Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kızılyara

Okulun son zilinin ardından üç arkadaş atıyor kendini Maltepe sahiline. Haftanın en güzel gününün en güzel saati. Okul bitip hafta sonuna merhaba dedikleri anın tadını çıkartıyorlar. Yanlarında birkaç paket cips ve ona eşlik eden içecek ile başlıyorlar sınıfa yeni gelen kızı konuşmaya. Metin kızın saçından, Palu gözlerinden, Burak ise gülüşünde bahsediyor bir süre. İddiaya giriyor üç arkadaş, kızın ilk kime pas vereceğine dair.

Dipten gelen baloncuklar denizin üzerinde patlamaya başlayınca son buluyor heyecanlı sohbet. Oturdukları kayanın sallanması son patlayan baloncuğun ardından başlıyor. Sallantının şiddeti artıkça denize yuvarlanmamak için oturduğu kayanın köşesine tutunuyor Metin. Gözü arkadaşlarını aradığında ise ikisinin de hızla kaçtığını görüyor. Toprağın gürültüsü içinde hayal meyal duyuyor Palu’nun “Beklenen İstanbul depremi bu kaçın” dediğini. En fazla 15 saniye süren sarsıntı son buluyor. Bir kez daha dikkati denize kayıyor. Karadeniz’in tüm suyu yuvası delinmiş karınca sürüsü gibi akın ediyordu Marmara’ya. Marmara denizi yükseliyor ama taşmıyor. Metinin önündeki su 4 metrelik bir duvar gibi sabitleniyor. Böylece görebildi sırt üstü sabit duran yüzlerce balığı ve ilk kez o zaman gördü gökyüzündeki kızılyarayı, balıkların gözündeki yansımadan.

Panik ve korkuyla kayaları aşıp uzaklaştı denizden. Birkaç metre koştuktan sonra durdu ve bakakaldı. Kaos hâkimdi tüm sahile, insanlar deli gibi sağa sola koşturuyordu. Çocuğunu ezip geçen kadın kazınıyor zihnine. Kafasına aldığı darbe ile son nefesini veriyor iki yaşındaki çocuk. Bu kez çocuğunun donuklaşmış gözlerinde görüyor kızılyarayı.

Koyu kırmızı ışıklar saçılıyor denizin ve toprağın her santimine. Tenini ısıtıyor kızıllık. Gözerinin acısına aldırmadan bakmaya devam ediyor gökyüzündeki kızılyaraya. Duyduğu ses yaradan yayılan davul sesimi yoksa kalbinin atışlarımı bilemiyor. İki at yan yana çıkıyorlar gökyüzündeki boşluktan. Tıpkı gökyüzü gibi kızıl atlar, dikkatli bakmadıkça görülmüyor yaraları, çürümüş etleri, kararmış kemikleri. Kaburgalarına sabitlenmiş zincirlerin şıngırtısı bastırıyor kulağındaki davul sesini. 3 adet zincir sağ kaburgalara, 3 adet sol kaburgalara, 12 adet zincir köprü oluyor 2 at ile kızılyara arasına.

Atların her biri otobüsten büyük, yaradan geçmeye çalışan, taşıdıkları araç ise çok daha büyük. İnsan kalınlığındaki zincirler geriliyor. Atlar zorlukla asılıyor yeryüzüne doğru. Savurdukları her toynak dokunduğu havayı siyah dumanlara çeviriyor. Ardından görüyor daha önce hiç görmediği bu adamı, tanıyor hemen at arabasının üzerinde muazzam silueti. Biliyor o olduğunu, tanıyor sol gözü olmayan adamı.

Kulakları yırtıyor adamın çığlığı. Her çığlık işliyor insanların içine. Acısına eşlik ediyor var olan tüm hücreleri. Bir şey engel oluyor aracın yere inmesine, atlarla birlikte asılı kalıyor havada. Tıpkı atlardaki gibi onunda bedenine bağlanıyor zincirler. Sırtından çıkan zincirlerin çapası saplanmış göğsüne. Zincirlerin diğer ucu kızılyaranın içinde ki belli belirsiz küçük eller tarafından tutuluyor. Atlar çektikçe geriliyor zincirler, çapalar eziyor adamın göğsünü. At arabasını bıraksa kızılyaranın içine sürüklenecek ve acısı son bulacak. Fakat bırakmıyor, direniyor. Atlar daha güçlü asılıyorlar şimdi, tahtaların gıcırtısı yankılanıyor şehirde. Zincirlerle arabayı bağlayan noktadan mı yoksa adamın tuttuğu yerden mi bilmek imkânsız. Bir çığlık daha yükseliyor adamdan ve bedenine saplanan zincirlerden biri kopuyor.

Deniz birkaç metre daha yükseliyor ona doğru, diğer zincirler kopunca ilk karşılayan olmak istiyor Marmara’nın serin suları. Kimseler kalmamış sahilde, yaşayan kimse. Kaçmayan bir Metin kalmış, nereye kaçacak ki hem. Kafasını kaldırıp atlara bakıyor yine. Kişnemelerinin ardından bir kez daha asılıyorlar zincire. Kanla kaplanmış bir zincir daha kopuyor adamın bedeninden. Hızla geri savruluyor kopan zincir, onu tutan minik ellerin üzerine şaklıyor. Bakışlarını adama çevirdiğinde göz göze geliyorlar, ruhunun derinliklerinde yankılanıyor adamın sesi…

* * *

“Uyan bakalım uykucu, sana ne dedim ben. Bir daha dersimde uyursan sınıftan atarım seni demedim mi ha! Topla eşyalarını çık sınıfımdan.”

“Aman hocam lütfen atmayın beni. Söz bir daha uyumayacağım.”

“Ne sözü ya, son iki aydır her cuma dersimde uyuyorsun”

“Hocam ben uyumuyorum o kâbus uyutuyor beni”

“Terbiyesize bak sen, yeni öğrencimizin yanında benimle dalga geçiyorsun birde. İşi gücü bırakıp seninle mi uğraşacam ben. Doğru müdürün yanına”

“Ama Hocam ben …”

“Çık sınıfımdan hemen”

* * *

“Ulan Metin yine fırçayı yedin ha”

“Ya oğlum bana niye inanmıyorsunuz. Yeminle ben bilerek uyumuyorum.”

“Umarım müdüre böyle dememişsindir, sen bile o kadar salak olamazsın sonuçta.” dedi Palu kıkırdayarak. Metin cevap vermek yerine oturduğu yerden denizi seyretmeye devam etti.

“Yoksa dedin mi, oğlum sen var ya adam olmazsın ha” dedi Burak hayal kırıklığı ile

“Korku dizisi izlemeyi bırakmalısın, harbi Metin ne oluyordu senin şu rüyanda”

“Anlattım ya kaç kere.”

“Bir kere daha anlat ölür müsün sanki?”

“Biz böyle deniz kenarında otururken başlıyor kâbus, sonra aniden …”

“Beyler denizin üzerindeki baloncuklarını sizde görüyor musunuz?”

Betsev