Öykü

Öncü

İşte burdayım bu eşsiz, karanlık çölde… Anatis gezegeninin siyah kumları 4. uydusunun dolunayında ışıldıyordu. Hiçbir ses yoktu asit yağmurları, sert rüzgarlar ve basınç nedeniyle oluşan dev dikitler heybetli askerlerden oluşan bir ordu gibi göz alabildiğine uzanıyor, insan ruhunda kasvet uyandıran bu uçsuz bucaksız araziyi dolduruyordu. Bir kadeh sahar şarabı için neler vermezdim…

* * *

“Bu iş için artık çok yaşlandım” dedim kendime, soğuk ve karanlık uzaya çıktığımızda. İmparatorluk artık yeni bir 1. öncü bulmalı. Bir zamanlar genç ve idealisttim, tüm riskleriyle her türlü zorluğu gönülden karşılıyordum. Seçkin bir meslekten de öte bir şeydi seçtiğim hayat. Eski çağlarda öncüler (ilk öncülere Astronot derlerdi) bedensel ve zihinsel olarak mükemmel kişilerden seçilirmiş. Oransal olarak ifade edilirse milyarda bir ya da iki. Yüzlerce yıllık akışta, oran o zamanlara göre yükselse de gelenekler gençliğimde de değişmeden devam ediyordu. Galaksinin dört bir yanından devşirilen seçkin adaylar, yıllar süren ağır eğitim, aşırı zorlayıcı ve ölümcül sınavlardan geçtikten sonra, kendini ispatlamak üzere tek başına galaksinin en ücra köşelerine gönderilirdi. Pek çoğunun geri dönemediği adaylardan sadece pek azı, buldukları kayda değer “Yeni Dünya” rotalarıyla geri dönüp, unvanı hak edebilirdi. Şimdi ise genetik bir dizi operasyonla kendini mükemmelleştiren her budala lisans alıp galaksiyi yağmalama hayaliyle yola çıkıyor. Zaman değişti artık ruh kalmadı, yozlaştık.

Gizemli gezegen yolunda boş boş otururken, şimdi kendime sorduğum soru bu işi neden kabul ettiğimdi. Şüphesiz ki sebepler şöyle sıralanabilir; 1. öncü unvanımı kaybetmemek ve ünümü korumak, son zamanlarda bana karşı ilgilerindeki azalmayı hissettiğim genç, dul ve evli kadınlara hala ne kadar özgür ruhlu olduğumu ispatlamak ve tabi birde borçlu olduğum Abre klanından uzaklaşmak.

170 yıl önce tespit edilmiş olan Anatis, etrafındaki aşırı yoğun radyoaktif gazsı yapı nedeniyle bir gaz devi sanılmış, uzun yıllar da üzerinde durulmamıştı. Sonuçta imparatorluk sınırları sonsuz olan ve sonsuzluğunda ötesine uzanmayı amaçlayan yıkılmaz bir yapıydı. Ama şimdi asistanım Tanu, bir kaza sonrası mekiği bu gezegene düşen Lord Zimmer’in kızının ölmediğine onu inandırmasından sonra beni de buraya sürükledi. Tanu Zimmer’e güveniyordu adil, yardımsever, imparatorluğa sadık bu lord Aeterno Savaşından sonra yetim kalan Tanu’yu bulup evlat edinmiş, yetiştirmiş ve iyi bir referans mektubu ile bana göndermişti. Muhtemelen amacı yeni maden gezegenleri bulabilmek olan bu burjuva şimdi yatırımlarını hiç tahmin etmediği bir şekilde geri alacaktı. Kaza haberinden sonra kızı için, öldüğünü tahmin etmesine rağmen, gezegen çevresine bir sonda gönderen Zimmer gelen raporla sarsılmıştı. Gezegenin etrafındaki radyoaktif ağda bir açıklık tespit edilmiş – o anda nedeni tam olarak bilinmese de, simdi bunun dış ve iç uyduların sıralanmasıyla alakalı manyetik itilime bağlı bir durum olduğu biliniyor” ve bu açıklıktan gezegenin bir gaz devi olmadığı hatta gerçek yüzeyinin kara ve okyanuslarla kaplı olduğu matematiksel denklemlerle hesaplanmıştı. Birinci öncü olarak gelen raporları, gezegen ile ilgili değerleri inceliyorum, hesaplar su götürmez. Bu noktada Zimmer, Tanu ile bana gelip benden gezegene inmemi ve kızına ne olduğunu bulmamı istiyor. Kız ve mürettebatın ölmüş olduğuna eminim. O radyoaktif yoğunluktan çıktıktan sonra mekiğin güvenli bir şekilde iniş yapması pek muhtemel değil. Gerçi 170 yıl boyunca bir gezegenin galaksinin en işlek rotalarından birinde kendini milyarlarca insandan saklayabilmesi de pek mümkün görünmüyordu. Önce reddetsem de beni ikna edeceğinden zaten emin olan Zimmer gerekli tüm ekipmanı ve elemanları hazırlamıştı. Israrı üzerine verdiği listeyi isteksizce inceliyorum. Görev raporlarını incelediğimde tüm ekip elemanlarının sahiden de alanlarında en iyi kişiler olduğuna ikna oluyorum. “Gediğe sağ salim girip çıkacağınız garanti” diyor bana listenin sonundaki yüklü ödemeyi gösterirken. (Bazı sorunlarımdan haberdar olduğunu anlıyorum.) Piyasanın en iyi uçuş ekibi ile 2 geliştirilmiş paralı asker dışında listeye eklemek istediğim biri yada bir şey olup olmadığını sorduğunda, her şeyin mükemmel şekilde hazırlandığından ve eklenmesi gereken bir şey olmadığından zaten emindi. Tanu’nun bir zamanlar söylediği gibi adam gerçekten işi sansa bırakmıyordu.

“Gezegen yörüngesine yaklaştık” dedi mekiğin kaptanı.

“Dengeleyiciler hazır, radyasyon kalkanı devrede” diye cevapladı yardımcısı olan kadın.

Gemiye binmeden önce kendimi tanıtmak için elimi uzattığımda, kaptan adımın ve şöhretimin umrunda olmadığını, bana ünvanımla hitap edeceğini, ona kaptan, yanındakine de ikinci kaptan diye hitap etmemin yeterli olacağını açıkça belirtti ve ekledi :

“Gezegen yörüngesine girince komuta size geçecek ancak o zamana kadar tüm yetki bende bununla ilgili bir sorununuz olmadığını umarım.”

Başımı sallayıp “demek istediğinizi kesinlikle anladım kaptan” dedim.  Nezaket kurallarından hazzetmeyen bu adamdan aldığım sert tepkinin üzerine, suratlarıyla geminin dış yüzeyini yamultabileceğine inandığım paralı askerlere yanaşmayı düşünmedim bile.

“Harika bir ekip, tamamen profesyonel, muhtemelen çok eğlenceli bir yolculuk olacak ”dedim Tanu’ya.

“Sanırım gerçekten cazibeni yitiriyorsun” diyerek güldü.

Zimmer kalkıştan hemen önce bana yaklaşıp iyi şanslar diledi. Mağrur yapısının ardındaki tedirginliği hissedebiliyordum. Ona bizimle gelmek isteyip istemediğini sormayı düşündüm. Muhtemelen istiyordu ama bu onun için bir zayıflık belirtisi olurdu.Sadece teşekkür edip mekiğe döndüm. Böylece hareket başladı.

Plan basitti, açıklıktan geçtikten sonra, gezegen üzerinde uçacak ve bir sinyal bulmadığımız taktirde yüzeye inmeyecektik. Bu esnada oluşabilecek herhangi bir tersliğe kaşı tetikte olmalıydık, zamanla yarışıyorduk ve gedik kapanmadan geri dönmek zorundaydık. Tanu ve askerler koruyucu giysileri üzerinde hazır bekliyordu. Enkaza dair bir iz bulmalı ve eğer mümkün olursa Zimmer’in kızının cesedini alıp girdiğimiz gibi çıkmalıydık. Bu mükemmel hazırlanmış plandaki tek sorun bu kadar geniş bir samanlıkta iğneyi nasıl bulacağımızı bilmememizdi…

Gaz devi sandığımız yoğun radyoaktif bölgenin yüzeyindeki yaradan geçtiğimizde gördüğümüz manzara karşısında hayrete düşüyor, yapının dış yüzeyinin görüntüsünün aksine sadece basit bir kabuk olduğunu gözlerimizle görüyoruz. Bu kabuğunun altında raporlarda yazdığı gibi 36. seviyeden 4 küçük uydu ve yaşamsal izler taşımasa da ilk bakışta bu hissi uyandıran, parlak zırhıyla bizi selamlayan kırmızı-siyah bir inci buluyoruz. Uyduların etrafında atmosfer yok. Bu sayede hızlı bir tur atıp çarpışma izleri olup olmadığını çabucak kontrol edebiliyoruz. Aradığımızı bulamayınca doğrudan gezegen atmosferine giriş yapıyoruz. Önümüzdeki manzara karşısında mekik içerisinde derin bir sessizlik oluşuyor. 28. yy hologramlarından çıkmış bir sanat eseri bu. Sabah ışıklarının etkisiyle manzara daha da netleşiyor. Simsiyah toprak, kan kırmızı bir okyanus, beyaz bir örtüyü andıran atmosfer altında uzanmakta. Duygular bedenimden dışarı çıkmaya zorlanıyor sanki. Korku ve hayranlığın doğurduğu merak ve hazla karışık huzursuzluk, ensemde bir ürperti oluşturuyor. Diğerlerine baktığımda onlarında benimle aynı şeyleri hissettiklerini anlıyorum. Görevimizi bir an unutup alçalmaya karar verdik. Okyanus kıyısına doğru yaklaşıyoruz, karşımızdaki bir Omar Sur CARNA graspinosuydu. Güçlü fırtınalarla oluşan falezlerin iç kısımlarında pürüzsüz yüzeyleriyle ışığı her rengiyle yansıtan oyuklar, binlerce yıldır hazırlandıktan sonra bizleri selamlıyordu. Mekiğin bir sinek kadar küçük kaldığı bu dev kayaçlardan örnekler almak istiyorum ancak bu seferlik sadece aldığımız görüntülerle yetinmek zorundayız.Hemen ölçüm değerlerini istiyorum.

“Sıcaklık -32 derece, basınç değerleri SYD seviyesinde, oksijen oranı % 2,47, su yoğun miktarda demir içeriyor ayrıca kabuk sebebiyle gezegen yoğun radyasyona maruz kalmış. Toprak değil ama kayaç yapıları radyoaktif. Gezegen hayatta kalmak için elverişsiz.” (Böylesine manzaraya sahip olan bir gezegenin ıslah edilemeyecek olması üzüntü verici)

“Gezegen yüzeyinde doğal olmayan etkenlerden kaynaklı bir bozulma olup olmadığını kontrol edin, bir çarpışma olduysa mutlaka izlerine rastlarız. Ayrıca her ihtimale karşı termal tarama ve enerji çekirdeği taraması istiyorum. Hayatta kalan olduğunu sanmıyorum ama yinede denemeye değer.

“Tarayıcı droitler gönderildi.”

Mekiğin orta bölümünden bir fişek gösterisini andıran onlarca droid gezegenin değişik bölgelerine dağıldılar. Bize de gezegenin ekvatoral bölgesine gidip gelen raporları takip etmek kalıyordu. Rapor işlemleri tamamlandıktan sonra droidler bulundukları bölgelerden örnekler alarak geri gelecekler ve böylece bu garip dünyayı azda olsa inceleme olanağı bulacaktık. Gezegende imparatorluğa yarar herhangi bir madde varsa 480 yıl sonraki diğer dizilime kadar bekleyecek ve gedik tekrar açıldığında hızlı bir şekilde girip çıkılacaktı. Bu zaman bizler için çok uzun olsa da imparatorluk gibi ölümsüz bir yapı için çokta fazla değil. Bense buradan çıktıktan sonra bugüne kadar keşfedilmiş en olağan dışı evrensel yapıya girdiğim için öncülük tarihine geçecek ve kalan ömrümü bitmek bilmeyen bir ilgi ve refah içinde yaşayabileceğim. Hiç beklemediğim bir anda, gelirken sürekli şikayet ettiğim bu yolculukta, gençliğimde hep hayalini kurduğum, uğruna pek çok kez hayatımı riske attığım, ancak gelecekte köhneleşerek her şeyden vazgeçtiğim, kendimi lüks ve şöhret meyveleriyle yozlaştırdığım bu dönemde, böylesine bir lütufla ödüllendirilmem ne garip. Tüm sorunlarımdan bir çırpıda kurtulduğum bu gedik beni gerçekten de bambaşka bir dünyaya ulaştırıyordu. Kendi kendime, geri döndüğümde bu eşsiz dünyayı özleyeceğimi düşünürken güney bölge tarayıcılarının birinden olağan dışı bir jeolojik bozulma raporu geldi. Raporlar çarpma kaynaklı bir kratere veya bir enkaza ait değildi. Sadece belirli aralıklarla oluşmuş birkaç düzine çukura aitti. Biri büyük diğerleri benzer boyutlardaki bu çukurlara ait mesafe ve derinlik ölçümleri bunların doğal sebeplerden ötürü olamayacağını açıkça ortaya koyuyordu. Merakımı uyandıran bu garip durum üzerine droidin iniş yapıp detaylı bir rapor çıkartmasını istedim. Gençliğinin verdiği sabırsızlık ve ihtiyatsızlıkla Tanu derhal oraya gitmemizi önerdi. Başka bir zaman olsa riskleri detaylıca inceledikten sonra hareket ederdim ama bir an önce enkaza ait bir iz bulup Tanu ve Zimmer’in 2 çam yarmasını geliş amacımıza yönlendirmekte fena bir fikir değildi. Böylece bende gezegen hakkında daha derin araştırmalara kendimi verebilirdim. (Öncü adayı olduğum günlerdeki heyecanı tekrar yaşamak beni gençleştirmişti.) Vefa borcunu layıkıyla yerine getirme heveslisi asistanıma hazırlanmasını söyledim. Bölgeye geldiğimizde iniş pistlerini anımsatan, siyah granitten düz bir kayaç üzerine iniş yaptık. Uçuş ekibiyle birlikte mekikte kalıp droidlerin raporlarını inceliyordum. Gelen her rapor beni daha da hayrete düşürüyordu. Gezegen gerçekten eşsizdi. Tanu ve çekiçler gemiden çıkıp birkaç yüz metre ilerideki garip çukurlara doğru ağır ağır ilerliyordu. Radyasyona dayanıklı öncü elbiseleri içerisinde pek aceleleri var gibi görünmüyorlardı. Şüphesiz ki bunun sebebi acelelerinin olmaması değil belirsiz zeminde karşılaşabilecekleri sürprizlere karşı tedbirli olmaktı. Heyecanından yerinde duramamasına rağmen temkinli ilerleyişini izlerken asistanımla gereksiz bir gurur duydum. Bölgeye daha varmadan Tanu “Görmen gereken bir şey var dedi. Ne olduğunu öğrenmek için baktığımda dikitlerin seloid kristallerine benzeyen yapılardan oluştuğu gözüme çarptı.

“Bu sandığım şey mi?” dedim.

“Ta kendisi! Üstelik dahası da var.” Zemini göstererek “bakmak isteyebilirsin” dedi

Kalp çarpıntısıyla hemen koruyucu giysimin başlığını giyip kendimi dışarı attım. Yerdeki siyah kumu alıp avuçlarımda gezdirdim. Dokusu ve ışıltısı kendini ele veriyordu hayretler içerisindeydim. Hiç şüphe yoktu ama yinede “Teslerden sonra kesin bir yargıya varabiliriz” dedim. Kesin konuşmak istemiyordum. Eğer şüphelerimiz doğruysa bu ıssız çöl gezegeninin toprağı imparatorluktaki en önemli ticaret malı olan selbiyan baharatıydı. Hemen gemiye dönüp numuneleri inceledim. Yanılmamıştık bu dev bir maden gezegeniydi. Hem de doğal koşullarda kusursuzca işlenmiş birinci kalitede baharat. Tanu bile bu durum karşısında bir an asıl geliş sebebini unutmuştu. Şu an imparatorun kendisinden bile zengindik. Maalesef bu rüya gezegeni birkaç gün içinde tekrar radyoaktif zırhına gömülecek ve uzunca bir süre kendini gizlemeye devam edecekti. Alabileceğimiz kadarını aldıktan sonra buradan ayrılmamız konusunda anlaşmaya vardık. Ancak her şeyden önce bir görevimiz vardı. Kaptan diğer droitlerin raporlarını gözlemlemek için gemide kalacak. Tanu ve ben çukurlara geri dönüp kayıp mekik hakkında araştırma yaparken ağır işin hakkından gelebilmeleri için 2 asker ve yardımcı pilot yükleme işini halledecekti. Zaten gezegende tehlike uyandırabilecek askeri bir risk olmadığı için iki izbandutu hamal olarak kullanma fikri Tanuyu rahatsız etmedi. Üstelik araştırmaya benimle devam edecek olmak onu memnun etmişti. Çukurlara ulaştığımızda derinliklerinin sadece yarım genişliklerininse 2 metre civarı olduğunu fark ettik. Sanki ufak çapta bir düzine patlama gerçekleşmiş gibiydi. Çukurlar sanki bir yeri işaret ediyordu sıralı olarak 1200 metre kadar ilerideki kayalıklara uzanıyordu. Hava kararmaya başlamıştı görüş alanımız hala açıktı ve hava tamamen kararsa bile giysilerimizin aydınlatmaları son seviyede gündüz ışığını aratmıyordu.

Tanu’ya mağarayı gösterdiğimde onunda benimle aynı şeyi düşündüğünü anladım. Mağara ağzına geldiğimizde seloide ait herhangi bir iz olmadığını gördük. Tanu her ihtimale karşı yanında taşıdığı nötron tabancasını çıkardı ve ilk adımını attı. İçeri girdiğimizde karşılaştığımız manzara bizi hayrete düşürdü. Erzak paketleri, sağlık ekipmanları, gezici bir yer aracı, enerji çekirdeği sökülmüş bir sağlık droidi ve pek çok araç gereç. Galiba aradığımızı beklentimizin üzerinde bulma gününü yaşıyorduk. (Keşke kumar gezegeni Salaz’da olsaydım) Biraz daha ilerlediğimizde bir ses bize yaklaşmamamızı söyledi. Tanu bu sesi tanıyordu, “Palme” dediğini duydum. Bunun üzerine ses bize kendini gösterdi. Koruyucu giysisinin harap olmuş tozlu camından bize bakan güzel yorgun bir yüz ciddiyetini koruyarak,

“Giysilerinizin ana yaşam destek sistemlerini çıkartın” diye emir verdi.

Ne olduğunu anlamak için Tanuya baktım. Hayret içerisindeki tanu kendini tanıttı. Palme tekrarladı

“Yedek ünitelerinizi devreye sokun ve ana üniteyi çıkartın.”

Anlaşılan Palme onu tanımıştı ama ne kadar gariptir ki bunu umursamış gibi durmuyordu. Bu iki çocukluk arkadaşı birbirlerini yıllardır tanıyor ve güveniyordu. Tanu sorgusuz sualsiz söyleneni yapmaya koyuldu ve bana da aynı şeyi yapmam için başıyla işaret verdi. Her ne kadar kadını tanımasam da Tanu’yu tanıyordum ve ona güveniyordum. Akıl dışı olsa da içgüdülerim bana söyleneni yapmamı emrediyordu. Yedek üniteleri devreye sokup ana güç reaktörlerimizi söktük ve önümüze koyduk. Kadın hızla reaktörleri kapıp mağaradan dışarı çıktı ve iki reaktörü de mağaradan olabildiğince uzağa fırlattı. Aceleyle mekiğe baharat yükleyip yüklemediğimizi sordu. Hayretle birbirimize baktık ne olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Korku dolu gözleriyle

“Hemen” dedi.

“Hemen gemiyi boşaltmalarını söyle…”

Telsiz bağlantısı mağara içerisinde sağlanamıyordu.

“Dışarı” dedi.

“Hemen onlara gemiyi boşaltmalarını söyleyin.”

Aceleyle dışarı çıktık ve kaptanla bağlantıyı sağlar sağlamaz aldığımız direktifi aynen tekrar ettik. Kaptan ne olduğunu anlamaya çalışıyordu

“Delirdiniz mi?” diyordu. “Gemiyi yüklemek için saatlerdir uğraşıyoruz.”

Yan tarafımdan Palme “patlayacak” diyordu.“acele etmelerini söyle.”

Kaptana durumu açıkladım bana güvenmesini, gemiye aldıkları yükte bir çeşit patlayıcı olduğunu söyledim. Kaptan lanetler okuyarak aceleyle gemideki üçlüye mekiği hemen boşaltmalarını emrediyordu. Bu sırada endişeyle havaya bakan kadın başını sağa sola sallayarak “vakit yok onlara gemiyi terk etmelerini söyle acele etsinler hemen gemiden çıksınlar” dedi.

“Kaptan vakit yok hemen gemiden….”

Sözümü tamamlayamadan metrelerce yükseğe çıkan alev ve patlamanın devasa sesi her şeyi bastırdı. “Çabuk içeri” dedi Palme “giysilerinizin iç sıcaklığını 17,3 derecede sabitleyin ve sakın ışıklarınızı açmayın.

Tam bu esnada giysilerimizden çıkarttığımız ana reaktörler ardı ardına patladı. Bizi mağaraya getiren çukurların ne olduğunu ve ekibin geri kalanının nerede olduğunu böylece anladık. Şoka uğramış halde mağaraya girdik üçümüzden de ses çıkmıyordu. Sessizce kadını sığınağının derin karanlığında takip ettik. Burası loş ışıkla aydınlatılmış karantina amaçlı kullanılan portatif bir sağlık hücresiydi. İçeri girdiğimizde yarım düzine kadar yaşam destek ünitesinin çeşitli aletlerle paralel bir sistem oluşturacak şekilde bir araya getirilmesinin sebebini kadının başlığını çıkarmasıyla anlıyoruz. Anlaşılan bu zengin kızı yaşıtlarından çok daha üstün hayatta kalma becerilerine sahip. Ona tüm bu olanların anlamını soruyorum.

“Bir çeşit böceğimsi organizma diyor. Saf enerjinin bulunmadığı bu radyoaktif gezegene yüzeye binlerce yıldır ağır ağır düşen fotonlar kristal yapılar tarafından emilmiş. Bu kristalleri aynı yavaşlıkta tüketen organizmalar saf enerjiyle karşılaştığı anda adeta çıldırıyor. Anladığım kadarıyla bu yaratıklar emdikleri enerjiyi bünyelerinde tekrar işliyor ve bir çeşit enzimle katalize ederek kat be kat çoğaltıyorlar saf enerjiyle daha önce karşılaşmayan bu yaratıklar içlerine aşırı miktarda enerji çekiyor ve patlıyorlar. Patlama sonrası açığa çıkan enerji reaktörlerimizi tutuşturuyor ve geride hiçbir şey bırakmıyor.

“Biz hiçbirşey görmedik” diyor Tanu.

“Göremezsiniz bu yaratıklar çöl toprağının içinde gizleniyor. Kendilerini gündüz vakitlerinde azda olsa sızan ışıktan kristalize olarak koruyorlar. Üstelik topraktan ayırt da edilemiyorlar. Belli bir vücut saat sistemi geliştirmişler, biyolojik olarak ne zaman gece ne zaman gündüz biliyorlar. Tamamen karanlık gecelerde kristallerle besleniyorlar. Baharatı da dışkılıyorlar. Nötron reaktörlerinin enerji dalgalarını algılıyorlar ve ona ulaşana kadar durmuyorlar. Sonrasını da gördünüz zaten”

Bize anlattıklarını ve başımıza gelenleri sindirdikten sonra gezegene nasıl geldiklerini soruyorum.

“Yörünge sabitleyicimiz arızalandı ve radyoaktif yapının içinden geçtik. Reaktör çekirdeği de radyasyon etkisiyle bozulmuştu. Acil iniş prosedürünü uyguladık indiğimizde organizmalar uykudaydı. Bu mağarayı bulduk. Reaktör arızasından dolayı geminin yaşam destek üniteleri çalışmıyordu. Önce oksijen ve su ihtiyacımızı karşılamak için bir sığınak oluşturduk. Reaktörün tamirinden önce hayatta kalmamız gerekiyordu, hiçbir şeyden kuşkulanmadık. Geminin gövdesinde bazı yarıklar oluşmuştu ve bir grup gövdeyi onarırken diğer grubun reaktör çekirdeğini mağaraya getirip burada onarmasına karar verilmişti. Çekirdek taşınırken hava kararmıştı ve ilk patlama böyle gerçekleşti. Hepimiz korkmuştuk 3 kişiyi kaybetmiştik. Hemen sonra mürettebattan birinin başına da aynı şeyin geldiğini gördük. Gözümüzün önünde paramparça olmuştu. Mağaraya kaçmaya başladık, ben grubun gerisindeydim. Organizmaları o sırada fark ettim. Şansım var ki giysimin ana ünitesi arızalanmıştı ve yedek ünite devredeydi. Benim dışımda tüm mürettebat infilak etti. Mağaraya geldiğimde bir daha dışarı çıkmadım ve uzun süre gözlemledim. Kendimce deneyler yaparak olanları anlamaya çalıştım.

Anlatılanları hayretle dinliyorduk. Sonunda “Geminiz nerde?” dedim “İlerideki küçük kayalıkta” dedi.Gezegende yasayan başka canlı olup olmadığını sordum.“Bildiğim kadarıyla yok” dedi

“Tarayıcı droidler acil durum sinyali yollamamızı sağlayabilirler” dedi Tanu. “

“Faydasız” dedim. “Radyoaktivite dışarıyla olan tüm iletişimi engeller.”

“Kaç tane?” diye sordu Palme.

“İki düzine kadar dedim.

Umutla “Bu işe yarabilir” dedi. Eğer sadece bile yarısını toplayabilirsek güç ünitelerini birbirine bağlayarak gezegenden dışarı çıkacak enerjiyi elde edebilirim. Çok uzun sürmese de bizi yörüngeden dışarı atmaya yetebilir. Uzaya çıktıktan sonra da birilerinin bizi bulmasını ummalıyız ama elimizdeki tek plan bu. Droidlerin frekanslarına ulaşıyorum ve kişisel giriş kodumla hepsini bulunduğum koordinatlara çağırıyorum. Plan başarılı oluyor ama hesapladığımızın aksine sadece 8 droid bulabiliyoruz. Mekik ağırlığını dengelemeye yetecek kadar güç çekirdeği elde edemiyoruz. Mekiği boşaltıyoruz tüm envanteri gemiden indiriyoruz. Yine de yeterli gelmiyor. Bunun üzerine tanu kafayı çalıştırıyor. Kaçış kapsülü diyor. Onuda gemiden atarsak uygun ağırlık sağlanır. Hemen söylediğini yapıyoruz. Tanu’yla kapsülü boşaltmak için mekiğe giriyoruz kapsülü gemiden atıyoruz. Artık kaçış için her şey hazır. Sadece mağaraya gidip birkaç hayati materyali alacak ve buradan çıkacağız. Hala 4 saatimiz var ve ertesi günü kimse beklemek istemiyor. Planın başarılı olacağını umarak droidlerin dönüşünü beklerken tüm eşyayı yüklenmeye hazır hale getirmiştik zaten. Oksijen çadırını toplayıp, yüklemeyi yapıyoruz, derken büyük bir patlama mağarayı sallıyor. Ne olduğunu anlamak için kendimi dışarı atmadan hemen önce padme kolumdan yakalıyor ve başlığımı uzatıyor. Başlığımı takıyorum, hızla dışarı çıkıyorum gidip baktığımızda mekiğin yerinde koca bir krater olduğunu görüyorum. Umutlarımız etrafa dağılan metal parçaları gibi karardı. Artık göz göze bile gelemiyoruz. Belki bir kaçak, beklide başka bir şey. Neler olduğunu anlamaya çalışmak yersiz. Bildiğimiz bu yaratıkların bizi bu gezegende hapsettikleri. Tek kelime etmeden, omuzlarımızda hayal kırıklarımızın çöküntüsüyle yer taşıtına biniyoruz. Mağaraya dönüyoruz. Sığınağa geldiğimizde oksijen çadırını kurmamız tam 6 saat sürüyor 2 saatlik bir iş için bu kadar yavaş çalışmış olmak bizi rahatsız etmiyor adet yerini bulsun diye ölümümüzü ertelemek aslında hiçbirimizin işine gelmiyor. 3 gün boyunca kimse mağaradan dışarı çıkmaya yeltenmiyor. Tanu sürekli uyukluyor. Palme biz gelmeden önceki hayranlık uyandıran yaşam arzusunu tamamen yitirdi, her şeyi boş vermiş görünüyor. Dışarı çıkmamız gerektiğini söylüyorum oralı olmuyorlar. Bittiğini anla artık der gibiler. Dördüncü gün bitti ve hala mağaradayız. Bittiğini bende biliyorum ama böyle bitmesini kabullenemiyorum.

Bu süre içerisinde tüm yaşamımı gözden geçirdim. Gençliğimin anılarıyla gururlandım ve son yıllarımı nasıl geçirdiğimi düşünerek kendimden utandım. Her şeyi şimdi açıkça görüyordum. Uykularında ikisiyle de sessizce vedalaşarak sabahın erken saatlerinde mağaradan çıktım. Ben bir öncüyüm, böyle ölemem. Ölümün beni kapana kısılmış bir halde yakalamasına izin veremem. Bir öncü gibi yeni keşifler yaparken ölmeliyim. Yer aracına bindim, amacım çölü baştan başa geçip kan kırmızı okyanusa varmak. Uzunca bir süre ilerledikten sonra yer taşıtının yakıtı bitti. Ama okyanusun yansıttığı kızıl ışıltıyı simsiyah kumların üzerinden görebiliyorum. Kalan yolu tempolu adımlarla yürüdüm. Burası gezegene iniş yaptığımızda yakından incelemek istediğim uçurum. Karşımda sonsuzluğa uzanan kızıl okyanus. Gördüğüm son manzaranın bu olması ne büyük mutluluk.

Buraya gelirken doğumumun anlamını hissettiğim, hayatım boyunca karşılaşmadığım, güzellikte kayaçlar ve manzaralarla karşılaştım. Şimdi oturmuş kabuktan yayılan radyoaktif ışığın rengarenk dansını izliyorum. Huzurluyum, manzarayı izlerken, kimsenin görmediği ve yüzlerce yıl hiç göremeyeceğini bilmek anın büyüsünü katlıyor.

Güneşin batışıyla sakince başlığımı çıkarıyorum, boğulma hissi çok kısa, ölmeden hemen önce öncü yeminim kulaklarımda gülümsüyorum;

“Doğum amacım olan yaşamım, hür ve zincirlenden uzak

Yaşam amacım olan ölümüm, asi ve rastlantıdan uzak…”

Öncü” için 5 Yorum Var

  1. Öncelikle seçkiye hoşgeldiniz. Ben de çok eski değilim ama öyküye ilk yorum yazan kişi olduğum için bunu yazıyorum.

    Öykünüz tutarlı, birbirini açıklayan öğeler içeren ve hard sci-fi diyebileceğimiz bir öykü olmuş. Ayrıca gezegenin olağanüstü yapısı ile fantastik bir öğe de eklenilmiş olmuş.

    Karakterlerin bir tarihçesi olduğu kadar kendi kişilikleri de var ve bu kişilikler stereotip olmaktan uzak. Bu açıdan da başarılı buldum. Sonu da benim açımdan beklenmedik oldu. Onca çabadan sonra böyle bitmesi… Bence öyküye karakter katmış.

    Ayrıca bir okur olduğunuz da belli. Bu arada nette de bulamadığım için soruyorum Omar Sur CARNA graspinosu ne demek acaba?

    Kendi yazdıklarımın da zaafları olduğunun pekala farkında olarak bir konuda geri bildirim vermem faydalı olabilir. Zaman kullanımlarında yer yer uyum bozulabiliyor diye düşünüyorum. Sadece bu noktaya tekrar bakarsanız sizi ileriye götürebileceği kanaatindeyim.

    Tekrar hoşgeldiniz, diğer seçkilerde de görüşebilmek dileğiyle.

  2. DEREBEY dedi ki: dedi ki:

    Güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim. Bu benim şimdiye kadar ki ilk yazma girişimim ve eksiklerimin çok olduğunun farkındayım bu kusurları da zamanla inşallah duzeltebilirim . Kurgu ve karakterler hakkındaki yorumunuz bende yeniden yazma isteği uyandırdı. Bu arada Omar Sur CARNA graspinosu diye birsey yok geleceğe ait bir dalda geleceğe ait bir sanatçı kullanmak istedim hoş duracağını düşünmüştüm :blush:

  3. Sizi teşvik edebildiysem ne mutlu.
    Çok eksiğiniz yok bence ayrıca. Başka arkadaşlar da fikirlerini beyan edecektir ama bence “çok” eksikliğiniz yok.

    Omar Sur CARNA graspinosu harika olmuş.

  4. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @DEREBEY

    Bir süredir buralarda olan biri olarak bende aramıza hoşgeldin demek isterim.
    Öncelikle ilk yazma girişimi için bence çok başarılı bir başlangıç olmuş. Kurgusal olarak başlangıçtan sona doğru belirgin bir akış var. Özellikle bir taslak üzerinde çalışıp yazıya geçirmediysen bunu iç güdüsel yapmışsın demektir ki ben öyle olduğunu düşünüyorum. İçgüdüsel yazımdan sonra her zaman geriye dönüp zaman yapıları, kurgusal tamamlamalar, detaylar ve diyalog kalitesini kontrol etmekte fayda olduğuna inanırım. Ayrıca uzun paragraf olarak görülen bazı yerlerde diyaloglar anlatıma ve onlarda tasvirlere karışıyor.

    Örneğin “Umutla “Bu işe yarabilir” dedi.” ile başlayan paragrafında ve yukarıda bir başka yerde de aynı düzenleme yapılırsa çok güzel parlayabilecek bir öykü.

    Hikayeler hayal gücünde aktığı gibi kağıda dökülürse ne yazık ki okuyucu ile kurulması hedeflenen bağın istendiği kadar güçlü olmayabileceğini tecrübe etmişliğim var. Bu yüzden yazdıklarımın okuyucunun kafasını karıştırmaması için çok net olmam gerektiğini keşfedene kadar kelimelerle boğuşup durduğumu itiraf etmeliyim.

    Ve öncü yemini, çok yerinde çok vurucu güzelce diyan edilmiş.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  5. DEREBEY dedi ki: dedi ki:

    Merhaba öncelikle güzel yorumunuza ve ilginize bu kadar geç yazdığım için kusura bakmayın lütfen. Maalesef bu ay oldukça koşuşturmalı geçti benim için, zaten bu ay ki seçki için hazırladığım yazıyı okursanız yeterli özeni gösteremediğimi, önerilerinize (bu seferlik) uyamadığımı da anlarsınız. Ancak yine de önerilerinizi bir daha ki seçkide değerlendireceğime emin olabilirsiniz. Bunun dışında yazdıkları öyküleri beğendiğim zevk ve kabiliyet konusunda oldukça başarılı bulduğum kişilerin öykümü beğenip yorumlaması da benim için oldukça gurur verici. Öyküme gelince dediğiniz gibi içgüdüsel olarak yazdım ve yazmanın bu kadar zor, mühendislik içeren bir iş olduğunu bilmiyordum. Umarım yazma çalışmalarıma devam edebilirim sizlerin yorumları sayesinde kendimi geliştirip bu işe daha çok zaman ayırabileceğimi düşünüyorum… Teşekkür ederim

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!