde olduğu gibi.

Byll içinse varlığın tüm kayışları kopmuş artık. Hatırladığı son şey bir şarkıydı. Kıvırcık, oynak ve kıvrımlı bir dilberin söylediği şarkı. Hiçlikte eriyerek bir anafora dönüşürken Byll’in yalnızlığı ızdırap ile erekte olmuştu. Karanlıktaki anlam yeniden vuzuh etmişti. Ötedeki tepelerin, çöl rüzgârları ile şekillenen menhus kayasal biçimlerin ve yalnızlığın arasından bir demiryolu geçiyordu. Demiryolu boyunca uluyarak ve homurdanarak bir tren ilerliyordu.

Byll vadiden çıkıp batıya doğru koşmaya başladı. Bir çakal gibiydi adeta, bir çakal postu giymişti. Ay çölünün delik deşik cerahatli karanlığında seyreden bir tren batıya gidiyordu. Üstelik zenginlerle doluydu içi. Hazzı yudumlayan, güzelliği harcayan ve harcayamadıklarını buruşturup bir köşeye atan kemirgen burjuvazi! Byll’in rüyasını yaşayan insanlardı onlar. En acısı da o rüyaların en tatlı köşelerinde yalnızlığıyla vurulduğu muhteşem bir kadın şakıyordu zenginlere.

Ne zamandan beridir ona vurgunum? diye düşündü. Acı, keder ve utançla doldu içi. Aklına mezardaki sevgilisi geldi.

Onu nasıl elde etmişti sahiden? Acıklı bir şiir gibi? Peki ya onu nasıl kaybetmişti? Alçakça. Alçak bir küfür gibi.

Rezervasyonun oralarda Memur ile at sürüyorken görmüştü kızı. Kızcağız dünyadaki en saf, en masum hakikatin biricik sedası gibi çöl lotuslarını seyrediyordu. Byll’in aklı başından gitmişti kızı görünce. Onun ilgisini çekmek için türlü şaklabanlıklar yapmıştı. Nihayet kız Byll’i farketmiş ve yerli kızlarına has bir naiflikle gülümsemişti ona. Byll ise onu kandırmanın ve kaçırıp kasabaya getirmenin bir yolunu bulmuştu. Bu çok alçakça ve fevri bir hareketti. Nitekim kız, kasabada çok yalnızlık çekti. Dışlandı. Rezervasyona da geri dönemezdi üstelik. Artık kabilesi de kovmuştu onu. Byll’in sefaletine, alçaklığına ve iğrençliğine mahkumdu. Kaçmak için hiçbir seçeneği yoktu. İnsanlar çoğu zaman özgür değildir. Kendi acizliklerine mahkumdurlar. Byll kızı sık sık yalnız bıraktı tahtadan evin rutubetinde. Kız durmadan ağladı. Ağladı ve ağladı. Byll o çöl gecesinin içinde hırpani bir tutkuyla koşarken bunları hatırladı birer birer. Keder, utanç ve ızdırap ile haykırdı. Her kelimesi ızdırap olan bir yalnız adamların yarattığı iğrenç trajedi ne de hakikatli!

Hatıralar durmadan cereyan etti Byll’in hastalıklı aklında. Kız bitkin, sancılı ve de hasret ile kıvranıyorken Byll hep bardaydı. Rom içiyordu ve de o kıvırcık yosmaya kadeh kaldırıyordu. Bir zerre dahi pişmanlıktan alamet yoktu içinde o anlarda. Kıvırcık dilberi seyrediyor, düşlere dalıyor ve pisliğin tekine dönüşüyordu. Yerli kızını boş yere harcamıştı işte. Onu neden kaçırmıştı? Neden alıkoymuştu? Saflığını, masumiyetini, güzelliğini neden böyle tahrif etmişti? Kız tüm bunlara dayanamamıştı zaten, nihayetinde ölmüştü. Onu vadideki mezarlığa gömdü Byll. Yerli isimleri rezervasyonların dışında geçersizdi. Kızın kasabadayken de bir ismi yoktu. İsimsiz Bir Yerli Kızı dediler ona. Byll ne denli iğrenç bir adam olduğunu o mezar taşını hatırladıkça anladı.

Hatıralar sönüp, Byll’i pişmanlık ve ızdırap ile başbaşa bırakırken ikiye bölündü yine varlığı. Yalnızlık, trene doğru hayvani hatta şeytani bir tutkuyla koşmak istiyordu. Fakat Byll’in kalbinde, güzel ve saf olan şeylerin kederine vurgun bir ruh vardı. İşte o ruh, gökyüzünde bir lotustan silüetin içinde sevgilisinin hayaletini görmüştü. Ne büyük, ne isimsiz, ne acı bir istihkar ve ikrah ile seyrediyordu Byll’in küçük ve çirkin varlığını. Onu harcayan, onun saf ruhunu tatlı bir aşkın, mesut bir heyecanın hayaliyle kandıran, onunla gönül eğlendirip, kasabadaki rutubetli evlerin birinde çürümeye terkeden zalimi.

“Beni affet!” diye bağırdı Byll’in kabi, “beni affet! Yalvarırım… yalvarırım! Yalvarırım!”

Lotus projeksiyonunun içindeki yerli kızın silüeti ağlamaya başladı. Byll’e hep aşıktı, hâlâ daha da seviyordu Byll’i… çok seviyordu ve kızgın değildi ona, sadece kırgındı. Gözyaşları aktı ve aktı bu yüzden. O alçak için ağladı hayalet. Byll’in sesindeki keder mürekkebiyle karıştı gözyaşları. Dans ettiler muazzam bir öforyanın sedası gibi ve Byll’in kalbi affedildiğini anladı. Bu mutluluğa dayanamadı. İnflak etti. Byll yüzünde keder ve huzurun karışımı bir ifadeyle oracıkta öldü.

Fakat bir şeyler çıkıp gitti bedeninden. Yalnızlığıydı bu; dosdoğru trene saldırdı.

* * *

Yerli rezervasyonu parıl parıldı o gece. Fevkalade bir müzik gibiydi tüm bu ışıltı. Yerliler akın akın rezervasyonlarından dışarı çıkıp vadilere doluşuyordu. Atlılar, yayalar, silahlılar, kamalarla kuşanmış olanlar… kısacası intikam ve eski şanını geri kazanmak için çıldıran binlerce kızılderili geceyi yiyip tüketecek bir öfkeyle sessizliğe doluyordu. Meth onları kuşkuyla seyretti. Sonra bir süre takip etti bu zavallı insanları. Ta ki isimsiz ve gizli bir vadiye varıncaya dek. Yerlilerin hepsi kendinden geçmiş gibi vadiye doluşuyordu. Karıncaların ölüm çemberlerine dalarken kapıldıkları o yoğun feromon sarhoşluğuna benzer bir hal vardı üzerlerinde. Dünya ile bağları kopmuştu. Meth arada cüretkâr bir mesafe kalıncaya değin yaklaştı onlara. İşte böylece tüyler ürpertici bir cehennem tasviri gördü. Muazzam bir ayin çemberi. Gargantuan bir dans. Yerliler tutkuyla ve esrime ile dönüyordu çemberin etrafında. Müzikse gecenin sessizliğinden ve çıldıran zihinlerden ibaretti. Kaybettikleri gururlarını, yitirdikleri hatıraları ve bozulan genetiklerini bir hayal ile çevreleyip hiç olmamışçasına yeniden ve yeniden yapılandırıyorlardı. Sessizce deliriyor, dans ediyor, çemberler halinde dönüp yerlere yığılıyorlardı.

Bu kalabalık insan kütlesi, gecenin kurşuni, yassı ve karanlık yansıması altında ne kadar da umutsuz görünüyordu. Bazen kitleler de yalnızdır.

Meth bu kederli ahaliyi kendi halinde bırakıp yeniden yola düzüldü. Bir ata biniyordu radyatör kalpli ve atın ağzından dumanla yağ damlıyordu. Şehvetli gözlerindeki kırmızı tutkuda kan ve ihtiras vardı hayvanın.

Meth kasabaya dönerken yoğun bir gürültünün geldiğini duydu öteden. Önce aklın bir oyunu sandı bunu. Lakin sesler hayalden ötedeydi, onlar gerçekti. Demiryolundan bir tren geçiyordu!

Meth korkuyla sindi atı üzerinde. Bir rüzgâr kamçıladı trençkotunu ve kalbinde muazzam heyecan sancıları patlak verdi. Bir an düşündü, sonra karar verdi. Atını tren yoluna doğru sürdü. Dört nala açılmıştı. Rüzgârdan daha hızlıydı. Trene yetişince, en arkadaki vagonun kapısının açık olduğunu gördü. Bir vantrilok el sallıyordu. “Hadisene adamım, hızlan biraz! Senin için treni yavaşlatamayız ya!”

Meth’in atı bir canavar gibi kişnedi ve ileri atıldı. İki kalp atışı süre sonra kapıdan içeri geçmeyi başarmıştı. Meth attan indi. Vantrilok atı çekiştirerek diğer radyatör kalpli atların yanına yerleştirdi. “Şuradan gideceksin. Dikkatli ol. Tren asla yavaşlamıyor. Düşersen kaybolursun. Hadi şansın açık olsun.”

Memur şaşkın ve aptallaşmış bir halde vagondan vagona geçti. Bir vagonda madenci şefleri, kölelerin sırtından kazandıkları paraları yiyor, öbür vagonda Unutulmuş Uydu’nun önemsiz soyluları soyluluklarını yarıştırıyordu. Memur yalnızlık vagonuna girdiği zaman nihayet ait olduğu yeri bulduğunu düşündü. Yalnızlıkların kapışmasını seyretmek iiçin gidip bir tabureye oturdu ve de rom istedi. Acı bir trigonometrik fonksiyon ile biçimlendirilmiş, yorgun gecelerin ızdırabıyla aromalandırılmış yoğun gövdeli bir rom. Bir kadın vücudu ve kemikten bir kelleden ibaret barmen Meth’e istediğini verdi. Sonra mekanın kapısı çok korkunç bir hiddetle açıldı. İçeri Charles Paşa girmişti. Kozmos karası bir fes, parıl parıl bir üniforma ve gazap ile kanlanmış gözlerle yürüyüp taburelerden birine oturdu. Peşi sıra on beş tane iskelet asker geldi. Hepsi kemikten tüfekler ve kemikten kılıçlarla kuşanmış, kafalarına teneke kasklar takmışlardı. “Destur!” diye bağırdılar, “yalnız müptezeller dinleyin!”

Charles Paşa asla konuşmazdı. Aslında konuşabilirdi fakat susmak ona keyif veriyordu. Oysaki o yüzlerce dil bilirdi, şerefin, ahlağın, korkunun ve kırık dökük umutların lisanından tut, düşük dalga evrensel yoğun çekim seslerinin o garip ve anlaşılmaz diline kadar her türlü dilde konuşabilirdi. Charles Paşa insan mıydı, orası meçhuldür, o uzaklardaki Mavi Yuva’nın korkunç Osmanlı tohumlarından biriydi. Yumuşak-alan-göçebe-cihazıyla yıldızları, tozları, bulutları ve de zamanı arşınlayıp bir grup askerle ıssızlığın içindeki Hagov gezegenine ulaşmıştı. Sonra da bu pek bilinmeyen, gözlerden ırak uyduya inmişti. Askerleri yolculuk yüzünden bir deri bir kemik kalmıştı fakat hâlâ savaşıp, konuşabiliyorlardı ve Charles Paşa’nın suskunluğunu haykırdılar o gece yeniden.

“Yıldızların ötesinden gelen paşaya selam verin!”

Mekandaki müptezeller ne Charles Paşa’yı, ne de kemikten askerlerini umursadı. Çünkü iskeletler ancak kuru gürültülerin lisanında konuşabilirdi, civardaki kimse bu dili anlamazdı. Onlar kuru eğlencelerin tumturaklı lisanında konuşabilirdi ancak. Bu öyle bir lisandır ki, ışıldayan imitasyon-Hagov-TANRI-güneşiyle birlikte dillerde uyanıp zihinlere yayılır, insanlar oksitosinlenmiş bir düzenek halinde çarklara çekilip gülümseyerek hiçliğin perdelerine saçılırdı. Bir de onların arasında suskunluğun dilinde konuşanlar vardı. Suskunluğun da bir dili vardır elbet ve bu dil can sıkıntısı ile katılaşan kasların yankıları, rüzgârın sesleri ve dünyanın alelade döngüsüyle doludur.

Charles Paşa suskunluğun dilinde bir şeyler mırıldanınca, Memur Meth “buyrun paşam?” dedi gayri ihtiyari. Paşa bu dili konuşabilen birini görünce şaşırdı. Bir şeyler geveledi. “Ne kadar aptal ve yalnız bir insaniyet,” dedi, “sanki hiçbir şey yok da tüm ışıklar karanlığın mayasındanmışçasına yaşıyorlar, tüm sesler sanki susmuş da, her şeyin notaları zihinlerinde sanıyorlar.”

“Ne derseniz haklısınız paşam… komik ve aptal bir dünyaya tutsağız biz, ne yapalım, konuştuğumuz dilleri bile anlamıyorlar.”

“Bırak. Bana iskeletlerimden hayır yok. Madem benim lisanımda konuşuyorsun, bir ricam olacak senden. Şu müptezellerin içinden en zengin olanını bulmanı istiyorum. Yalnızlığı en zengin olanı. Kendisi değil. Öyle bir yalnızlık ki Kafdağı’nı bile fethetsin.”

“Buradaki herkesin yalnızlığı fakirdir. Lakin bir adam bilirim, ismi Byll… onun yalnızlığı, gördüğüm en tuhaf yalnızlık. Kesip atmış onu bu akşam… ne dersiniz? Onu almak ister misiniz paşam?”

“Deli mi bu adam? Bir insan yalnızlığını nasıl kaybeder? Yalnızlığını bile kaybeden bir insan, artık yalnız değilse nedir?”

“Hiçbir şey,” dedi Meth. Paşa bir cevap beklemiyordu oysa. Meth ise Paşayla konuşmak şerefine nail olduğu için hiç susmak istemiyordu artık, “insanı yalnızlık yaratır, insanın mayasında bu var hep. Ölümü kiminle paylaşabilirsiniz ki paşam? İnsan yalnız gebermeye, o korkuyu yalnız başına çekmeye mahkum. Deliliği kiminle paylaşabilirsiniz? İnsan kendi kafatasının yankıları altında ezilmeye mahkum.”

“Bırak! Yalnızlığa methiye düzme sakın! Yalnızların haline bir bak, yalnızlığın gazabına bir bak! Eşyayı, ışığı ve hissiyatı ne biçim bir hale getiriyor. Umutsuzlukla kol kola, karanlıkla koyun koyuna, insanı ne hale getiriyor yalnızlık, nasıl da lime lime ediyor! Görüyor musun evladım! Göremezsin, sen de yalnızsın! Söyle şimdi, nerede o öteki yalnız? Nerede o arkadaşın, Byll nerede? Bul getir onu bana…”

“Bir hiç olan adamı, siz nasıl bulabilirsiniz ki paşam? Hiçler hep kayıptır… hiçler her yerdedir ama, siz onları nasıl görebilirsiniz paşam?”

“Ben hiçliğin dilinde de konuşurum… hiçlikle çığırır ve hiçliği çağırırım yanı başıma. Her gece hiçlikle yatarım, hiçlik benim hiç elde edemediğim oynak ve tatlı bir yosma gibidir, onun gülüşüne esir etmişim kalbimi, şimdi onun dilinde kırık dökük şarkılar söylerim, hiçlik beni duyar ve nasıl da güler biliyor musun? Öyle bir güler ki esaretim kanlanır ve ben bundan keyif alırım.”

“Yüce bir insansınız paşam… hiçliği sevmek bir insanın yücelmesi için son merhale olmalı.”

“İnsanın tırmandığı o merdivendeki tüm basamakları gördüm evladım. Yukarıda hiçbir şey yok, aşağı in, hatta düş… hevesli bir adamsın fakat iki yüz yıl daha yaşayacaksın, bir basamak daha çıkarsan çok yaşlanacaksın.”

Memur Meth yalnızlıklarla kapışan iskelet askerlere baktı endişeyle. Paşa’nın söylediklerini hayal meyal işitmişti. “Paşam,” dedi, “neferleriniz çok öfkeli görünüyor.

“Bırak onları. Bırak. Sen de bırak. Hadi git, yavrum. Bana Byll’i bul getir. Hiçliğin dilinde çığırdım ona. Delirmiş. Deliliğin diliyle konuşacağım ona. Git getir onu ve Kafdağı’na gidelim…”

Meth geceye atıldı. Hikayenin makaraları sarıldı. Ulumalar sürüyor.

Sonun bir önceki başlangıcı.

Tuğrul Sultanzade

2000 yılında Bakü'de doğdum. Ömrümün çok büyük bir kısmını Kuzey Kıbrıs'ta geçirdim. Mağusa'da yaşıyorum. Beni ben yapan şey bu şehir; çünkü yapayalnız. Garip, köşeye itilmiş ve de kimsenin anlamamayı tercih ettiği şeyleri severim. Bu da benim tercihim. Her tercih iyi olmak zorunda değil ve bu tercih de beni hiçbir zaman mutlu etmedi.

123! İsimsiz Bir Uydudan Yalnızlığın Dağlarına” için 3 Yorum Var

  1. Yine güzel bir Tuğrul Sultanzade öyküsü. Hem olay öyküsüne dair daha çok materyal var bu sefer. Okuyucudan size bir istek geliyor bu yorumla :slight_smile:
    Önümüzdeki seçkilerde görüşmek dileğiyle…

  2. dusunenn dedi ki: dedi ki:

    Teşekkürler paylaşım için hocam.

  3. Kitsune dedi ki: dedi ki:

    Fazlasıyla güçlü işlenmiş bir öyküydü. Keyifle okudum. Okurken kelimeler su gibi aktı. Karakterler, onların ruh halleri, olaylar ve diyaloglar da güzel yansıtılmış. Byll’e, ana karaktere, üzülürken sinirlendiğim bile oldu…:smiley:

    Hayal gücünüze ve kaleminize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!