Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Tanrı Dağı

“Bugün burada, binlerce insanımızın hayatını kurtaracak, çocuklarımıza vadedilmiş yaşamı mümkün kılacak, geçmişimizde kalan huzurlu anlarımıza geri dönmemize vesile olacak 5 kahramanımızı seçmek için toplandık.”

Meydanda toplanmış binlerce erkek, kadın ve çocuk coşkuyla alkışlamaya başladı. Kulakları sağır eden alkış dakikalarca, insanların elleri ağrıyıncaya kadar devam etti. Kutsal ateşe ilave edilen siyah su ise motivasyonlarını artırmış, insanlara umut vermişti. Tiny ise bir köşede durmuş insanların nasıl bu kadar kolay galeyana gelebildiklerini ve nasıl bu denli itaatkâr olduklarını anlamaya çalışıyordu. Sorunlarının ne denli ciddi olduğu ayan beyan ortadaydı. Lakin cevap ortada olmasına rağmen kimse görmek istemiyor, alternatif çözümlerin peşinde koşarak çözülmesi imkânsız yeni sorunlara yol açıyorlardı. Oysaki çözüm basitti. Yönetimin adam kayırmaksızın katı önlemler alması gerekiyordu.

Çocukluğundan beri yanından ayırmadığı defterini çıkarıp kutsal ateşin altındaki çılgın kalabalığı ölümsüzleştirdi. İlk kez toplanan bu kalabalığı günün birinde sahip olacağı çocuklarına göstermek istiyordu. Biraz sonra seçilecek belki de geri dönemeyecek 5 insandan biri olacağı aklına bile gelmezdi.

“Bildiğiniz gibi Tanrı Dağı’ndan gelen beyaz su (içilebilir su) artık bizlere yetmiyor. Şehrimiz büyüyüp gelişiyor, genç neslimiz artıyor, tarım alanlarımız ve bitkilerimiz artıyor fakat suyumuz hep aynı miktarda geliyor.”

Kalabalıklar şimdi sessizce dinliyor ve sessizce kendilerine su veren tanrılarına kızıyorlardı. Oysaki en başında, buraya yerleşen ilk atalarına söylenmişti nüfuslarının en fazla ne kadar olacağı. Yıllar geçtikçe unutulmasın diye işlenmişti kutsal ateşin dört köşesine. Fakat insanlar tamahkâr olmayı sürdürdüler. Ateşin görkeminden eski yazıtları görmez oldular.

“Bugün gönüllü olacak insanlarımız tanrılarımıza durumumuzu anlatacak ve daha fazla beyaz su ile geri dönecekler. Söyleyin bana, kim bu kutsal görev için aday olacak.”

Başkan son sözünü adeta haykırmış, kutsal ateşe fazladan siyah su eklenmiş olsa da kimse coşkuya kapılmamıştı. Herkes arkasını dönmüş ufukta zar zor görünen Tanrı Dağı ile aralarında bulunan çöle bakıyordu. Kızgın güneşin altında sessizce kavrulan çöl, geceleri ölüm kokan yaratıkların çığlıklarını taşıyordu şehrin her evine, her kadın ve çocuğun kulaklarına. Asırlardır tek tük kişi cesaret hırkasını giyip ayrılmak istese de şehirden, yalnızca belli belirsiz çığlıkları geri gelebilmişti.

“Biz bu günler için eğitildik, tanrılar ile konuşmaya hazırız.” diye bağırdılar Tiara ve Autar. Kalabalığı yararak başkanın konuşma yaptığı kürsünün arkasına geçtiler. Her ikisi de son derece yapılı ve sert adamlardı.

“Ben ve adamım bu göreve katılmakta onur duyarım” bu kez konuşan şehrin en büyük dini liderinin oğlu Selove. Yanındaki yardımcısı ( kölesi ) ile kürsüye çıktılar.

“Ben de gönüllüyüm” dedi genç bir delikanlı. Kürsüye çıktıktan sonra az önce bulunduğu konuma dönüp “Sevdiceğim hiç merak etme. En kısa zamanda geri döneceğim ve artık baban bu evliliğe engel olamayacak.”  “Seni seviyorum Basio” diye karşılık verdi kız arkadaşı. Kalabalık bir kez daha coşkuyla alkışlamaya başladılar. Gencin sonu ne olursa olsun insanların anlatacak yeni bir aşk hikâyesi olmuştu. Tiny bir kez daha nefret etti yaşadığı yerden. Hiç düşünmeden kaldırdı elini. Kürsüye çıktığında Tanrı Dağı’na dikti gözlerini. Tanrılara ulaşmak değildi amacı, yarattıklarından kaçıyordu.

* * *

Yorucu geçen yaklaşık 36 saatlik yürüyüş ardında gruptaki iki askerler dışında herkes perişan haldeydi. Sohbet ve dedikodu ile başlayan yolculuk öfleye pöfleye son bulmuş, daha doğrusu uzun bir molaya evrilmişti. Şehirden uzakta, yaratıklara yakın ikinci geceleri başlıyordu. Güneş batmak üzereydi, hızlıca akşam yemeklerini yiyip örtülerin altına saklandılar. Bu örtülerin dış tarafı çöl kumlarıyla uyum sağlayacak renklerde boyanmış, iç kısmı ısıyı ve kokuyu geçirmemek üzere tasarlanmıştı. Yaratıkların avlarını nasıl tespit ettiklerini bilmediklerinden bazı önlemleri almışlardır. Her gönüllü 2mx3m ebatlarında örtünün 3 köşesini kumların içine gömdükten sonra açık taraftan örtünün altına girip gün aydınlanıncaya kadar sabit kalmak zorunda oldukları pozisyonlarını aldılar. Askerlerin sağ tarafına Basio, sol tarafına ise Selove’nin hizmetlisi kurulmuştu. Askerlerin yanının daha güvenli olduğunu düşündüler. Tiny ise gruptan uzağa yerleşti, gündüzün tartıştığı askerlerden medet umamazdı.

Okula ilk başladıkları yıllarda öğretilirdi çöl yırtıcıları. Gecenin güne hâkim olduğu vakit, saklandıkları kumların altından çıkıp susuzluklarını dindirmek için kırmızı su (kan) arayan, geniş kanatlı, sivri dişler ile bezeli çenesi, yüzlerce kilo ağırlığındaki vücudu taşıyan 6 pençesi, her peçede bulunan 6 adet 20 santim uzunluğunda tırnakları ile yıldızların ve ayın ışığını küstürüp onları karartacak kadar kötücül yaratıklardır.

Ne var ki sesleri duyulmasına rağmen bu yaratıkları gören kimse olmamıştır. Tiny oldum olası bu tasvirleri saçma bulmuştur. Şimdi kıpırdamadan yattığı yerden yaratıkların neye benzediğini düşünerek uykuya daldı. Birkaç saatlik uykunun ardından konuşma sesleri ile uyandı. Örtünün köşesini hafif aralayıp baktığından dışarısının hala zifiri karanlık olduğunu gördü. Tiara ve Autar gittikçe yükselen sesle tartışmaya devam ediyordu. Konuyu tam anlamadı fakat birisi diğerinin çorabını çalmış olabilirdi.

“Beyinsiz kas yığınları” diye fısıldadı Tiny. O an yaratıkların sesi ilk kez bu kadar yakından duyuldu. Saniyeler sonra Tiara örtünün altından çıkıp elinde bıçağı çılgınca sağa sola sallamaya başladı. Her hamlesine eşlik eden küfürden Tiara’nın panik içinde olduğu anlaşılıyordu. Yersiz değildi korkusu, bıçağı yaratıklara isabet ettiremiyor olmalıydı çünkü bıçağın havayı ikiye ayırırken çıkardığı ıslığı örtünün altından duyabiliyordu. Tiny tüm dikkatini bıçağın çıkarmasını umduğu tok sese verdiği sırada örtünün sağ köşesinin çöl kumlarına gömülmeye başladığı fark etti. 25 cm daha fazla açılan ilk çukuru ikinci bir çukur takip etti. Birkaç çukur daha oluşup örtüyü çekmeye devam etse ayakları örtünün dışında kalacaktı ve artık yaratıklar hakkında endişelenmesi gerekmeyecekti. Kendi ağırlığı ile kıyasladığında yaratığın ağırlığının en az 300 kg olması gerektiğini hesapladı. Yaratıktan çıkan anlamsız fısıltılar bir başkası tarafından taklit ediliyordu. Tiara’nın anlamsız mücadelesi ile yaratıkların anlamsız konuşmaları kesildi. Eğer örtünün altından çıkabilseydi yaratıklar ile askerlerin göz göze gelip birbirlerini süzdüklerini görebilecekti. Bekleyiş saatlerce devam etti. En azından Tiny böyle hissetmişti. Sonrasında olanları ise ne görmüş ne duymuştu. Tepesinde dikilen yaratıklar harekete geçtiği anda sıkı sıkıya kapattığı kulaklarını Selove örtüyü açıncaya kadar gevşetmedi.

“Çık bakalım oradan seni korkak.”

“Gittiler mi?” dedi Tiny

“Evet, gittiler ve öyle birlikte pek eğleneceğiz.”

“Öldüler mi?”

“Kulaklarını öyle tıkarsan duymazsın tabi. Baksana kıpkırmızı olmuşlar”

“Ne oldu peki”

“Emin değilim ama yaratıklar Tiara’ya saldırdığında Autar ona yardım etmiş olmalı.”

Yattığı yerden kalkıp üzerindeki kumları silkelemeye başladı. Gece boyunca korkudan ne kadar terlemişse kumlar üzerinden kalıp kalıp dökülüyordu.

“Basio, ona ne oldu.”

“Askerlerden biri meşaleyi tutuşturma fırsatı bulmuş ve sanırım onu da genç aşığımızın üzerine düşürmüş.”

“Peki şimdi neredeler”

“Cesetler mi, Tanrı bilir.”

“Basio neden götürmediler peki.”

“Bilmem, pişmiş et sevmiyorlar anlaşılan. Ne yapsak bizde birbirimizi pişirsek.”

“Dalga geçmeyi kes. Yardımcın nerede.”

“Güneşin ilk ışıkları ile tüm eşyaları alıp şehre doğru koşmaya başladı.”

“Ve sen onu durdurmadın, acele edip yakalamalıyız onu. Bu şekilde yola devam edemeyiz.”

“Geriye dönemeyiz. Baksana kum fırtınası başlamak üzere. O aptal yönünü bile bulamaz. Bahse girerim yanında götürdüğü suyumuzla birlikte kumlara gömülecektir.”

“Şimdi koşmaya başlarsam onu yakalarım. Burada kalırsak öldük demektir.”

“Sen ona ulaşmadan çoktan ölmüş olacak ve bizim sonumuzda aynı olacak. Peşinden gitsen de gitmesen de.”

* * *

“Parmakların yorulmadı mı? Deli gibi çizip duruyorsun. Ha birde aşığımızı pişmiş mi çiğ mi çizdin?”

“Kes Sesini. Bizi aramaya geleceklerdir, onlar için resimlerimizi bırakmalıyız. Geri dönüp hikâyemizi anlatmalılar, bizi unutmamalılar.”

“Ölüm vaktin yaklaştıkça dünyaya iz bırakma arzun zirve yapıyor olmalı.”

“Ölüme böylesine yakınken nasıl oluyor da bu kadar rahat olabiliyorsun”

“Ben ölümü bekliyorum sen ise yaşamak için uğraşıyorsun. Vücudundaki tüm kaslar, kemikler ve hormonlar bu dünyada daha fazla var olabilmek için çırpınıyor. Buda seni hem fiziksel hem de zihinsel olarak mahvediyor.

“Neden ölümü bekleyeyim. Görevimiz tanrı dağına ulaşıp beyaz su getirmekti. Başaramadık, geri dönmeliydik, seni dinleyen aklıma lanet olsun.

“Gerçekten mi, beni buna inandırabileceğini mi sanıyorsun. Senin tek amacın şehirden ve şehirdeki insanlardan kaçmaktı. Bak şu kaderin cilvesine, başardın.”

“Saçmalıyorsun ben öyle bir şey istemedim. Hem istesem bile bu bir sorun mu?”

“Evet, aslında ciddi bir sorun. Bilmediğin o kadar çok şey varken bu yolculuğa aday olman aptalcaydı.”

“Anlaşılan sen haddinden fazlasını biliyorsun. Anlat bizde bilelim o vakit.”

“Bilmene gerek var mı? Tüm eşyalarımızı ve suyumuzu kaybettik. Elimizde kalan tek örtünün altında sarılıp bu geceyi atlatsak bile ertesi gün nasılsa susuzluktan öleceğiz.”

“Belki anlatacakların beni de senin gibi ölümü bekleyen bir aptala çevirmeye yarar.”

“Basio’nun ölümüne çok üzüldüğün aşikâr. Hatta buraya gönüllü olmana o vesile olmuş olmalı. Birkaç saniye daha bekleseydin senin yerine bir kadın aday olacaktı. Sen ise huzurlu bir şekilde yatağında yatıyor olacaktın.”

“Nereden biliyorsun.”

“Çünkü tüm adaylar önceden seçildi. Askerler bu görev için gönüllü oldular çünkü namuslarını koruyarak ölme fırsatı verildi. Boş boş bakma öyle anlatıyorum işte.”

“Güneşin batmasına az kaldı, acelemi etsen acaba.”

“Peki, özet geçeyim o zaman. İki asker birbirlerine âşıklardı. Bilirsin bu tarz ilişkiler şehirde hoş karşılanmaz. Âşıklar meydanda idam edilir, aileleri rezil edilip dışlanır. Fakat bu askerlere 2. bir şans verildi ve aileleri için sessizce ölme fırsatları oldu. Bu yolculuğun onlar için tek amacı aileleri bedel ödemeden olayı kapatmaktı.”

“Ne saçmalıyorsun sen?”

“Senin âşık var ya, sevdiği kızın babası yönetimin tepesinde oturuyor. Kızıyla evlenmesini istemiyor ve adamdan kurtulmak istiyor. Bu nedenle görevden başarıyla döndüğü takdirde ilişkilerini onaylayacağını söylüyor. Bunun mümkün olmadığını biliyor, ondan kurtuluyor yani.

“Peki sen, senden kim kurtulmak istiyor.”

“Benim nedenim biraz farklı. Babamın kim olduğunu biliyorsun, şehrin en büyük din adamı. Kurucu ataların soyunun devamı. Düzen ve barışın koruyucu. Hak ve hukukun bekçisi. Neyse uzatmayayım daha fazla, ileride alınacak zorlu kararlar için insanların ona güvenini artması ve onurun yükselmesi için ölüme gönüllü olmuş bir evladım. Sabah topuklayan kölem ise sıradan ve gereksiz bir hayat o kadar. Senin yerine seçilmesi planlanan kız ise; sanırım onu söylemesem olur. Sonuçta hala hayatta olan bir insanın hayatını konuşmak uygunsuz olur.”

“Tüm bu saçmalıkları, zaten öleceksin niye geriliyorsun demek için uyduruyorsun. Niye ölsünler diye insan göndersinler ki.”

“Umut ve korku için. Bunca yıldır şehir nasıl ayakta duruyor sanıyorsun. İhtiyacımız olan yalnızca bu ikisinin doğru oranda doğru zamanda halka sunulmasından ibaret. Planın ilk ayağı umut. Bu kısım biz kurbanlar sayesinde olacak. Geri dönmediğimizde arkamızdan ağıtlar yakılacak. İnsanların umutları kırılacak ve 2. grup kahramanlar seçilerek tekrar sefer düzenlenecek. Tabiki o insanlarda önceden seçildi. Onlarda ölecek. Sonra korku devreye girecek. İnsanlar daha fazla suya ulaşamayacağını anlayacak ve tek çözüm olan nüfus azaltmaya gidilecek. Burada babam ve inançlarımız devreye girecek.”

“Ve fakirleri kurman edeceksiniz.”

“Aslında iyi fikir fakat işe yaramaz. Senin tarif ettiğin, fakir dediğin kısım şehrin %5 ‘den az. Çalışıp hamallık eden kısım ise % 20. Asıl sorun geri kalan zengin kısım. Onların sayılarının azaltılması için korku devreye girecek. İşlerin nasıl yol alacağını az çok tahmin etmiş olman lazım. Detaylar hoş olmayacağı için son gecemizde konuşmasak daha iyi. Yani bu gece olmasa da çok yakında muhtemelen yine ölmüş olacaktın.”

“Bu katliamın mucidi kim.”

“Ooo çok sert oldu. Ben olsam soyumuzu kurtaracak planın mucidi kim derdim. Babam başkan ve 4 yardımcısı gerekli çalışmaları yaptılar. İnsanların %30 hayatta kalıp yaşamaya devam edecek. Eğer seni rahatlatacaksa çocukların tamamının hayatta kalması sağlanacak.

“Ne demezsin sayende çok rahatladım.”

“Peki, sen olsan ne yapardın.”

“Çözüm basit, üreme kısıtlaması daha sıkı kontrol edilmeli. Zamanla sayı istenilen düzeye gelecek.”

“İnsan dediğimiz varlık hayvansal ve ruhsal olmak üzere iki parçadan ibarettir. Tıpkı umut ve kurku gibi bu ikilide çoğu insanda dengededir. Dünyevi mallar, bu dengeyi bozar ve insanı hayvanlaştırır. Az önce sana dediğim %70 zengin kısım var ya işte asıl sorun onlar. Kısıtlamalara uymayarak sayıları hızla artıyor. Yönetim bu insanların üzerinde baskı kuramıyor. Onları kısıtlayamıyor. Zenginlikleri onlara söz hakkı veriyor. Kibirleri engellenemiyor.”

“Çocuklar yaşayacaksa zengin çocukların kibri devam edecek”

“Etmeyecek çünkü tüm çocuklar toplanacak ve sığınaklara yerleştirilecek. Süreç bittikten sonra hepsine eşit haklar verilerek yaşamaya devam edecekler. Geçmişte olduğu gibi.

“Ne demek geçmişte olduğu gibi. Daha öncede bunlar yaşandın mı?”

“Evet, tam 8 kez. Dediğim gibi bilmediğin çok şey var.”

“Sana inanmıyorum.”

“Biliyorum ama inanacaksın. İnsanlara kanatlı yaratıklar diye yıllarca anlatılanlar yalnızca bizim gibi insanlar. En azından eskiden öylelerdi. İtiraf etmeliyim bizden daha büyük ve daha güçlüler ama ne kanatları nede pençeleri var. Bundan yaklaşık 3000 yıl önce dünya üzerinde ölümcül bir salgın yayıldı. Bilim insanlarının tamamı bu hastalığın tedavisi için gece gündüz çalıştılar. Salgın zirveye ulaşmadan önce hastalığın tedavisi diye pazarlanan “mRNA” aşıları insanlara vurulmaya başlandı.”

“Bu aşılarda insanlarda yan etki yapıp hayvanlaştırdı dimi. Klasik hikâye.”

“Tiny, stresliyken şaka yapmayı kesmelisin. Çekilmiyorsun. Aşılar salgınının kökünü kurutmayı başardı. Salgın atalarımız için kötü anılardan ibaret kaldı. Başlangıçta çok soğukta saklanması gereken aşıların insanlara aktarılması ve insan vücudu tarafından RNA’nın kabul edilip üretilebilmesi devrim niteliğindeydi. O dönem insanların farkına varamadıkları asıl sorun ise RNA transferinin artık mümkün kılınmış olmasıydı. Bu teknoloji eş zamanlı olarak orduda kullanıldı. Başta askerlerin korkmamaları için periyodik olarak aşılanmaları sağlandı. Sonuçlar harikaydı. DNA’ya kodlanmış yaşama güdüsü bastırılarak insanların korkusuz olmaları sağlanıyordu. Hükümetler burada kalmadı. RNA nakil teknolojisi gelişti, aşıların yerini gaz aldı. Havalandırmalar, ilaçlamalar ve astım spreyine dönüştüler, kolayca ve insanların rızasına bakılmaksızın RNA transferini kullanılabilir kıldılar. Düşünsene seçim zamanı insanları yönlendirmek için günlerce dil dökmek yerine ücretsiz konserler sinemalar ve etkinlikler tertip edip kalabalıkların düşünceleri yönlendirir oldular. İnsanları kukla gibi parmaklarında oynatır oldular.”

“Bu mümkün mü?”

“Evet, şimdi sana detayları anlatsam bile anlayamazsın. İleri biyoloji bilgisine ihtiyacın var.”

“İnsan buna neden itiraz etmediler.”

“İnsanların korkuları yönlendirildi. Başlangıçta teknolojiden ziyada aşının içeriği konuşuldu. Kısırlık yapacağı konuşulup durdu. Büyük resmi göremediler. Sonrasında iş işten geçmişti. Dedim ya sana insanlar iki parçadır diye, sürekli kullanılan baskılama ve yönlendirmeler DNA üzerinde yer alan ruhun parçaları yok etmeye başladı. Geçici olan etkiler kalıcı oldu. En sonunda ellerinde bizim çöl yaratığı dediğimiz insanın saf hayvani versiyonu kaldı. Hızlıca ürediler, karada ve denizde bulunan tüm canlıları iştahla yiyip bitirdiler. Çölleşmeye başlayan dünyada bizleri avlamaktan zevk duydular.”

“Biz nasıl kurtulduk.”

“Atalarımız kırsal alanlarda yaşayan insanlarmış. Uygulanan gazlara maruz kalmamışlar. DNA’ları korunmuş. Uzaklara kaçıp hayatta kalmışlar. Şehrimizi büyük petrol rezervinin üzerine kurmuşlar. Senin bildiğin siyah su. Böylece yaratıklara tek zarar verebilen ateşi emrimize amade kılmışlar.”

“Peki, beyaz su?”

“Tanrı Dağı göründüğünden çok daha büyüktür. Üzerine irili ufaklı birçok baraj inşa edilerek dağın tüm suyu borularla şehre taşındı. Bugün hala bu sistem sayesinde hattayız.”

“Dağa hiç gidilmedi, bunları bilemezsin.”

“Tabi Tanrı Dağına gidemedik, ulaşmak mümkün değildir. Ne olup bittiği eski yazıtlar sayesinde biliyoruz. Bu notlara yalnızca yöneticiler erişebilir. Eski yazıtları çocukların saklanacağı sığınağa taşımaya başlanmışlardır eminim.

“Tüm bu anlattıkların, yaşananlar …

“İnanılmaz dimi. 3000 yıllık tarihimizde gerçekleri öğrenen nadir azınlıktan birisi oldun. Ne var ki tüm bunları düşünüp tartacak vaktin yok. Güneş battı ve yaratıklar, ilk atalarımız gelmek üzere. Birlikte onlarla yüzleşeceğiz ve benim gibi sende huzurla ölümü karşılayacaksın. Çünkü artık bana inanıyorsun. Geride kalanlar, hayvanlaşan insanlara inat ruhun rehberliğinde yaşamaya devam edecek.”

“Onları görebiliyorum ve sanırım bizi izliyorlar.”

Betsev