Öykü

Astrofil ve Stella

Dünya eski heyecanını kaybetmişti. Koca, mavi, sulu gezegen binlerce yıldır yaşadığı rutinden bunalmıştı. Üzerinde tepinen aşırı kilolu, sağlıksız, ihtiyaçlarını teknolojik manyetik araçlara bağlayan, olduğu yerden kımıldamayan bu güruhtan felaket sıkılmıştı. Tek eğlencesi ve can sıkıntısının gidericisi olansa Halley’di. Dünya’nın enerjisi sadece bu kuyruklu yıldız için varken tam tersi olan insanlığın buna hiç mi hiç alâkası kalmamıştı. Öyle ki, eskiden yüzlerce olan rasathanelerin sayısını, sağ elinin üç parmağını karsanbaç hazırlarken kaybeden Dünya Başkanı Sidney kalan parmaklarıyla bile sayabiliyordu. Bu eşsiz doğa olayına ilgili birinin, Astrofil’in, yaşadığı macerasıdır okuyacağınız. Ve çoğu insan orada olduklarını bilmese de yıldızların berisini ve ötesini aktarır.

* * *

Astrofil kendine gelmek için yüzünü yıkamaya rasathanenin banyosuna hareketlendi. Bir yandan elini çabuk tutuyordu. Halley’i görebilmek için hususî kalmıştı bu gece. İhtiyacını giderip yerine geçti ve heyecanla teleskobun kapağını kaldırdı. Mercekle oynadı. İmgeleri küçülttü. Sonra büyülttü. Hareketsizlik. Acele acele gelmesine gerek olmadığını anlamış oldu böylece. Saatine bakınca Halley’e bir buçuk saat kaldığını gördü. Biraz açılmak için dışarı çıkacaktı ama gündüzden yağmur yağdığını hatırlayıverdi. Uyku sersemi kesin bir şeyleri atlardı. Ceketini aldı, dışarısı çok soğuk olmasa da yüksek rakımın etkisi sert oluyordu bu vakitlerde. Dışarı çıkar çıkmaz bir sigara yakıp ağır adımlarla dolanmaya başladı. Rasathanenin bahçesindeki portakal ağaçlarına doğru yaklaşırken dikkatini bir şey çekti. Fakat ne olduğunu anlayamadı. Her gün gidilen yolda bir ağacı keserler veya bir evi yıkarlar da boşluk oluşur ya zihinlerde, bu da öyle bir boşluktu. Bir şeyler eksikti. Bahçeye göz gezdirdi: Portakal ağaçları, banklar, teleskoplar, rasathane hep yerli yerindeydi. Başını göğe çevirdi. O an şuuru kayıyordu neredeyse. Yıldızlar toplu hâlde eksiliyordu. Çılgınlar gibi göğü gözleriyle talan ederken gördüğü ikinci imge rüyada olduğunun ispatı gibiydi adeta, çünkü Ay ile Güneş –yine bilindik– zar atışmalarından birini yaşıyordu. Güneş kahkahalarla zarları tutuyor, kazandığı yıldızları birer birer arkasında duran solucan deliğinden doğruca saklı deposuna yolluyordu –yerini hiçbir varlığın bilmediği deposu. Güneş’e tezat, Ay gözyaşlarına zor bela engel oluyordu. Sıcaklığı daha dün Astrofil’in içini ısıtan Güneş şimdi ürpertiyor, korkutuyordu. Semavî cisimlerin insanî zevkleri tatmalarının bilgisiyle sarsılmışken bir de büyüğün küçüğü ezmesinin şaşkınlığını yaşıyordu.

Bu düşüncelerle yarım saat geçti. Kazanan sürekli taraf değiştirse de kesesini dolduran Güneş oluverdi; Ay’a ise sadece ama sadece bir çift yıldız bahşetti. İşi bitip caka satarak gidince gece yine esrarlı karanlığına gömüldü. Tam karanlık. Sadece Ay’ın ışığı vardı. Yıldızsız gece Astrofil’i, rasathaneyi, dünyayı, galaksiyi, evreni hükmü altına almıştı. Ne yapacağını bilemeyen; sınırlarını bilen genç adam aklında düşüncelerle gidiyordu. Ay’a hissettiği üzüntü fazlacaydı. Boşuna rasathaneye doğru yol alırken bahçedeki su birikintilerinden birinde Ay’ın yansımasını görünce öylece arkasını dönüp gidemeyeceğini anladı: Kendine güçlükle engel olabilen varlık, şimdi gözyaşlarını uzayın sessiz boşluğuna bırakıyordu. Astrofil’in aşık olduğu yıldızlar yarım saat içinde kaybolmuştu. Elinde bir tek Ay’daki yıldızlar vardı. Şimdi Güneş –belki diğer yıldızları kıskandığından, belki açgözlülüğünden– yıdızları bir depoya kilitlemişti. Bir avuç rasathanenin de fişi çekilmişti böylelikle. Dünya’nın sevdiği tek şey, Halley Kuyruklu Yıldızı, elinden alınmıştı. Gece Güneş’e nefret kusmak için ziyadesiyle yıldızsızdı. Issızdı. Renksizdi. Yıldızlara aşık biri bu karanlığı kaldıramazdı, ki Astrofil’in kaldırmaya niyeti yoktu. Ay’a seslendi, “Neden böyle içten ağlıyorsun, kazanamadın diye mi?”

“Tabii ki hayır! Beni kendini beğenmiş Güneş’le karıştırma,” diye hiddetlendi. “Yıldızlara düşkün birçok mahlûkat var. Ben, Dünya, sen bunlardan birkaçıyız.”

“İlk defa mı böyle bir şey yaşadınız Güneş’le. Ya da böyle bir olay ilk kez mi oluyor? Büyük Patlama’dan beri orada duran yıldızlara sahip çıkmak da ne demek!”

“İşte olay da buradan çıktı. Güneş’le hasbihâl ederken yıldızların sahibini sordu. Ben, ‘Bilmiyorum,’ deyince hemen işgüzarlık edip atladı, ‘Madem kimsenin değil, gayrı benimdir yıldızların tamamı.’ Karşı çıktım ama en iyi bildiği şeyle vurdu beni: kumar. Sonrasına şahitsin.” Ay’ın bu konuşması, gerçekten yıldızları Astrofil, belki ondan bile fazla sevdiğini gösteriyordu. Ekledi, “Yıldızların kimin olduğu önemli değil ama en azından serbest kalsalar.”

“Neredeler biliyor muyuz? Gidip kurtarsak?”

“Nerede olduklarını bilsem de elden bir şey gelmez. Güneş’in zulasını gören duyan yok. Varlığı kesin; yeri muamma.”

“Birisi kesin biliyordur yoksa da tekrardan biz yapsak olmaz mı?”

“Bizim kudretimizin ötesindedir yıldız yaratımı. Ancak Fanfoleyus ile Manfoleyus evreni aralarında paylaştıklarında, parlayan şeylerin sorumluluğunu Manfoleyus almıştı. O da uğraşmamak için Yıldız Ustaları’nı yarattı. Ustalar’ın hepsi şimdi Pluton’da kurdukları Çayocağı’nda okey oynuyorlardır. Tüm yıldızlar, yaratıcıları olan Ustalar’ı bilir, biri hariç: Güneş. Sarışın bencil, yıldızların en büyüğü olduğu için uğraştırıcıydı; en son yaratıldı. Yıldız Ustaları’nın nerede olduğunu bilmesi imkânsız.” Ay bunları söylerken bir umut ışığı içini kapladı. Yerini terk etmesi bir gezegensel varlık için görülmemiş şey olsa da bir insan için öyle miydi! Yıldızlar olmadan yapamazdı, teklifini sundu: “Aslında şöyle bir dediklerimi tartınca bir umut var herhâlde. Dediğim gibi, Ustalar Pluton’da. Yıldızları severler bizim gibi. Herhangi bir parlak yaratımın yoldan çıkması ihtimaline karşı ekipmanlar –silahlar– da ürettiler. Buna Güneş’e karşı kullanılacakları bir tane de dâhil. Birisi gidip, “Güneş böyle böyle yaptı, yıldızları çaldı,” derse fikirleri hemen değişebilir.

Delikanlının yüzüne serseri bir gülüş düştü. Güneş ya da her ne varlıksa icabına bakıp çok sevilen yıldızları, kendini üstvarlık ilan eden bu sarışından kurtaracaktı. Ay’a nasıl yapılması gerektiğini danıştı, çünkü artık insanların ilgisi pek çok şeye sönerken 1986’dan beri Halley’e de sönmüştü. Ay, Mars, Jüpiter veya bir başka dünyadışı bir yere gitmek istemiyorlardı. Daha doğrusu hiçbir yere gitmek istemiyorlardı. Akkaşıklarına binmişler, umarsızca sağa sola sürüyorlardı bu aletleri. Alt sınıfsa zayıf kalarak üst sınıfın dilediğini yerine getiriyordu. Zayıfın şişmanı beslediği ironik bir döngüydü. Uzay araştırmalarının çağı olabilecekken istekler başka yöne kaymıştı. İcatlar ve gelişimler insanlar istediği sürece yapılıyordu. Eski uzay mekikleri MASA’nın depolarında duruyorduysa da, onlarla ne Ay’a gidebilirdiniz ne de atmosfer dışına çıkabilirdiniz. Güneş’miş! Bilimin yetersiz olduğu bir noktadaydı yıldız aşığı, Ay’a danışması bundandı. “Aldığım eğitim yıldızları sadece gözlemlemekle sınırlı; onlara ulaşmak değil. Kaldı ki Güneş’ten bahsediyoruz,” dedi Astrofil çaresizce.

“Pekâlâ farkındayım bunun. Fanfoleyus’un da, Dünya’yı yaratırkenki, Ustaları’ndan biri Dünya’da yaşıyor. Çok iyi bildiğin– bildiğiniz biri kendileri. Dünya Başkanı Sidney. Onun kadar ustaca yönetebilen biri daha yok, toplumları tek çatı altında topladıysa sırf Fanfoleyus’un başlangıçta verdiği lider kabiliyetleri yüzündendir. Onu bul, Pluton’a gitmen için gizli yolu kullandıracak. Tek bir koşul sunulduğunda ne olursa olsun kabul edip oraya git, Ustalar’la konuş. Bundan sonrası sende, selametle,” dedi Ay ve yine durgunlaştı. Bu genç adama kanı kaynamıştı. İçinden geçirdi: “Duygusal birine benziyor, umarım zamanı geldiğinde seçimlerini mantığıyla yapar.”

Astrofil, ne kadar süreceğini bilmediği bu yolculuk yüzünden kimseye mahcup olmak istemediği için önce rasathaneye gitti, istifasını girdi bilgisayara, sabahın 10’una zamanladı dilekçeyi. Böylece işbaşı saatinde hemencecik iletilecekti. Artık tamamıyla kendini başkanla buluşmasına verebilirdi.

* * *

Dünya’da kıtlık, savaş, siyaset, futbol, edebiyat ödülleri, wattpad, pop şarkılar ve kırmızı et gibi önceki Halley’den kalma sorunlar çözülmüştü. Zaten kıtlık hallolunca diğerleri de dolaylı yollardan çözülmüştü. İnsanların karnının doyması birçok sorunu çözebilmişti. Dünya Başkanı’nın kafası da rahattı son yıllarda. Evinde waffle yeyip karsanbaç içerek vaktini harcıyordu. Oturuyor, yiyor, oturuyor, içiyor, oturuyor ve oturuyordu. Böyle bir sırada geldi Astrofil. Başkan’ın evine geldi doğal olarak, çünkü Başkanlık Ofisi’ne falan gerek kalmamıştı. Başkanlık mevkisine “lüzumsuz”, Başkan’a da “lüzumsuz adam” diyenler vardı; fakat siyaset bittiği için bu türden konuşmalar felsefe sınıfına giriyor, hâliyle bir sıkıntı vermiyordu kimseye.

Astrofil kapıya varınca Dünya’da kalan tek kapı ziline bastı. Kapıyı erkek bir hizmetçi açtı. Güçlü kolları ve yorgun, sert bakışlarıyla amaç sorarcasına dikiliyordu. “Başkan’ı görmeye geldim. Çok önemli bir işim var.” Önemli işlerin kalmadığı gezegende söylenebilecek komik birkaç şeyden biriydi. Uşak gülmedi nitekim. Bunu gören Astrofil kovalanması için söylenecek kelimeler gelmeden diğer cümlesine ekleyiverdi, “Pluton ve Ustalar derseniz ne demek istediğimi Sayın Başkan anlar.” Adamın yüzünden anlık bir tebessüm ve içinden “Başkan’a iş çıktı haa, yağ torbası biraz çalışsın hele,” ve benzeri cümleler geçti. Astrofil adamın içeri gidip söylediği şeyleri Başkan’a iletir öyle içeri alınır sanıyordu, onun yerine direkt içeri alındı. Başkan Sidney’nin huzurundaydı artık. Karşısında Dünya’yı “yöneten” adam vardı, şimdi biraz heyecanlanmıştı. Olağanüstü epey bir şey üst üste gelmişti. Şimdiye kadar yöneticiyi görmeye hiç gerek duymayacağını düşünüyordu ama buradaydı ve grotesk bir şekilde kumpiri gömüşünü seyrediyordu. Bekledi. Hologramlarda gördüğü gibi Başkan’ın ellerine baktı. Parmaklarına. Düşüncelerini toplayamıyordu ve daha kötüsü bunun farkındaydı. Eksik parmakların oldukları yerler, nasıl demeli, korkunç görünüyordu. Koskoca Dünya’nın yöneticisi neden imkânları kullanarak basit bir parmak ameliyatı yaptırmamıştı? Bilge bir yağ torbası olan Başkan, gencin iç sesine kendi dış sesiyle yanıt verdi, tane tane konuşuyordu: “Eski kafalıyım ben. Yeni şeyleri kullanmayı hiç bilmem.” Doğru söylüyordu. Dünya başkanı parmaklarını kaybetmişti çünkü o gün kendine karsanbaç yapmak istemişti. Parmakları blendırda kopmuş. O gün bugündür blendıra elini sürmez, yardımcıları yapar. Zaten parmaklarını kaybetmesinin sebebi de yardımcıları eve gittiğinde canı karsanbaç çekmiş. Fakat daha önce hiç blendır kullanmamış. “Ameliyat, Dünya’nın ilk günlerinde yoktu. Çoğu günlerinde yoktu. Yeni bir icat. Alışamadım. Yaptırmadım o sebepten.”

Astrofil kulaklarının kızardığını hissetti. Sonunda ziyafeti bitince parmaklarını kasede yıkadı ve yıldız aşığına döndü. Astrofil henüz çok önemli bir mevzu olduğunu söylemişti ki, “Biliyorum zaten,” cevabını verdi oturan bilge torba.

“Bir şey diyeceğimi mi biliyorsunuz yoksa ne diyeceğimi mi?”

“Bir şey demeyecek olsan burada olmazdın. Ne diyeceğine gelince, uzay boşluğu bu gece sessiz ve durağan. Hem Van Gogh tablolarıma bakınca eksikliği görebiliyorum. Kafe Teras’ın Gece Manzarası ve Yıldızlı Bir Gece tablolarındaki tuhaflık açıklamaya mahal bırakmıyor. Sorun yıldızlar mı?”

“Yıldızlar. Evet yıldızlar kayboldu –daha doğrusu kaybedildi. Güneş’le Ay zar atıp yıldızlara bahis tutuştular. Güneş de kazanınca yıldızların hepsini deposuna götürdü. Ay, sizin yanınıza gelmemi istedi. Pluton’a gitmem lâzım, oradaki Yıldız Ustaları’ndan Güneş’i konuşturacak silahı alacağım.”

Bilgisiyle genç adamı şaşırtan Sidney havasını bozmadan devam etti, “Ustalar ve cüce gezegen demek. Doğru, galaks–”

“Normal gezegen,” dedi Astrofil.

“Hı?” Başkan anlamadı.

“Pluton. Cüce değil. Jüpiter gibi, Dünya gibi gezegen. 2030’da cücelikten çıkıp normal gezegen sınıfına girdi tekrar.”

“Doğru, galaksimizdeki herhangi bir yere götürecek bir geçidim var. Ay sana tercihlerden, sonuçlardan bahsetti mi?”

Astrofil başını salladı.

“Kharon bile sandalına binenlerden rüşvet alırmış. Ölmenin dahi bedeli varmış eskiden. Çok şey değişmedi. Dünyanın, içindekiler değişse de bazı kuralları hep olacak. Geçidi kullanmak için ileride yaşayacaklarından bir derleme izleyeceksin. Kötü ve yaşanacağı kesin olayların da içinde bulunduğu bir seçki. Bunu kabul eder misin?”

Yıldız aşığı düşündü: Ne bir sevdiği, ne bir seveni, ne ailesi, ne de bağlılık hissettiği bir şey vardı. Şu an için sadece zavallı Ay’a hissettiği sempatiyle karışık duygular ve yıldızları geri getirme arzusu vardı. “Yıldızları geri istiyorum. Herhangi bir biliminsanı, hatta bir insan, da benim yaptığımı yapardı. Hava değişikliği güzel olurdu hem.”

Başkan Sidney sorusunu yinelemek, ipucu vermek istemedi. Öteki türlü genç adamın azmi kırılabilirdi. O da yenilemedi ve akkaşığı geri çevirip portakal bahçesine yönlendirdi. Astrofil’e takip etmesini işaret etti. O önde, genç adam, artık, arkasında bahçede ilerlediler. “İstersen portakallardan yiyebilirsin. Tam da mevsimindeyiz,” diye davetkâr bir şekilde söyledi Başkan. Turuncuyu ve portakalı, onun tatlı ekşi tadını çok sevdiğinden kendini tutmayı bırakıp bir tane koparıverdi Astrofil. Başkan Sidney, Astrofil’i birkaç basamağı olan diz hizasındaki bir kuyunun başında durdurdu. Kuyunun üstünde tahtadan çatılmış bir kapak vardı. Oturan adam ayaktaki gence, “Burası uzay mekiğin, gidiş biletin, dipsiz çukurun, uzay boşluğun. Gerisinde Pluton, üzerinde Kozmik Çayocağı, içinde de Ustalar var. Kuyunun tahtalarını kaldır lütfen. Kenara koy, Edgar sonra düzeltir,” diye yönlendirdi ustaca. Söylenenleri sakarlıkla yaptı, işi bitince Başkan’a döndü, “Geleceği görme şeyi ne zaman olacak peki?”

“Şimdi. İlk basamağa çık ve gitmek istediğin yeri düşle. Niye gitmek istediğini. Soğuk şok dalgası yaşarsan sakin ol. Geçtiğinde aç gözlerini. O zaman ne yapman gerektiğini konuşuruz.”

Astrofil elinde portakal basamağa adım attı. Gözlerini yumdu ve fen dersinde gösterilen gezegenlerin dizilimini gözünün önüne getirdi Ay’la Güneş’i yıldızları rasathanenin lambasını yanan lambayı sönen lambayı parlayan yıldızları sönen yıldızları parlayan Güneş’i sönen Güneş’i parlayan Ay’ı… Beyaz şok, baş ağrısı gibi girdi şakaklarından. Dişlerini sıkmaya çalıştı. Portakalın suyu çıktı. Tatlı ekşi tat parmaklarından akıyordu. Kademeli kalktı dalga. Rahatladı. Döşündeki hayalî portakal ağacı da kalktı. Gözlerini açabildi. Başkan Sidney akkaşığında yatmıyordu artık, büsbütün ayaktaydı. Otururkenki aptal görüntüsü yoktu; onu böyle gören herhangi birinin düşüneceği gibi Astrofil de liderlik vasfını ondan başkasının hak edemeyeceğini geçirdi kafasından. “Artık önünde uzayıp giden boşluk Pluton’a giden yoldaki tek yardımcın. Şuradaki astronot kaskını almayı unutma,” dedi ağacın altındaki astronot kıyafetini gösterirken.

“Sadece başlık yeter mi ama? Ay’a giden astronotlarda hep takım görüyorum, sırf başlık değil,” diye itiraz etti uzayın haşmetinden korkan ve Başkan’ın bilgisinden şüphe duyan deneyimsiz müstakbel astronot.

“Altı üstü Pluton’a gideceksin! Gören de başka galaksiye gidiyor sanacak. Hem bu sadece önlem. Giymene gerek de kalmayabilir. Bilmiyorum. Tak gitsin işte. Hazır hissettiğinde de atla. Gitmeden önce portakal yemek istersen falan hâlâ vaktin var.”

Astrofil elindeki posayı usulca kuyunun dibindeki çimlere serdi. Kaskı alıp tekrar kuyuya geldi. Basamakları tırmanırken, “Bu bahçeden sırf bir portakal yemek için geri geleceğim bir ara, ama şimdi gitmem lazım. Ne yapacağıma kesinkes emin oldum deminki şoklu kehanet ziyafetinden sonra. Ayaktayken karizmatik görünüyorsunuz Başkan Sidney. Yıldızlı geceler dilerim efendim,” dedi ve kuyudan içeri daldı. Kuyunun içinde ilerlerken aklına denizde geçirdiği günler geldi. Yüzmeye benzetecekti yaptığı eylemi ama boğulmayı uygun gördü. Mutlak hareketsizlik vardı, eylemin üzerine uyguladığı kuvveti kabullenmenin uç safhasını yaşıyordu. Direnç göstermeden eylemsizlikle dans etti.

* * *

Astronotların müziksiz dansından sonra Pluton’a vardı. Geldiği kuyunun aynısından dışarı çıktı. Basamaklarını indi. Artık resmî olarak Pluton’daydı. Astrofil nereye gideceğini düşünmek için basamaklara oturacağı sırada Kozmik Çayocağı’ndan gelen taş seslerinin sonsuz uzaydaki sonsuz yankısı kulağına çalındı. Sesin kaynağında iskemlesinde oturmuş oraletini içenler mi yoktu, yancıları yanlarına çekip okey oynayanlar mı. Dünya’nın atlattığı badirelerden birisiydi çayocakları. Pluton’sa henüz sosyal evrimini tamamlayamamıştı, o yüzden oralet, kivi, ıhlamur servis edilmeye ve el şakaları yapılmaya devam ediyordu kozmosun bu kısmında. Bu adamlar Usta mıydı? Gerçekten bir şeyin ustasıysalar muhtemelen “nasıl taş çalınır” veya “el yakmadan sıcak çay bardağı nasıl tutulur”un ustalarıdır. Pluton’u hâlâ cüce gezegen sanıyor olmaları bile olası gözüktü Astrofil’e.

Önyargısının yersiz olduğunu umarak masalardan birine yaklaştı. Anlamadığı bir dilde konuşuluyordu. Başka bir masaya yaklaşınca Virgil’ın Latincesini konuşuyorlardı. Diğer masa Homeros’un Grekçesini. Tüm masalar antik dillerde uzmanlardı! Çaycıya yaklaşıp Kartopalca konuşup konuşamadığını sordu. Çaycı o anda bardakları silmeye devam ederken Başkan’ın ağzına benzeyen bir Kartopalcayla cevap verdi, “Tabii ki biliyorum. Hepimiz biliyoruz ama yeni bir dil olduğundan bazı önek ve sonekleri belleyemedik. Ama anlaşamayacağımız kadar sorun oluşturmazlar –sanırım.”

“Ya! Çok iyi. Harika oldu bu. Yıldız Ustaları’yla görüşmem lazım benim ama– Neredeler, biliyor musun? Ha bu arada, benim adım da Astrofil. Yardım ettiğin için çok teşekkürler.”

“Ben de Türker, çay içmeyi çok severim, tanıştığıma memnun oldum. Yıldız Ustaları’yla görüşmek istiyorsan seç birini, konuş. Hepsi Usta. Hepsi yetkili. Hepsi sırlara vakıf ve birkaç yıldız yapmışlardır hiç yapmadılarsa.”

Astrofil doğrulamak için arkasını dönmek ve girerken dinlediği güruha bir daha bakmayı çok istedi, ama birini deneyecekse bu, karşısındaki çaycı olacaktı: “Manzara çok güzel değil mi bu gece!”

“Yıldızlar olsaydı azıcık daha güzel olabilirdi. Alışkın değildik böyle karanlığa, o yüzden lambaları açmak zorunda kaldık ilk kez. Düğmeyi bulmak için gezegenin altını üstüne getirdik.”

Tamamdı. “Yıldızların yok olduğunu biliyorsanız bir şey yaptınız mı?”

“Hayır.”

“Ne?! Yıldızları siz yapmadınız mı ama, böyle götürülmesine nasıl göz yumabilirsiniz!” Sinirlendiğini fark ediyorsa da bir şey yapamıyordu genç adam. Sesi gitgide yükseliyordu. Bulunduğu mekânsa Kozmik Çayocağı’ydı.

Çay içmeyi çok seven çaycı Türker çok sakin, “Biz yıldız yapar veya bozarız. Her bir yıldızın hür iradesi var. Anlatmak isterse anlatır, istemezse anlatmaz. İstediğini alır, istediğini verir. Güneş yıldızları almak istedi, ona karşı çıkacak bir güç yoktu, o da alabildi. Bizden yardım istendiğinde geri çevirmiyoruz, ama kimse şimdiye kadar öyle bir şey istemedi,” dedi.

“Doğru. Şimdiye kadar. Şimdi ben yardımınızı istiyorum. Yıldızların yerini öğrenmek için ne yapabiliriz?”

Bardaklar bitince bezi katlayıp musluğun önüne koydu çay aşığı. Devam etti. “Dediklerimi dinlemedin mi? Anlatmak istemiyorsa kimse Güneş veya başka bir semavî mahlûktan tek kelime alamaz. Onun yerine onu durdurmaya gücü yetecek bir silahımız var. Onu verebiliriz. Sen de Güneş’i tehdit edersin ve hop! Yıldızlar neredeyse senindir.”

“Nasıl bir silah o? Güneş konuşmadığı takdirde ne yapabilir?”

“Üzerinde kullandığın yıldızın gelişimini hızlandıran bir alet. Geçireceği safhaları birbiri ardına yaşayacak. Bu da Güneş’in ansız ölümü demek.”

Astrofil’e bu anlatılanlar çok canice gelmişti. Güneş’i öldürmek birtakım şeyin sonu olacaktı. Şoklu kehanette gördükleri yaşanacak mı demekti o zaman. Öyleyse kaderi üzerinde etkisi yok muydu…

Düşüncelerle boğuştuktan silahı aldı. Çiçek dürbününe benziyordu, ama her taraf karanık olduğundan denemeye fırsatı olmadı. Daha olmadı. Kullanması çok basitti: Güneş’e çevirip dürbüne bakacaktı. Aslında Güneş’in konuşmasını çok isterdi, çünkü konuşursa silahı kullanmak zorunda kalmazdı. Kozmik Çayocağı’ndan çıkmadan önce Türker’e birkaç dilbilgisi sorusu sorarak test etmeyi düşünse de sonra bolca vakti olacağını bildiğinden vazgeçti. Çayocağı’ndan çıkıp gerisin geri kuyuya doğru yola düştü. Dünya’yı hatırlatan bir şeyler görmeyi istemişti.

Sallana sallana kuyuya vardığında basamaklarına oturup silahı kenara koydu ve orada düşünmeye devam etti artık o kadar da genç olmayan ve düşünceli olan adam. Yıldızları kendisi kadar seven birini bulduktan sonra kaybedeceği düşüncesiyle bir türlü rahat oturamıyordu. Ayağa kalktı, aşağı yukarı yürümeye başladı. Güneş’e ne soracağını düşünüyordu. Düşünemiyordu aslında, çünkü neler olacağını görmüştü kuyudan geçmeden önce. Ama şok seçkisinde ne soracağıyla ilgili görmedi hiçbir şey. Yüzünü avuçları arasına aldı, bir süre durdu öylece. Derin bir nefes ve silahı olduğu yerden aldı. Şu anki ruh hâli yüzünden bir defa yatmak ve bir daha uyanmamak istiyordu; ama Güneş ortaya çıkana kadar yattı.

* * *

Uyandığında gözlerini alan Güneş’in ışınlarıydı. Terlemişti iyice; hem Başkan’ın verdiği kask kafasındaydı hem de Güneş, uzaklarda bile olsa, ısıtmıştı Astrofil’i. Dürbünün ayaklarını güzelce açıp yere sabitledi. Çıplak gözle bir Güneş’e baktı bir de Ay’a. Şimdi bir de dürbünden Güneş’e terli bakışlarını attı. Bakmaya devam etti. Kumarbaz, açık sarıdan turuncuya döndü, hemen ardından kırmızı kesti, sonra kırmızının tonlarında karardı. Artık simsiyahtı ve az sonra oluşan kara delik de soğuyarak yerini hiçliğe bıraktı. “Kozmik Çayocağı’nın daha çok lambaya ihtiyacı olacak,” diye mırıldandı. Bundan böyle ortalığı nihai karanlık kaplayacaktı; Ay’ı ışıtan kaynak sönmüştü, Ay’da onunla birlikte. Fakat ortalığı soğuk karanlık saracağı yerde, cılız bir ışık geliyordu ayın karanlık yarısından. Astrofil normal dürbününü çıkarıp dikkatlice inceleyince sevinçten öyle yükseğe zıpladı ki, Pluton’un yer çekiminden çıkıyordu! Bunlar Ay’ın kazanabildiği iki yıldızdı. Bunları öngörmemişti ziyafette ama önemli değildi de. Çiçek dürbününden çift yıldıza şöyle kısacık baktı ve çekildi. Bir anda çok hızlı büyütmek istemedi onları yoksa elementler karışımı zarar görebilirdi. Madem yıldızlar, iki tane de olsa, vardı elinde, Güneş yerine bunları kullanacaktı. Sıcaklıkları yetene kadar devam edecekti böyle, hem Dünya’nın daha o kadar vakti vardı neyse ki.

* * *

Astrofil o zamandan beri her gün, çiçek dürbünüyle yıldızları sular, serpilmelerine hem tanıklık hem yardımcı olur. Manzarası güzel diye Pluton’da yaşamaya devam eder. Yıldızlar bugün bunlar anlatılırken bile yeteri kadar büyümediler. Evreni aydınlatacak, Dünya’yı ısıtacak, Ay’a ışığını kazandıracak kadar olgunlaşmadılar. Henüz.

Astrofil ve Stella” için 8 Yorum Var

  1. Merhaba hocam! burası temelde bir fantastik eser forumu olmasına rağmen çok fazla fantastik şey yazan insan görmüyorum. siz denemişsiniz, ve bence gayet de iyi durmuş. fantastiğe dair daha yeni şeyler deneme umuduyla, sizi takip edeceğim.

  2. Çok güzel bir öyküydü. Fantastiği daina bilim kurgudan fazla sevmişimdir o yüzden öyküyü beğendim. Betimlemeler, kurgu, anlatım dili her şey yerli yerindeydi. Okurken öykünün masalsı yanına kaptırdım kendimi. Sanki her şey çok doğal ve normaldi. Bu etkiyi bırakmak kolay değildir. Diğer seçkilerde görüşmek üzere. :slight_smile:

  3. Vakit ayırıp okuduğun için teşekkürler. Bölümün dayattığı şeyleri okumaktan başka şeylere fırsat bulamıyorum. Ama umarım yazabilirim :’)

  4. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @bayramallanpoe ,
    “Yıldızların ötesi ve berisi”… sadece bu ifadenin zihinde açtığı kapılar için bile okunur öykün. Anlatılmak istenen hikayenin hep var olduğuna ve yazarların sadece bir aracı olduğuna inanırım. Senin de bu akışa kendini kaptırdığını görüyorum. @miracsaral arkadaşımıza katılıyorum. Fantastik yazan biri olarak senin öykünü ayrıca beğendim. Kurdu olarak herşey yerli yerindeydi. Belki karakterleri öyküye ve okuyucunun hissiyatına yerleştirirken nitelemeleri yaptığın yerleri bir kez daha gözden geçirmek istersin. Örneğin Sidney bu kadar önemli biri ise ve her nekadar siyaset bir sorun değilse - hikaye ona doğru akarken- daha büyük biri ile karşılaşmayı beklerdim. Büyük ama sıkılmış. Kapıyı açan erkek hizmetkarın ise hikayedeki işlevinin bir kez daha üzerinden geçerdim ( güçlü ve yıldızlar arası kapı açabilecek biri olmakla birlikte hizmetçisinin aklından geçenler onun büyüklüğünün etkisini azaltıyor). Bununla beraber yıldızları çalınması/kumarda kaybedilmesi fikrine bayıldım. Bundan bir yıl kadar önce yazdığım Son Söz ( https://oykuseckisi.com/son-soz/ ) isimli hikayeme bakarsan oradaki dünyada da yıldızlar kaybolmuştu.

    O halde bir sonraki seçkide görüşmek üzere. Eline ve düşgücüne sağlık.

    Sevgiler
    Dipsiz.

  5. Merhabalar,

    Öyküde ilk dikkatimi çeken şey Türk dilini tertemiz kullanmış olmanız oldu, okuyucuyu yormayan bir imla dizimi söz konusu. Bir diğer dikkatimi çeken nokta ise betimlemeler. Okurda yeterli etkiyi oluşturduğundan şüpheliyim. Elbette farklı, denenmemiş betimlemeler kullanılmalı ancak bu betimlemelerin okurda bırakacağı etki de göz ardı edilmemeli. Şahsen edebiyatta vuruculuğun önemine inanan biri olarak betimlemelerde bu vuruculuğu arıyorum. Ama “Delikanlının yüzüne serseri bir gülüş düştü.” cümlesini beğendiğimi de söylemeden geçemeyeceğim. “Her gün gidilen yolda bir ağacı keserler veya bir evi yıkarlar da boşluk oluşur ya zihinlerde, bu da öyle bir boşluktu.” kısmında da okurla bizzat iletişime geçmiş olmanız Tanzimat dönemi öykücülüğü hatırlatıyor, kaçınmanızı öneririm. " Gece Güneş’e nefret kusmak için ziyadesiyle yıldızsızdı. Issızdı. Renksizdi." Tezer Özlü de sıklıkla gördüğümüz bu duraksayan, kesik kesik cümleler hikayeye fazlasıyla yakışmış, farklı bir tat vermiş. Ayrıca okurların da fark ettiği üzere öykünün masalsı tınısı gayet hoş. Tebessüm ettirdi. Zaten öykünün tonu tebessümle okumayı kaçınılmaz kılıyor; “Dünya’da kıtlık, savaş, siyaset, futbol, edebiyat ödülleri, wattpad, pop şarkılar ve kırmızı et gibi önceki Halley’den kalma sorunlar çözülmüştü.”

    Genel itibariyle akıcı, okuyucuyu yormayan ve hatta mutlu eden bir öykü olmuş. Tebrik ederim :slight_smile:
    İlhamınız bol olsun, iyi çalışmalar…