Öykü

Asiller

Roma Kralı Napolyon olarak hatırlanacak Sarı Hüsnü, Nasrettin Hoca kadar zeki, Mecnun kadar aşık ve hepimizden daha aptaldı. O bir kahramandı, bir zalimdi ve hepsinden önemlisi geleceği düşleyebilen bir cüretkardı. 1919 yılında ise yalnızca Sarı Hüsnü’ydü, bizim Hüso, Çingenköy’ün Sarı Hüsnü’sü… Henüz Roma’nın ilk ve muhtemelen de tek cumhurbaşkanı Mehmet Bey olmamış Memiş’le gezerdi. Sakin oğlandı Memiş. Etliye sütlüye karışmaz, arkadaşının peşinde dolanırdı.

Bir kralın on yedisinde taç giymesi, aslına bakarsanız çok da ilginç bir durum değildir. Güneş Hükümdar 14. Louis tahta çıktığında beşine bile basmamıştı. Tuhaf olan, Sarı Hüsnü gibi, damarlarında Trakya’yı arşınlayan göçebe Çingenelerinkinden başka kan akmayan birinin çocuk denecek yaşta kral olmasıydı. Ataları birkaç nesil önce Meriç Nehri’nin kıyısındaki sakin ve verimli topraklara yerleşmeye karar vermiş, Çingenköy’ün temellerini atmıştı.

1919 yılında, Memiş ve Hüsnü on yedi yaşındalarken, Çingenköy’de yaklaşık yüz hane vardı, bir de Yunan askerleri. Yanlış anlamayın, ne Sarı Hüsnü’nün ne de diğer Çingenelerin civardaki yerli Rumlarla bir alıp veremediği yoktu. Hatta Hüsnü, konuşmaya başlamadan önce onlardan okuma yazmayı öğrendi. O zamandan bir prens olduğu belliydi. Biraz büyüdüğünde komitacı jöntürklerle ahbaplık etmeye başladı, Fransızcayı ana dili gibi anlar olmuştu.

Köyde okuma yazma bilen bile bir avuç insan vardı. Zekasını fark eden ailesi ona gezgin dervişlerden ders aldırdı. Osmanlıcanın yanında biraz da Arapça ve Farsça öğrendi. Memiş, can dostundan geri kalmamaya çalışsa da hiçbir zaman onun kadar başarılı olamıyordu. Zaten olması da gerekli değildi. O, her zaman arkadaşıyla ahalisi arasında köprü olmaya çalıştı, ta ki yıllar sonra bunun imkânsız olduğunu anlayana kadar. O zaman devrim yapıp kralı uzaklara gönderdi.

Devrim, ne kadar ihtişamlı bir kelime. Fransızcası “révolution”. Baş kaldırmak, isyan etmek anlamındaki “révolt-” kökünden geliyor. Bunu, 1919 senesinde, Sarı Hüsnü’den öğrenmişti. Her yerde Yunan askerleri vardı. Köyde konaklayan birlik; onların evlerini kullanıyor, onların yemeklerini yiyor, onların içkilerini içiyor ve beş kuruş para vermiyordu. “Artık yeter!” dedi Sarı Hüsnü. “Devrim yapacağız!”

“Nasıl?” diye sordu.

“Bir devrim komitesi oluşturuyorum. Bu komite, önce köydeki askerleri yok edecek sonra da başkalarının gelmesi ihtimaline karşı halkı teşkilatlandıracak.”

“Komitede kimler var?”

“Yalnızca sen ve ben kardeşim. Yalnızca ikimiz.”

Kafadarlar fark edilmeden iki son model tüfek çaldı, askerlerin el koyup her gece demlendikleri meyhaneyi barut fıçılarıyla havaya uçurdu ve karargah olarak kullanılan binaya ani bir baskın yapıp yataklarında oldukları için patlamadan kurtulan komutanları öldürdü.

“Konuşulanları duymadın mı?” dedi Sarı Hüsnü. “Osmanlı bitti, dağıldı. Bundan böyle kaderimizi kendimiz çizeceğiz.” Köy camiine çekilen Yunan sancağını indirip yerine annesine pembe çarşaftan diktirdiği bayrağı astı. “Biz, İndus Vadisi’nden çıkıp Nil Nehri kıyısında tarihin gördüğü en gelişmiş uygarlığı kuran halkın soyuyuz. Artık bağımsızız, buraya Çingenköy demeyeceğiz. Ben Roma’nın ilk kralı olacağım ve Napolyon adını alacağım.”

“Roma kralı olacaksan Sezar daha uygun olmaz mıydı?” diye sordu Memiş.

“Roma, Çingene dilinde insan demektir ve halkımızın gerçek adıdır!”

Ahali, dediklerinin yarısını anlamasa da onu alkışladı ve kralları olarak sahiplendi. Erkekler silahlandılar, köyün etrafına tahtadan çitler çektiler ve Yunanları beklemeye başladılar. Anadolu’daki kargaşadan olsa gerek, birliğin kaybolduğu anlaşılmamıştı ve kimse gelmedi.

Napolyon yeni cumhuriyeti tanımadı, zaten TBMM onları fark etmemişti bile. Napolyon’un kurduğu tezgahla keşfedilmeleri mümkün de değildi. Yalnızca kendisi için nüfus cüzdanı çıkarttı. Bu sayede belirli periyotlarla Roma’dan ayrılıyor, köyde üretilen ürünleri satıp kendisi için kitaplar ve ihtiyaç duyulan diğer materyalleri getiriyordu. Onun yokluğunda krallığı Memiş yönetiyordu.

Roma’da herkes mutluydu, Napolyon hariç. Tarihteki her romantik lider gibi kendine bir kraliçe arıyordu. Meyhanede dostuyla rakı içerken “Hayatımda eksik bir şey var.” dedi. “Hayalini kurduğumuz her şeye sahibiz, bir ütopya yaratıyoruz ama mutlu değilim.”

Memiş onun derdini hemen anladı. “Birlikte yaşlanmak istediğin kişiyi bulmalısın.” dedi. “İçindeki boşluğu o doldurur.”

“Aklında biri var mı?”

“Elif.”

Sonradan Roma Krallığı adını alan Çingenköy’de büyümeyen okurlarımız için bir parantez açalım. Güzeller güzeli Elif, iki kafadarın çocukluk arkadaşıydı. Yalnızca sevimliliğiyle değil, zekası ve hazırcevaplığıyla da tanınıyordu ve henüz evlenmemiş olmasının sebebi buydu. Çünkü bildiğiniz üzere tüm erkekler biraz büyümüş oğlan çocuklarıdır ve tüm oğlanlar kendilerinden akıllı kızlardan ölesiye korkarlar.

İkilinin köyde arkadaşlık edebildiği tek kız Elif’ti çünkü ne zaman Jean-Jacques Rousseau’dan veya tasavvuftan konuşmaya başlasalar etraflarındaki küçük hanımlar sıkılıp uzaklaşıyordu. Memiş’in o ismi söylemesi Napolyon’un yüreğinde çocukluktan kalma birtakım duyguların uyanmasına sebep oldu. Kendi adını hatırlayamayacak kadar sarhoş olmak istedi, bir bardak sek rakıyı kafasına dikti ve saçmalamaya başladı.

Sonraki günlerde saçmalamaya devam etti. Aradığını bulsa da mutlu olmamış, korkmuştu. Geceleri Elif’i düşünmekten uyuyamıyor, sürekli yorgun ve asabi oluyor, devlet meselelerini boşluyordu. Gözü ondan başkasını görmez olmuştu.

Bir çiçek kadar narin görünüyordu Elif. Onu kırmaktan, incitmekten çekiniyordu. Muhabbet ederlerken her kelimeyi seçerek konuşmaya çalışıyor, çoğu zaman tıkanıp kalıyordu. Napolyon’un bu şaşkın halleri genç kadının çok hoşuna gidiyor, kralın karşısında kıvranması onu gülmekten öldürüyordu.

Elif, Napolyon’la olmaktan o kadar keyif alıyordu ki aşık olduğuna karar verdi. Belki de onu hükümdar olarak değil Sarı Hüsnü olarak gören yalnızca kendisi kalmıştı. Roma Kralı, kızın bu tavrı yüzünden her gün daha çok bağlanıyordu. Evlilik teklifi etmeye karar verdi, bunu yapmazsa delirecekti. Elif’i ürkütmekten, daha da önemlisi reddedilmekten korktuğu için bir türlü cesaretini toplayamıyordu.

Sonunda Memiş olaya el attı ve genç çiftin duygularını bir falcı olan anne kraliçeye çıtlattı. İskambil kâğıtları açıldı, murat görüldü, kız kardeşleri Napolyon’u sorguya çekti ve Elif’in ailesine görücüye gidildi. Baba kızını bir krala değil de kime verecekti ki?

Aslında, Memiş de başından beri Elif’e aşıktı. Yürümeyi henüz öğrendiği, anasının altını bağladığı günlerden beri… Kim aşık olmazdı ki? Elif tüm erkeklerin hayalini kuracağı kadındı, her gün yanında uyanmak isteyeceğiniz bir kadın, yalnızca sesini duyduğunuzda bile mutlu olacağınız bir kadın. Onu hak ettiğini düşünmüyordu, kendisi için fazla iyiydi.

Memiş, kendini arkadaşının gölgesinde kalmış önemsiz biri olarak görüyor ve Elif’i unutmaya çalışıyordu. Napolyon’la evlendiğinde, en yakın dostunun kadını olacaktı. Böylece Memiş de önüne bakabilecekti.

Kralın düğünü, Trakya’nın Konstantin döneminden beri gördüğü en büyük şenlik oldu. Nüfusu artmaya başlayan Roma’daki herkes törene katılmıştı. Evlenen Napolyon, bir süreliğine sakinledi. Köye, tarihinin en bereketli dönemini yaşatıyordu. Dahiyane ekonomi politikasıyla üretimi üç katına çıkardı, herkes istediği kadar yiyip içip eğleniyordu. Ayrıca tek katlı kerpiç sarayında güzel karısıyla mutlu bir ev hayatı vardı. Veliahtın yakında gelmesi bekleniyordu. Anne kraliçe, iskambil destesine bakıp bir prens doğacağını söyledi. Sonrasında cicim ayları geçti ve kıskançlıklar başladı.

Tamam, şu bir gerçek ki seven insan kıskanır ancak okuduğunuz kadarıyla Hüsnü Sarıoğlu’nun sıradan bir adam olmadığını anlamışsınızdır. Kraliçe de sıradan bir kadın değildi. Doğan her prens veya prensesle daha da güzelleşiyordu.

Napolyon, karısının konuştuğu her erkeği kafasına takıyor, eften püften sebeplerle tutuklatıp dersini aldığından emin olunca salıveriyordu. Böylece Romalılar arasında bir huzursuzluk dalgası yayılmaya başladı. İnsanlar hükümdarın delirdiğini düşünüyordu. Öyle günler geldi ki halk kralcılar ve kurulcular olarak ikiye bölündü.

Memiş’in senato adını taktığı kurul, pembe bayrağın camiye asılmasından birkaç gün sonra bizzat kralın tavsiyesiyle oluşturulmuş ancak yıllar boyunca bir danışma meclisi olmaktan öteye gitmemişti. Şimdi, Napolyon’un tuhaflıklarını garipseyen ve işgal zamanlarını görmemiş yeni nesil iktidarın yıllardır kurul başkanlığını layıkıyla sürdüren Memiş’e geçmesini istiyordu.

İronik olarak Roma’daki en büyük kralcı Memiş’in ta kendisiydi çünkü o, çocukluğundan beri dostunun dehasına tanık olmuştu ve Hüsnü’nün tüm aşırılıklarına rağmen iyi bir hükümdar olduğunu düşünüyordu. Yine de kıskançlık krizlerini bastırması konusunda arkadaşını uyardı. Bu kadar sevilmesinin bir nedeni de ahalinin dertlerini en uygun şekilde Napolyon’a iletmesiydi.

Kral Napolyon bildiğini okumaya devam edince, kraliçeyle konuşmayı denedi. Elif’e olan duygularını bastırabilmek için kadınla olabildiğince az görüşür olmuştu. Zavallıcığın da kocası birilerine fenalık etmesin diye kapının önüne bile çıkmadığını öğrendi, elinden geleni yapıyordu.

Memiş, bunun üzerine artık ihtiyarlamış olan anne kraliçeye gitti. Yaşlı kadın, ömrü boyunca oğluna söz geçiremediğinden kartlarla fal bakmak dışında yapabileceği bir şey yoktu. Destesini önüne yayıp incelemeye başladı ve bir anda çığlık attı.

“Ne oldu?” diye sordu Memiş.

“Söyleyemem ama bana söz vermeni istiyorum. Ben de senin anan sayılırım. Gerektiği zaman Hüsnü’yü devireceksin ama öldürmeyeceksin. Torunlarımı da aynı şekilde, ne olursa olsun öldürmeyeceksin.”

“Niye öldüreyim ki? Onlar benim ailem. Hem arkadaşıma asla ihanet etmem.”

“Edeceksin. O kendine ihanet ettiğinde, sen de ona ihanet edeceksin.”

* * *

Kafasında tenekeden tacı, elindeki tahta asası ve abadan peleriniyle gerçek bir kral gibi görünen Napolyon II, Roma’yı çevreleyen çürümüş, pas tutmuş teneke duvarları seyrediyordu. O, Timur kadar kararlı, Sultan Mehmet kadar davasına bağlı ve Sarı Hüsnü gibi hırslıydı. Babası, ömrü boyunca Anadolu’yu gezmiş ve maceracılardan küçük bir ordu toplamıştı.

Babası Sarı Hüsnü, sürgündeki bir kral olarak ölmüş ve son nefesinde oğluna hakkı olanı almasını buyurmuştu. Napolyon II cebindeki mendili çıkardı, açıp içindekini tuttu. Avucundaki parmak ucu kadar cisim geleceğin anahtarıydı. Kütüphaneleri dolduracak bilgiyi bu minnacık şeyde depolayabilirdiniz. Roma artık ilkel bir komün değil, milenyum teknolojisinin üretim merkezi olacaktı. Mikroçipi yerine koyup ilerleme emri verdi.

Babası biriktirdiği parayla onu Avrupa’ya yollamış, geleceği inşa edebilmek için gereken teknikleri iyice öğrenmesini tembihlemişti. Sarı Hüsnü, Roma’dan sürüldüğünde artık kendisinden nefret eden karısı ve çocukları gelmeyi reddetmiş, o da yalnızca henüz adı konulmamış en küçük oğlunu yanında kaçırabilmişti.

“Neden?” diye sormuştu Elif, köy tarihindeki ikinci devrimden sonra Memiş’e. “Her şeye rağmen ona bağlıydın.”

Devrimin mimarı, Roma’nın ilk cumhurbaşkanı, “Zorundaydım.” diye cevap verdi. En yakın dostu onu rakip olarak görmeye başladığı için on yıl hapis hayatı yaşamıştı. Napolyon, bu sürede yalnız kıskançlıktan değil, gücünü kaybetmemek için de masumları öldürtmeye başlamıştı. Aslında idam, Roma’da çok ayıplanan bir şey değildi. Hüsnü, iktidarının ilk günlerinde Yunanlarla iş birliği yapan bir kumarbazı vatana ihanetten kurşuna dizdirmiş, birkaç hafta sonra da bir sübyancıyı asmıştı. Yıllar geçtikçe kral daha küçük suçlara daha büyük cezalar vermeye başladı, en sonunda da istediğinin kellesini alır oldu. Memiş’in ihtilale önderlik etme sebebi bunların hiçbiri değildi. “Sana eziyet ediyordu.” dedi. “Seni üzgün görmeye katlanamam.”

Roma’nın paslı teneke duvarlarından biri büyük gürültüyle patladı ve Napolyon II’nin askerleri içeri aktı. “Ne oluyor!” diye bağırdı Mehmet Bey yatağında.

Elif dövünmeye başladı. “Polisler. Sonunda geldiler.”

Onlar birbirlerine tutunarak ayağa kalkmaya çalışırken Elif’in oğlu Şener, Roma şövalyelerinin korkusuz lideri, kapıyı çalmadan içeri daldı. “Mehmet Abi, saldırı altındayız.”

“Benim yarın kaymakamla toplantım vardı! Niye saldırsınlar bize?”

“Abi devlet değil.”

“Kim o zaman?!”

“Kardeşim.”

“Hangi kardeşin?” diye çığlık attı Elif.

“Bebek olan.”

Mehmet Bey kendi kendine sövmeye başladı. “Şövalyeler ne durumda?”

“Hepsi öldü yahut esir düştü. Seninle görüşmek istiyormuş.”

“Tamam geliyorum.”

“Gitme.” dedi Elif. “Belli ki babası gibi. Seni öldürecek.”

“Bu saatten sonra yaşasam ne ölsem ne…”

Roma alevler içindeydi. O manzarayı görmediyseniz İmparator Nero’nun kendi şehrini ateşe verdiğine inanmayabilir, nasıl bir hükümdar bunu yapar diye düşünebilirsiniz. Unutmayın ki insan en çok zararı kendine veren türden bir mahluktur ve bazı krallar krallıklarını kendi elleriyle yakarlar. Apaçık ki Napolyon II, o krallardan biriydi. Mendili çıkardı, mikroçipi gösterdi. “Ben, geleceği avcumun içinde tutuyorum. Artık burada sebze meyve değil, teknoloji üreteceğiz!”

“Roma’yı yok ediyorsun.” dedi İhtiyar Memiş.

“Hayır. Ben yeni Roma’yı inşa ediyorum!”

“Kendi vatanından haberin yok. Roma dış dünya tarafından keşfedildi. Tüm bu tantana varlığımızı bitirmeleri için gereken bahaneyi onlara sağlıyor.”

“Ne zaman?”

“On yıl önce. Bu kadar zamandır hükümeti oyalıyordum. Sen olmasaydın yarın resmileşmemiz için ilk adımı atacaktım.”

“Yalan söylüyorsun! Sen sırf annemi alabilmek için babamı kuruduğu ülkeden süren bir canisin!”

“Baban zalim bir hükümdara dönüşmüştü.” diye lafa karıştı Elif. “Ben senin annenim. Bana inan.”

“Sen kocan yerine koltuk sevdalısı birini tercih eden ahlaksız bir kadınsın! Benim annem yok, yalnızca babam vardı. Geleceğe ulaşmak, Roma’da bir ütopya yaratmak istiyordu. Onun davasını ben devam ettiriyorum.”

“Köyü yakıp yıkarak, yağmalayarak, askerlerimizi öldürerek mi?” diye sordu Memiş.

“Seni de öldüreceğim.”

Memiş, sonsuzluğa yürüyormuşçasına huzurlu, Napolyon II’ye yaklaştı. “Hükümet, Roma’da yalnızca beni tanıyor. Beni öldürürsen Roma’yı öldürürsün.”

“Ben, Roma’yım. Roma benim damarlarımda akıyor.”

“Üzgünüm.” dedi Memiş. Kollarını iki yana açıp canını almasına izin verdi. Tek el silah sesi duyuldu ve Napolyon II yere devrildi. Ağabeyi Şener, ondan önce davranmıştı. İşgalci askerler, ne yapacaklarını bilmeden birbirlerine bakıyordu. Kralları olmadan orada bulunmalarının bir anlamı yoktu. “Lütfen.” diye seslendi Memiş. “Yağmalayabildiğinizi yağmaladınız, artık gidin buradan. Kadın, erkek, çoluk, çocuk, boşuna çatışmayalım.”

Elif, oğlunun ölü bedenini kollarının arasına alıp ağlamaya başladı. “Seni götürmesine izin vermemeliydim.”

“Yapabileceğimiz bir şey yoktu.” dedi cumhurbaşkanı. Yıllarca Sarı Hüsnü’nün peşine düşüp bebeği kurtarması için şövalyeler göndermişler, açığa çıkmayı bile göze almışlardı. Karısını teselli etmeye çalışarak cesetten uzaklaştırdı. Sonra Napolyon II’nin kıyafetlerini karıştırmaya başladı. Mikroçipi cebine attı. Belki de gelecek gerçekten bunun içindedir. Aradığı o değildi.

Sonunda Napolyon II’nin nüfus cüzdanını bulabildi. Onun gerçek adını görünce kahkaha attı: Memiş Sarıoğlu. “Kardeşim benim!” diye bağırarak etrafındakilere duyurdu. “Oğluna benim ismimi vermiş! Mehmet bile yazdırmamış, Memiş yazdırmış.” Nazikçe kafasından tutup ölü adamla göz göze geldi. “Yeğenim.” diye mırıldandı. “Sen benim ailemsin. Böyle olmamalıydı.” Göz yaşlarını tutamadı, sel gibi akmalarına izin verdi.

Güneşin ilk ışıkları Roma Cumhuriyeti’nin teneke duvarlarına vururken tüm halk, evlerini yeniden inşa ediyordu. Askeri araçların ve iş makinelerinin sesi çalışmaları böldü. “Ben zaten bugün kaymakam beyle görüşecektim komutanım.” dedi Mehmet Bey. “Siz dün geceki gürültü patırtı yüzünden mi geldiniz?”

“Senin dünyadan haberin yok.” dedi asker. “Darbe oldu, ordu yönetime el koydu. Artık böyle şaklabanlıklara izin verilmeyecek. Hemen evlerinizi terk edin. Gecekondu mahallenizi yerle bir etmeye geldik.”

Roma ordusu, henüz bir savaştan çıkmamış olsaydı bile jandarma ve askerler karşısında şansları olmazdı. Üzülerek, ağlayarak, sızlayarak evlerini terk ettiler. Uğruna ter döktükleri, kan akıttıkları yuvalarından, vatanlarından ayrıldılar. Kimileri büyük şehirlere yerleşip çalgıcılık ve dilencilikle geçinmeye başladı, kimileri atalarının yaşam tarzını benimseyip Meriç kıyılarını arşınladı. Sıkı yönetim döneminde sokağa çıkmak yasakken evi olmadığı için avarelik eden, dolaştırdığı mikroçipi insanlara gösterip gelecekten bahseden ihtiyarın hikayesi hâlâ anlatılır. İş makineleri teneke duvarları ezip geçer, kerpiç evleri yerle bir ederken Dünya’nın belki de ilk ve tek Çingene krallığı tarihin tozlu sayfalarına karıştı, yalnız o günü yaşayanların arasında ebedi bir sır olarak kaldı.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Çok absürt, hiç bişey anlamadım .(

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar