Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Anlatılagelen

Bağdat Fatihi Sultan Sultan Murat devri İstanbul’unda Şeref adında güçlü kuvvetli, boylu poslu bir genç yaşardı. Henüz bıyıkları terlememişse de bir yeteneği vardı Şeref’in. Islık çalmaya başladı mı ellerine akan kanı hisseder, o an avuç içlerini üzerinde gezdirdiği cümle yaraya şifa verirdi. Bir gece, al yüzlü kara kaftanlı bir aksakal, delikanlının rüyasına girip şöyle dedi: “Yarın sabah namazından sonra babanın elini öp, ananın hayır duasını al ve Üsküdar’a git. Orada Çavuş Hüseyin namlı kabadayıyı bul. Kaderin, Çavuş Hüseyin’in yanına yazılmıştır. Bundan böyle onun yolu senin yolun, senin derdin onun derdi olacaktır.”

Sihir midir, keramet mi, yoksa marifet mi bilinmez; Çavuş Hüseyin’in de bir yeteneği vardı. İstedi mi gözlerini kızıla döndürür, baktığını taşa çevirirdi. Hem de bu öylesine sağlam bir taş olurdu ki zelzeleden sonra bire yerinde sapasağlam kalırdı. O gün, namlı kabadayı, demlenmekle geçen sıradan bir gecenin ardından boğaz kıyısında yürüyüşe çıkmıştı. Ayılmak için gezinirken, oltasını atmış bekleyen balıkçıyla denk düştü. “Selamınaleyküm dayı, rast gelsin inşallah.” Adam, Hüseyin’in suratına baktı, sonra da hiç duymamış gibi oltasına döndü. Kabadayı sinirlenmişti “Konuşsana ulan! Allah’ın selamını verdik.”

“Ben, Halil Asım’ım. Tahayyül edemeyeceğin kadar kudretli biriyim. Seni kaale almam Çavuş.”

“Öyle mi?” dedi kabadayı. “Demek namımı da biliyorsun.” Balıkçının üzerine koştu, sağlam bir Osmanlı tokadı atmak için gerindi ancak böğrüne bıçak saplanmış gibi hissederek yere devrildi.

“Şimdi haddini aştın,” dedi kılını bile kıpırdatması gerekmeyen Halil Asım. Ayağa kalktı, oltasını kenara bırakıp Hüseyin’in tepesinde dikildi. “Bu saygısızlığının karşılığı olarak seni lanetliyorum. Git ananı, babanı, karını, çocuklarını kontrol et de onları nasıl bir mahlukata çevirdiğime bak. Sense yaşamın boyu buna sebep olmanın vicdan azabını çekeceksin.”

Halil Asım ortadan kayboldu, hemen evine koştu Çavuş Hüseyin. Ailesinden kimseyi bulamadı. Bir yığın kaplumbağa bekliyordu onu yalnızca. Balıkçının sözleri zihninde yankılandı. Dizlerinin üstüne düştü, belki de çocukluğundan beri ilk kez ağlamaya başladı.

Çavuş Hüseyin, pişmanlık ve vicdan azabıyla içkiye verdi kendini. Günler, geceler boyu ayık gezmedi. Artık Üsküdar’ın namlı kabadayısı değil namlı ayyaşı olarak biliniyordu. Peşinden koşan dalkavuklar, onu örnek alan genç adamlar bir bir ayrıldı yanından. Yalnızca üç kişi bırakmadı onu.

O üç ademoğlundan ilki, Hüseyin’in kan kardeşi Hafız Memet’ti. Bu adam, günler geceler boyunca kutsal Kur’an-ı Kerim’i hatmetmekten olacak, dinin sırrına ermiş muhterem bir zattı. Bazen gözlerini kapatır, gelecekten bir haber söyleyiverirdi ve etraftakiler dediklerinin doğru çıkmasına hayretle şahit olurdu.

Hüseyin’i yalnız komayan ikinci kişi, yeğeni Yıldırım Selim’di. Bu adam, yatağanını öyle hızlı sallardı ki kılıçtan alevler, şimşekler saçılırdı. Bir defasında boğazın karşı kıyısındaki hasmının evine yıldırım düşürdüğü için bu nama layık görülmüştü.

Son olarak, Cengâver dedikleri biri vardı. Çavuş Hüseyin’in çocuk yaşta yanına aldığı, çırağı gibi yetiştirdiği delikanlının adı unutulalı çok oluyordu. Çünkü Cengâver’in yumrukları o kadar sertti ki kılıç-kalkana ihtiyaç duymaz, eliyle mermi yakalayabilir, tek vuruşta binaları devirirdi.

İşte Şeref, böyle bir durumda buldu Çavuş Hüseyin’i. Rüyasını anlattı. Eskinin kabadayısı genç adamı geri çevirdi, anasının yanına göndermeye çalıştı. Delikanlı vazgeçmeyecekti. “Benim kaderim,” dedi. “Senin yanına yazılmış ağa.”

Hüseyin’in kafası yerinde değildi, oğlanı döve döve göndermek için ayağa kalkmaya çalıştı ama meyhanenin tahta zeminde buldu kendini. İri yarı kabadayıyı dört adam zar zor yerine oturttular. “Bu bir işaret olabilir,” dedi Memet. “Alemlerin Rabbi, o iblisi beraber alt etmemizi istiyor belki de.”

Çavuş karşı çıktı. “Mümkün değil. O mahlukata yaklaşmak bile mümkün değil.”

“Sen yalnızdın dayı,” dedi Selim. “Şimdi birlikteyiz. Şeref kardeşin de yardımıyla alt ederiz o zındığı.”

“Evet baba,” diye destek çıktı Cengâver. “Sen yeter ki yol ver. Gidelim gebertelim o ne idüğü belirsizi. Laneti de kırarız belki.”

Ailesine kavuşmak aklını çeldi Hüseyin’in. “Vallahi bu işin sonunda hepimiz gebereceğiz ama biz ne zaman ölümden korktuk ki. Madem eminsiniz, gidelim de ümüğüne çökelim kahpenin.”

“İyi de nerededir ki bu?” diye sordu Şeref.

Hafız Memet, üç gün üç gece rüya ve çileye yattı. Bu sırada Hüseyin ayıldı, Şeref Üsküdar’ın dayılarının yanında yol yordam öğrendi. Hafız, sonunda odasından çıktığında “Öyle bir iblise savaş açıyoruz ki bu cihana yalnızca fesat ve kargaşa getirmek için inmiş,” dedi. “Trablus çöllerinde saray kurmuş kendine, zaman zaman da dünyayı gezip kötülük edecek senin gibi ademler ararmış.”

“Bir yola çıkıyoruz,” diye karşılık verdi Çavuş. “Sonuna kadar gideceğiz. Araba ayarlayıp Konya’ya inmemiz gerekiyor, bulabildiğimiz ilk gemiyle Trablus’a geçeriz.”

Beş adamın gazası böylece başladı. At arabasıyla günler, geceler boyu yol gittiler. Bir akşam karanlığında bozkırda ilerlerken bir vızıltı ve acıyla yere devrilen atların böğürtüsünü duydular. İnip baktıklarında gördüler ki hayvanların kafalarına demirden yıldızlar saplanmıştı.

Az sonra, simsiyah giyinmiş bir adam görüldü. “Ben Huan Zhao,” dedi kara peçeli. Daha önce görmedikleri tarzdaki kılıcını çekti. “Halil Asım’ın hizmetkarıyım.” Etraf gölgelerle kaplıydı; karşılarındaki bunların arasında kayboluyor, arkalarında belirip silahını savuruyordu.

Hepsi davrandı pusatlarına. Yıldırım Selim’in kılıcı düşmanınkiyle çarpışabildiğinde çarpılıp geri sendeledi Huan Zhao. Selim’in saçtığı alevler kıyafetinde delikler açtı. Gölgelerin arasında kayboldu yeniden. Hüseyin’in kafasını kesmek için hamle yaptı ama Cengâver yalın eliyle yakaladı kılıcı. Kanı bile akmamıştı. Tek yumrukla Huan Zhao’nun vücudunda delik açtı.

Kendini korumaya çalışırken yere devrilip bileğini kıran Hafız hariç herkes iyiydi. Şeref onun yanına koştu, ıslıkla bir türkü tutturdu, avuç içlerinde akan kanı hissediyordu. Yoldaşlarının şaşkın bakışları arasında Memet’in bileğini ovmaya başladı, az sonra sapasağlamdı adam.

Atlar öldüğü için sabaha kadar yürüdüler. Günün ilk ışıkları yakınlardaki kasabayı aydınlattı. Hemen gidip konaklayabilecekleri bir yer buldular, akşamüstüne kadar uyudular. Odalarından çıkıp yemek için buluştuklarında hepsinin karnı zil çalıyordu.

Yemekler geldiğinde ilk çatalı hemen batırdı Cengâver. Tam da ağzına atacakken Memet’in çığlığını duydu ve adam engelledi onu. “Durun!” diyordu hafız. “Zehirli!”

Ayaklanıp savaş pozisyonu aldılar. “Ne oluyor?” diye sordu Çavuş.

“Yemekler zehirli. Bizi öldürmeye çalışıyorlar.”

“Halil Asım’ın işi, ne olacak?” dedi Şeref.

Bu işin sorumlusunu bulabilmek için mutfağa koştular. Vücudu yeşil pullarla kaplı, kuyruklu biri bekliyordu onları. “Hoş geldiniz beyler,” dedi kertenkele adam. “Halil Asım’ın selamı var.” Çavuş Hüseyin’in üstüne koşup sivri dişlerinin onun omzuna geçirdi, ikisi birlikte yere devrildiler.

Durmadan yerde takla attıkları için bir şey yapamıyordu Hüseyin’in yoldaşları. Namlı kabadayı, kolunu kurtarmaya çalışırken gözlerini kızıla çevirdi. Kertenkele adamın tam suratına bakınca kayaya döndü mahlukat. Selim, zelzelenin yıkamayacağı taşı yumruğuyla parçalayıp Çavuş’u kurtardı; Şeref de yarasını iyi etti.

Gerçek ahçı, kilerde bağlıydı. Adamı bulup kurtardılar, düzgün yemekler yedikten sonra kasabada kalmak istemeyip yola düştüler tekrardan. Yeni satın aldıkları atların üstündeydiler bu defa. Az gittiler, uz gittiler, dere tepe düz gittiler ve Konya limanına ulaştılar.

Liman, Levant’tan ve Akdeniz’in kalanından gelmiş, yetmiş iki millete mensup insanla doluydu. Trablus’a gidecek ilk geminin kaptanıyla anlaştılar, sonra da bekleyecek uygun bir yer aramaya başladılar. Her yer kalabalıktı ve tehlikenin saklanması için çok uygundu bu.

“Takip ediliyoruz,” dedi Hüseyin. Sırtını kollamakla geçen bir ömürden sonra böyle şeyleri anlar olmuştu. Arkalarındakilere benzer birkaç kişi karşılarında da belirdi kalabalığın arasından çıkıp. Sonra hangi sokağa girseler tekinsiz tiplerle karşılaştılar. Etrafları sarılmış, bir çemberin içine çekilmişlerdi.

“Arap ulufeciler,” dedi Selim. “Üç kuruşa adam şişler bunlar. Daha önce de karşılaşmıştım.”

Beş adam, sırtlarını birbirlerine verip hazır oldular. İlk saldırana tek yumruk çakıp kafasını patlattı Cengâver. Selim alevler yollayıp yaklaşanı yakıyor, Çavuş Hüseyin kızıl gözleriyle baktığını taşa çeviriyor, Şeref de bir yandan kılıcını savurup bir yandan dostlarının aldığı ufak tefek yaraları iyileştiriyordu. Hafız bile birkaç defa saplamıştı yatağanını.

Bu küçük itişmeden sonra karınlarını doyurup gemiye yerleştiler. Deniz yolculuğu sakin başladı. Yalnızca, Selim’e sallantının iyi gelmediği anlaşılmıştı. Trablus’a kadar yatağından kalkamadı mide bulantısından. Su adamları saldırdığında bile dövüşmesine izin vermediler.

Bu yarı balık yarı insan mahlukatlar, deniz yüzeyinde yürüyebilen krallarının öncülüğünde gemiyi işgale kalkıştılar. Kim bilir nasıl bir anlaşmaları vardı Halil Asım ile. Hüseyin yarı gözleri yarı yatağanıyla, Şeref ve hafız da kılıçlarıyla geleni geri gönderiyordu.

Cengâver atladı denize. Çünkü eliyle sürüklediği su, bir yumruğunu bin yapıyordu. Yaratıkların doğal yaşam alanı taş gibi sert, kendilerine zarar veriyordu şimdi. Su adamlarının kralına yüzdü Cengâver. Bir vuruşta yüzey gerilimini parçaladı. Batmaya başlayan kral şaşkına dönmüştü.

Cengâver, kralın kemiklerini kırdı ancak öldürmedi onu. Yanında gemiye çıkardı. Şeref mahluku iyileştirdi ve su adamlarıyla anlaştılar. Kralı geri vermeleri karşılığında Trablus’a kadar korunacaklardı. Bu sayede yolun geri kalanını hiçbir tehlikeyle karşılaşmadan rahatça geçirdiler.

Karaya ayak bastıklarında defalarca şükretti Selim. Deve satın alıp daldılar çöle. Memet’in sezgileriyle hareket ediyorlardı artık. Birkaç gün sonra, Binbir Gece Masalları’ndan fırlama bir sarayla karşılaştılar. “Sonunda,” dedi Şeref. “Sanırım bundan sonrası ya zafer ya ölüm.”

“Planı açıklıyorum,” dedi Çavuş Hüseyin. “Selim, binayı ateşe verecek. Dışarı kaçan ne kadar asker, fedai, yaratık varsa ben taşa çevireceğim. Kalanları da hep birlikte indireceğiz.”

Plan bir yere kadar başarıyla işledi, ancak sarayın çatısını parçalayan ejderha üzerlerine atılınca Hüseyin’in yeteneği işe yaramadı. “Niye taşa dönmüyor bu?” diye sordu hafız, bağırarak.

“Gözlerimi görmesi lazım ama bu zırtapozun yanında karınca gibi kalıyoruz.”

Selim, yıldırımları yetişmeyince doğrudan kılıcını fırlattı ejdere. Bir kanadı delinen hayvan süzülerek yere indi, ateş püskürttü üzerlerine. Cengâver tüm kuvvetiyle alevleri yakalayıp ona geri fırlattı. Bütün vücudu yanık içinde kalmıştı. Koşup şifa verdi Şeref.

Ejderha sersemlemişti. Hüseyin canavarın kafasına tırmandı, doğrudan gözüne baktı. Yaratık direndi, hopladı, zıpladı, çığlık attı ama taş oldu nihayetinde. Bu sırada yere düşen namlı kabadayının kemikleri kırıldı. Şeref yardıma geldi derhal.

En büyük silahı halletmişlerdi belki ama hâlâ üstlerine koşan bir ordu vardı. Kimi insandı, kimi yarı-insandı, kimi de hiç insan değildi bu neferlerin. Yıldırım Selim, Cengâver’in yardımıyla kılıcını taştan geri aldı, düşmanların üzerine atıldı. Diğerleri de ellerinden geleni yapıyordu.

Sonunda, etraflarındaki bir sürü cesetle çölde yalnız kaldılar. Şeref kendisine ve yoldaşlarına şifa vermek için ıslık çalarken biri alevlerin arasından dışarı adımını attı. “Kahpe!” diye bağırdı Çavuş Hüseyin. “Sonunda karşımıza çıkabildin.”

Halil Asım gülümsedi. “Söyledim. Ben seni kaale almazdım Çavuş ama sen yine şansını zorladın. Çok zorladın hem de. Ölümünün benim elimden olması için çırpındın.” Sağ elini onlara doğru uzattı, yeni bir lanet yolluyordu. Ancak Selim büyüyü havada kesti bu sefer.

“Bana zarar veremezsin,” dedi Çavuş. “Şimdi dostlarımla birlikteyim.”

“Sizin istediğiniz gibi yapalım,” diye karşılık verdi Halil Asım. Yüzü kırmızıya döndü, boynuzları çıktı, büyüdü, büyüdü, dağ kadar bir yaratığa dönüştü. “Şimdi gerçek yüzümü göreceksiniz.”

Cengâver yeri yumrukladı, böylece Halil Asım’ın karnına kadar zıplayabildi. Sertçe vurdu ona. Selim, yatağanını iblisin ayağına sapladı defalarca. Diğer üçü de koşuşturuyor, kılıçlarıyla kendi çaplarında bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı.

Halil Asım’ın tekmesiyle, durmadan zıplayan Cengâver hariç hepsi havada uçtular. Çöl kumuna düşünce vücutları yanık içinde kaldı. Bayılmıştı dördü de. Halil Asım kahkaha attı. “Siz benimle oynayabilecek kimseler değilsiniz.” Bu ses Ümit Burnu’ndan bile duyulmuştu muhtemelen.

Cengâver, yoldaşlarının yanına süzüldü. Ölüyorlardı. Gücüne dikkat ederek tokatladı Şeref’i. Ayılsa da ıslık çalacak gücü kalmamıştı. “Bırak beni,” dedi. “Huzura kavuşayım.”

“Olmaz! Çavuş babanın yanındaki yolun yeni başladı daha. Unuttun mu, kaderin bu senin. Kaderimiz bizim.”

Şeref üfleyemiyordu, dudaklarını yuvarlak yapabildi sadece. Cengâver üfledi onun ağzına doğru. Sanki hava değil hayat üflemişti. Islığa benzer bir ses çıktı, bu bile iyi gelmişti şifacıya. Bu sırada Halil Asım hepsini birden ezmek için ayağını kaldırdı. Cengâver yere vurup yükseldi, öyle bir yumruk savurdu ki devi yere düşürdü. Bu sırada Şeref iyileşmiş, yoldaşlarına yardım ediyordu. İki eliyle ikisine aynı anda sağlık verdi. Sonra hızla iyi etti kalanı da.

Beş adam, yerden kalkmaya çalışan devin üstüne atladılar. Cengâver’in yumrukları, Selim’in alev ve yıldırımlar Halil Asım’a müsaade etmiyordu. Kafasına ulaşmak için dakikalar boyunca koşması gerekti Çavuş Hüseyin’in. Sonunda kızıl gözlerini gösterdi.

Halil Asım öylesine kudretliydi, öylesine direniyordu ki Hüseyin’in gözleri kanamaya başladı. Şeref yetişti imdadına. Adamın kafasını tuttu, ıslık çalarak yardım etmeye çalışıyor ama yeterli gelmiyordu. Çavuş’un acısını kendine çekti o da. Bayılacak gibi oldu ama dayandı. Halil Asım taşa dönmüştü sonunda.

Çöldeki küçük ekibi bir bayram havası aldı. Başarmışlardı. Güzel haberi Memet verdi. “Lanet bozulmuş, ailen iyi durumda.”

Bu sırada yerde yatan Şeref’i fark ettiler. Oğlan, Halil Asım’ın Hüseyin’e verdiği tüm azabı içine almıştı. “Olmaz!” diye bağırdı namlı kabadayı. “Höst ulan! Ölme! Ölme! Senin sayende çıktık bu yola, senin sayende devam edebildik, senin sayende başardık lan.”

Hafız kontrol etti, genç adamın nabzı atmıyordu. “Kendini feda…”

“Hayır!” diye bağırdı Hüseyin. “Bir şey yapın. Yaşatın bu çocuğu!”

Şeref rüyasında aynı yerde, Trablus çöllerindeydi. “Başardık,” dedi al yüzlü kara kaftanlı aksakala. “Benim bu dünyadaki görevim tamamlandı mı?”

“Hayır,” dedi dede gülerek. “Daha yeni başladı.”

Selim, kılıcını hafifçe sallayarak ufak bir yıldırım yarattı ve doğruca delikanlının kalbine dokundu. Çığlık atarak uyandı Şeref. Çavuş Hüseyin sıkı sıkı sarıldı ona. Diğerlerinin hiçbirine sarılmamıştı daha önce. “İyiyim ağa,” dedi oğlan. “Ama bırakmazsan boğulacağım.”

Hepsi birden güldüler. Gülmek Şeref’in kaburgalarını acıtıyordu. Yapabildiği kadar şifa verdi kendine, yine de hareket ederken zorlanıyordu. Yolda ona bakması için güzel bir köle kız satın aldılar. İstanbul’a varınca kızı azat edip onunla evlendi genç adam. Dört oğulları oldu, isimlerini Hüseyin, Memet, Selim ve Abdülkadir koydular. Cengâver’in gerçek adının bu olduğu anlaşılmıştı en küçük çocuğun doğumu esnasında.

Çavuş ailesine kavuştu, namını yeniden kazandı ve mutlu bir yaşam sürdü. Cengâver’i kızlarından biriyle evlendirdi. Hüseyin ve Hafız Memet, yirmi sene daha yaşayıp aynı gece yaşlılıktan öldüler. Şeref, Selim ve Cengâver birlikte pek çok maceraya atıldılar, İstanbul’u Halil Asım’ın peşinden gelen pek çok musibetten korudular ve Sultan Mahmud dönemine kadar yaşadılar.

Onlar yaşlanmaya başladığında Halil Asım, kertenkele adam, Akdeniz’in dibinde yaşayan halk, ejderhâlâr, canavarlar, kaplumbağaya dönüşen aileler, büyüler, lanetler çoktan unutulup masal haline gelmişti. Üçü de hikâyelerini anlatmayı sürdürdü ama bunamış gibi görüldüler.

Cengâver, oğlunun adını Şeref koydu ve küçük Abdülkadir kendine Cengâver demeye başladı. Şeref, isim babasının çocuklarıyla birlikte büyüyüp onların kan kardeşi oldu. Yani ihtiyarları kimse ciddiye almasa da Üsküdar’a dayılık edecek, İstanbul’u koruyacak yeni beş adam vardı.

Bu beşli, bir gece meyhaneden çıkmıştı ki etraflarının sarıldığını fark ettiler. “Arap ulufeciler,” dedi Selim. “Üç kuruşa adam şişler bunlar. Daha önce de karşılaşmıştım.” Sırtlarını birbirlerine verip hazır oldular. Al yüzlü kara kaftanlı aksakal İstanbul’un yedi tepesinden birine oturmuş onları seyrederken gururla gülümsedi.

Sadık Efe Sarıtunalı