Öykü

Sonsuza Dek

Ölüm anına dair ne düşünürseniz düşünün, sahip olduğunuz fikirlerin doğruluğunu ölene dek bilemezsiniz. İşin ironik yanı, eğer yüksek bir yerden suratsız bir caddeye düşmüyorsanız veya hasmınız göz göre göre sizi anlınızın ortasından vurmayacaksa; yani katiyen sonunda öleceğiniz bir anı yaşamıyorsanız, gerçekten ölüyor olduğunuzu bile bilmeniz mümkün değildir. Sonunda uhrevi bir ışığın sizi beklediği, Mozart’ın Requiem’inin eşliğinde yürünen o meşhur tünel veya daha klasik olarak, tüm insani ağırlıklarından kurtulup bir kuş tüyü hafifliğinde semaya doğru yükselmek; eğer tüm bunların kültürel sapmalardan ibaret olduğunu söylerseniz, kimse size aksini ispat edemez.

Ali ise biliyordu; hiçbir insanın öğrenmek istemeyeceği bir bilgiyi, mesleği gereği öğrenmek zorunda kalmıştı. Sadece ölümün ne olduğunu anlatmak için doğru kelimeleri bulamıyordu. Yine de onunla birlikte astronot bedenine daha henüz yüklenen Zeynep’e, kafasını çaresizce dayadığı suskunluktan kaldırıp ölümün nasıl bir deneyim olduğundan bahsetmek istemişti. Belki bu paylaşım onları dostluktan yeni bir seviyeye çıkarırdı; benzer yaralara sahip iki insanın karşılıklı sevgisi, yıldızlar kadar gerçektir.

“Nasıl anlatsam? Rüyasız bir uyku gibi…”

“Aslında tam olarak öldük mü Ali? Sonuçta bilincimizi ve biyokimyasal haritalarımızı yazılım algoritmalarına çevirip bu astronot bedenlerindeki biyoplazmaya yüklediler.”

“Baksana Zeynep, şu diğer odadaki iki bedene baksana. Onlar biziz.” Ali’nin sesi ürkütücüydü.

Uzandığı metal masadan hafifçe doğrulan Zeynep yeni bedenini incelemeye koyuldu. Teni soğuk ve sertti fakat insan gözünün ayırt edemeyeceği derecede doğal görünüyordu. Bir saat boyunca metal masadan kalkmaları yasaktı; kinestetik ayarları yapılmadan bu milyarlık robotik bedenlere zarar verebilirlerdi. O da Ali’nin işaret ettiği pencerenin gerisindeki yan odaya bakmakla yetindi; iki yatağın üzerinde boylu boyunca uzanmış olan iki insan bedeni yeşil örtülerle kapatılmıştı. Zeynep pencereye yakın olan bedenin elinin bezin altından sarktığını görüp ürperdi. Tekrar uzandığında içini derin bir korku sarmıştı. Kendi elini tanımıştı.

“Ölümün ne olduğunu soruyorsan, hiçbir fikrim yok. Az önce o odadaydım, şimdi bu odadayım. İçinde bulunduğum bu bedende on binlerce yıl yaşayabilirim.”

“İki beden arasındaki süreçte ne yapıyorduk?”

“Karanlık Ali, dipsiz ve anlamsız bir karanlık.”

“Biz ne yaptık Zeynep? Buna nasıl cesaret edebildik?”

“Her ne yaptıysak bunu insanlar için yaptık; bu gezegendeki vaktimiz doldu. Milyarlarca insanın geleceği, ikimizin hayatından daha önemli.”

“Keşke o solucan deliğine insan bedeniyle girebileceğimiz bir gemi inşa edebilselerdi.”

“Bunu sen mi söylüyorsun? Astrofizik doktoru Ali Alpay… O suni solucan deliği yaratacağı basınçla bizi püreye çevirirdi, biliyorsun.”

En az kırk dakika daha uzanmaları gerekiyordu ve bu süre, iki astronotun yaptıkları tercihi düşünmeleri için yeterliydi.

* * *

Dünya nüfusu on dört milyara çıkınca küresel tehlike çanları çalmaya başlamıştı. 2050’li yıllardan itibaren kontrolden iyice çıkan iklim değişikliğiyle tarımsal araziler giderek verimsizleştirmişti. Geleceğe dair yapılan tüm modellemeler tek bir sonuca varıyordu; eğer tüm insanlığı kurtarmak nihai hedefse, en çok yüz yıl içinde yeni bir gezegen bulmak kaçınılmazdı. Zaten Yeni Zelanda’yı henüz kapatan elit zenginler, kendilerine yetecek küçük bir dünya yaratmışlardı bile ve pekâlâ Sagan Harbor’da (Uluslararası Uzay İstasyonu) yeni bir gemi inşa ettirip, son seçenek olarak gezegeni terk edebilirlerdi.

Bazı devlet adamlarının liderliğinde kurulan iyi niyetli bir girişim, gelecek planlarını tüm insanlığı hesaba katarak yapıyordu. 2094 yılında varlığı her zaman gizli kalacak olan bu girişim, onlarca farklı devletin ve özel şirketin ortaklığıyla kurulmuştu. Hedef basitti; daha altı yıl önce bilim insanlarınca müjdelenen yapay solucan deliğini kullanarak evrende seyahat edecek ve insanlık için uygun olduğu düşünülen gezegenleri inceleyeceklerdi. İlk sorun ilk gün ortaya çıkmıştı; yapay solucan deliği biyolojik varlıkların dayanamayacağı güçte bir çekim alanı yaratıyordu. Onlarca deney yapıldı fakat sorun giderilemedi. Evet, insanoğlu nihayet evrene açılan bir pencere geliştirmişti fakat içinden geçmesi, sahip olduğumuz gemilerle mümkün değildi. Çözüm çok değil bir yıl sonra İran merkezli NanoMar şirketinden gelmişti; madem yapay solucan deliğinden insanlar geçemiyordu, o halde bunun için uğraşmayacaktık. Titanyum ve altını karıştırarak elde edilen Morosan isimli dayanıklı metalden yapılacak olan robotik bedenler, insanların yapabileceği her şeyi başarabilirdi. Tek bir şartla; insan bilinci bu robotik bedenlere yüklenmek zorundaydı. Kuramsal anlamda mümkün görünen bu aktarım sürecini, NanoMar dışında hiçbir şirket başaramazdı. Biyoplazma isimli buluşları, henüz kamuoyuna duyurulmamış olsa da dünyayı değiştirmişti. Biyoplazma, silikon temelli donanımlar yerine biyolojik temelli çipler ve donanımlar kullanılması demektir. İlk olarak bir bakteri DNA’sını kodlayarak veri yüklemeyi başaran NanoMar uzmanları, aslında tüm problemi çözmüştü. Biyolojik veri saklama üniteleri, biyolojik veri aktarım bilimleri derken en görkemli buluş gelivermişti; biyolojik işletim sistemi, yani genel adıyla otonom sinaptik donanımlar veya kısa ismiyle biyoplazma. 2096 yılının başlarında, NanoMar biyoteknoloji uzmanları bir insana dair tüm bilinç, hafıza ve biyokimyasal algoritmalarını yaklaşık iki kiloluk biyoplazma sıvısına yükleyebiliyordu. Galvani adı verilen bir biyolojik elektrik türüyle çalışan biyoplazma birimleri, robotik bedenin baş kısmında muhafaza ediliyor, bu sıvının temizlik ve bakım üniteleri ise suni bedenin göğüs kafesinde bulunuyordu. Sonuçta yapay solucan deliğinden geçerek yüzlerce ışık yılı uzaklıklara saniyeler içinde varacak ilk insanlar, robotik bedenler içinde olsalar da hazırdı.

* * *

“Son otuz dakika,” dedi, gözlem odasındaki sinir bozucu uzman.

Sıkıntıdan çeneye vurmuş olmalarına rağmen yerlerinden doğrulup yeni bedenlerini denemeleri için hâlâ yarım saat daha vardı. Ali el ve ayak parmaklarını kımıldatıyordu; incecik tıkırtılar çıkaran parmakları, sıktığı zaman ona sağlıklı ve iyi olduğunu hissettiren elleri, her şey, her şey alabildiğine rahat ve sorunsuz görünüyordu. Sağa sola başını birkaç kez çevirdiğinde ikisi de onları izleyen kalabalık uzman ordusundan fırça yemişti.

“Demek geminin içindeki geminin içindeki gemiyle gideceğiz, bu komik değil mi Zeynep?”

“Öyle. İnsan kendini mısır firavunu gibi hissediyor. Düşünsene, önce bizi bir kutuya koyacaklar; gel şuna tabut diyelim. Tabutumuz, içi yüzlerce kilo cıva dolu bir başka kutuya bırakılacak; o da lahit olsun. Tabii bir de geminin içinde olacağız. Basınçtan ancak yırtarmışız.”

“Bu arada soluk alıyormuş gibi yapman çok tuhaf. O solumaya çalıştığın havaya artık ihtiyacın yok.”

“Hatırlattığın için teşekkürler. Yemeğe, su içmeye, çikolataya, abur cubura, hatta sigaraya bile ihtiyacımız yok Doktor Ali Alpay. Nasıl hayat ama?”

“Tam olarak ne kadar yaşayabiliyorduk? Bu bedenlerde?”

“Yine aynı soru! Kuramsal olarak sonsuza dek Ali.”

“Demek sonsuza dek. Dek! Dek! Dek!” diyerek fısıldadı Ali.

“Sonsuzun deki olmaz tamam. Yani 2300’e dek diyebilirsin ama sonu olmayan sonsuz için dek diyemezsin, değil mi? Gel şuna birkaç milyon yıl diyelim.”

“Bu sana nasıl hissettiriyor?”

“Bilmem… Evli değiliz. Anne, babalarımız da ölüp gitti.”

“O halde?”

“Anne olsaydım, çocuğumun ölümünü görmek istemezdim.”

“Şöyle sorayım Zeynep. Birkaç milyon yıl, yani uzunca bir süre hayatta kalacağız, öyle görünüyor. Yaşama nasıl tutunacaksın? Yani neyle oyalanacak, ne yapacaksın? Mesela kitap yazmak veya kalıcı bir eser bırakmak, bunların hepsi saçma sapan şeyler olacak, değil mi? İnsan sonsuza dek yaşasaydı amacı ne olurdu?”

“Bunu çok da düşünmedim Ali. Sen yapacağımız yolculuğu bir uçak seyahatine benzetiyorsun. Sanırım ben… Sanırım ben bu yolculuğu daha farklı algılıyorum; benim için bir yıldızın içine düşmek gibi… Seni üzeceksem bağışla Ali ama,” diyen Zeynep Ali’ye dönüp baktı ve “geri döneceğimizi sanmıyorum. Buna rağmen, bu yaptığımıza değer,” diyerek sustu.

Odayı gözlemekte olan uzmanlardan biri cam bölmenin ardından ciddi bir ses tonuyla “Lütfen artık hareket etmeyiniz. Henüz kinestetik ayarlarınızı tamamlamadık. Son on dakika. Teşekkürler!” dedi. Resmen usturuplu bir dille azar işitmişlerdi.

Bir iki dakika sessizce tavandaki soluk ışığı izlemeye devam ettikten sonra aynı uzman, daha yumuşak bir sesle “Artık konuşabilirsiniz, hatta bu çok iyi olur çünkü artikülasyon donanımlarınızı test etmek istiyoruz. Son yedi dakika. Teşekkürler,” dediğinde Zeynep de Ali de gülmemek için kendilerini zor tuttular.

“Artık ağzımız alışsın, organ yerine donanım diyeceğiz. Mesela biz ilerde ölünce, çoklu donanım yetmezliğinden gitti, derler!” dedi Zeynep.

“Bu iyiydi!”

“Ali, söylediklerini düşünüyordum; yani eğer gerçekten bu yolculukta ölmez ve Dünya’ya yaşanabilir yeni bir gezegen bulmuş, muzaffer astronotlar olarak dönersek…” diyerek bir süre sustu ve “Yani başarırsak Ali, gerçekten başarırsak. Tanrım bu delice! Koca Samanyolu Gökada’sında birkaç astrofizikçinin tespit ettiği bir gezegene gideceğiz. Yetmiş iki ışık yılı öteye… Neyse, eğer başarırsak sonsuz ömrümü nasıl geçirirdim, düşündüm Ali. Bence tek bir yanıt var.”

“Neymiş o yanıt?”

İnsanlığa hizmet etmeyen insan değildir. Böyle bir şey okumuştum bir yerlerde, gençliğimden kalma bir cümledir, hâlâ aklımda.”

“Demek gençliğinden kalma!”

“Otuz altı yaşındayım.”

“Biliyorum! Şaka bir yana, artık genç değiliz, ne dersin? Yani yirmi iki yaşındaki gibi değiliz. Güzel bir sözmüş bu. Yani ne yapacaksın? Bir huzurevi mi açacaksın?”

“Sana sinir bozucu olduğunu söylemiş miydim?”

“Son on üç senedir her fırsatta.”

“Hayır huzurevi açmayacağım, şey… Tam olarak ne yapmam gerektiğini bilmiyorum ama eğer sonsuz bir ömrü anlamlı kılmak istiyorsan muhakkak insanlara faydalı şeyler yapmalısın. Yoksa yaşarken ölürsün.”

“Kafamı karıştırıyorsun Zeynep,” diyerek güldü Ali.

“Bana bak, ikimiz de kırkımıza yaklaştık, değil mi? İkimiz de şunu çok iyi biliyoruz. Önemli bir amaca hizmet etmeyen insanlar, günlük yaşamın sıradanlığında, bireysel hazların sığlığında kaybolur gider. Yani işte film izle, alışverişe çık, tatile git, işe git, çocuk büyüt, sonra yine tatile git, kredi çek, borsa oyna, tüket, tüket, tüket… Bu tür bir döngü içine giren bir insan, yaşamının son yıllarında oturup düşünür; ne yaptığını, nereden gelip nereye gittiğini düşünür, bu sorulara yanıt bulamadan çoğu zaman yaşlanır ve ölür. Ya bu tür biri ölmeseydi Ali? Bir amacı olmayan sığ biri ya sonsuza dek yaşasaydı?”

“Sence ne olurdu?”

“Ne mi olurdu? Uzmanlığı tüketmek olan her birey gibi sonunda kendini tüketirdi. Değer sahibi olmayan biri için olağan bir insan ömrü bile kaybolmak için yeterince uzundur.”

“Öyle.”

“İşte tam olarak şöyle olurdu; aynı bitmek bilmez sonsuz ömrü içinde defalarca kaybolurdu, defalarca ölür, yeniden yeni bir kimlikle var olur, sonra tekrar ölürdü, ta ki bir gün anlamsızlığın karanlığında kaybolup delirene kadar. Dolayısıyla… Aslında böyle bir insanın ömrü sonsuz olsa bile, devamlılığı olmaması yüzünden, karanlıkta sürekli kaybolduğu için sonsuz falan değildir. Sonsuz bir ömürde yürüyen birinin yolunu sadece yüksek bir amaç aydınlatabilir. Anlatabiliyor muyum?”

“Bu da seni şu gençliğinden kalma söze mi getiriyor? Neydi o; insanlığa hizmet…”

“İnsanlara hizmet etmeyen insan değildir. Bu konuda hiç düşünmedim diyemem Ali.”

“Belli oluyor, ne demezsin!”

“Hayır yani, söylemek istediğim… Eğer gerçekten uzun süre var olacaksak bireysel hiçbir amacın anlamı kalmıyor. Tamam seninle veya yeni robotik meslektaşlarımızla yeni gezegenleri aramaya devam edelim. Onlarca, yüzlerce, binlerce yıl bir gezegenden diğerine seyahat edip insanlık tohumunu gökadaya yayan bahçıvan astronotlar olalım, ya sonra? Elimizde hâlâ yaşayacağımız birkaç yüz bin, belki milyon yıl kalmış olacak. Geri kalan onca zamanı nasıl değerlendireceğiz? Ben diyorum ki kendimize bulacağımız yaşam amacı diğerlerine katkı sağlamak üzerine kurulu olmalı; bilmiyorum belki hocalık yaparız, belki sürekli yolculuklarımızı ve deneyimlerimizi yazarak insanlara yol gösteririz, bir süre sonra yaşayan tarihi insanlar oluruz. Fakat ne olursak olalım bunu diğer insanlara yardım etmek… diğer insanlar için, her şey Ali, her şey diğer insanlara ne katacağımızla ilgili. Aslında kısacık ömürlerimiz de öyleydi, fakat ben bunu göremeyecek kadar bencil ve mutsuzdum.”

“Beni dinle Zeynep. Bunu söyleyecek en son insan sensin! Bir astronot ve mühendis olarak gösterdiğin bu özveri… Bu özverine rağmen, bencil bir hayat yaşadığını söyleyebilecek en son insan ikimiziz. Bizden önce onlarca insanın bu görevi reddettiğini biliyorsun.”

“Bu görevi neden kabul ettiğimi hiçbir zaman anlamadın, değil mi Ali? Bu özveriyi neden gösterdiğimi…”

Zeynep’in sesindeki kırılganlığı sezen Ali başta afallamıştı, fakat toparlandı ve “Zeynep ben…”

Uzman yine araya girdi. “Son iki dakika! Şimdi lütfen sessiz olunuz.”

Odadaki sessizlik Ali’nin taşıyabileceğinden çok daha ağırdı. Yan yana uzanan iki robotik beden, iki insan arasındaki en güçlü bağla birleşmişti bile. Sevgi evrenin özüdür ve bu öz şimdi Ali ve Zeynep’i olanca sıcaklığıyla sarmıştı. O an tek eksik kalan, Ali’nin bu cömert sözlere karşılık olacak, içi güllerle dolu bir iki söz etmesiydi.

Son iki dakika hiç bitmeyecek gibi! Sadece yüz yirmi saniye uzaktasın!

Beş Ekim 2097 tarihi insanlar için sıradan bir gün olmayacaktı. Ali ve Zeynep’i yapay solucan deliğinden geçirecek olan uzay gemisi, ikisini onlarca ışık yılı ötedeki bir gezegene taşıyacaktı. Yeni bir yuva, yeni bir umut ve yeni bir yaşam… Bu gezegenin doğası insanoğlu için uygun bulunursa, ki ilk gözlemler böyle olduğunu gösteriyordu, insanlık peyderpey büyük yolculuğa çıkacaktı. Biyolojik temelli hiçbir yolcunun şimdilik yapay geçidi kullanarak yeni gezegene gitmesine imkân yoktu fakat daha 2100 yılı gelmeden bu büyük atılımı başarabilen insanoğlu, elbette en fazla yirmi yıl içinde yapay solucan deliklerinden insanları da güvenle geçirebilecek gemiler inşa edebilecekti.

Eylül ayının on sekizine kadar her şey yolunda gitmişti. Ne var ki Ali ve Zeynep’in yeni bedenleriyle yerlerinden doğrulmalarına bir dakika kala planlar altı üst olmuştu. Ali kımıldamamak için mücadele ediyordu, fakat uzmanların bulunduğu odadan gelen bağırmalar onu endişelendirmişti. Sessizce “Zeynep,” dese de yıllardır içten içe sevdiği ve hiçbir zaman ona açılma cesareti gösteremediği kadın yanıt vermiyordu. Ne aptaldı! İlk hamle Zeynep’ten gelmişti, bunca yıldan sonra hem de! Ali içerideki seslerin artmasıyla iyice panikledi. Bir uzmanın “Onu kaybettik!” demesiyle istemsiz bir biçimde yerinden doğruldu.

Dönüp Zeynep’e baktı. Beyaz kıyafetleri içinde bu robotik bedeni, onun Zeynep’inden ayırmanın imkânı yoktu; belki suni beden biraz fazla mükemmel duruyordu. Zeynep kımıldamıyordu. Gözleri açıktı fakat yüzündeki son ifade adeta donup kalmıştı; hafif açık dudaklarının kenarındaki masum gülücük, yılların suskunluğunun gözlerinde bıraktığı ince acı, eski bir fotoğraf misali Ali’nin önünde duruyordu. Zeynep’i çaresizce uyandırmaya çalıştı. Birden içeri gelen iki telaşlı uzmanın Zeynep’in üzerine çullanmasıyla geri çekildi. Bir uzman, Zeynep’in kulağının arkasındaki üç milimetre çapındaki deliğe yeşil bir çubuk soktu ve elindeki üç boyutlu holografik tablete odaklandı. Ali öylesine şaşkındı ki ne konuşabiliyordu ne de kımıldayabiliyordu. Geniş pencereyle ayrılan yan odadaki seslerle irkildi ve dönüp baktı; onun ve Zeynep’in ölü bedenleri siyah, fermuarlı ceset poşetlerine yerleştiriliyordu.

“Onun neyi var? Size onun neyi var dedim!”

İçeri giren Ian, tüm bu girişimin başındaki birkaç kişiden biriydi. Kaygı içinde Ali’nin yanına geldi ve sırtından tutarak onu nazikçe dışarı çıkarmak istedi.

Ian ağlıyordu. “Benimle gel Ali.”

“Hayır Ian. Bana ne olduğunu söyle! Zeynep’in neyi var?”

Zeynep’in bedeni, uzmanların elindeki tabletlerden gelen komutlara geriliyor ve titriyordu. Bir anlığına Ian’ı unutan Ali dehşete düşmüş, uzandığı masayı döverek titreyen robotik bedeni izlemeye koyuldu. Gözlerindeki korku, Ian’ın yüreğini burkmuştu. İki uzman da aniden havlu atmış bir boksör gibi, içine girdikleri mücadeleyi bıraktılar. Yeşil aparatı Zeynep’in kulağının arkasından çıkaran uzmanlar, başlarını kaldırmadan odadan ayrıldılar. Zeynep veya ondan arta kalanlar, Ali’nin önünde boylu boyunca kımıldamadan uzanıyordu.

“Ian? O kurtulacak değil mi?”

Elleriyle başını sıkan Ian konuşacak halde değildi.

“Ian! Bir şey söyle!” diye bağıran Ali’nin sesi tüm katta duyuldu.

“Onu kaybettik Ali! Kullandığımız biyoplazma birden Galvani kaybetmeye başladı. Uzmanlar harici güç kaynağıyla ona enerji vermeye çalıştılar ama… ama işte… Bu beden artık işe yaramaz.”

“Kök algoritmalarını ve biyokimyasal haritalarını sakladınız değil mi?”

“Elbette sakladık ama biliyorsun, birkaç gün sonra yolculuğa çıkacaksınız ve… Zeynep’e yeni bir beden inşa etmek en az bir yıl… Of, biz neden bahsediyoruz? Girişim bunu zaten onaylamayacaktır. Milyarlık yatırımlar, bu bedenler.”

“Demek milyarlık yatırımlar.”

“Beni suçlama Ali. Ben de bu girişimin bir elemanıyım, tıpkı senin gibi.”

“Tamam, seni suçlamıyorum. On üç gün sonra yola çıkılacak. Onu benim bedenime yükleyin.”

“Ne?”

“Duydun! Benim bedenime onu yükleyin.”

“Sen ne olacaksın?”

“Bu benim sorunum. Senden bunu dostun olarak rica ediyorum.”

“Kabul etmeyeceklerdir Ali.”

“Öyle mi? O halde beni o gemiye bindiremezler! Hatta… Kaçıncı kattayız Ian?”

“On yedi… Bu ne demek şimdi?”

“Bu bedeni yok ederim. Beni iyi tanırsın Ian! Bunu yapacağımı da bilirsin. Ya Zeynep’i benim bedenime yükletirsin ya da on yedinci kattan aşağı atlarım. Neydi o dediğin? Milyarlık yatırım… Bu milyarlık yatırımı yok ederim.”

Başını sallayan Ian doğru sözü bulmakta zorlanıyordu. “Bunu… Ali bunu neden yapıyorsun? Amacın nedir? Kendi yaşamından vazgeçip…” derken birden gözü parlayan Ian, sormaya çalıştığı sorunun yanıtını bulmuş gibiydi.

“Sen Ali, sen…”

“Evet ben. Ben ve o…” diyen Ali dönüp Zeynep’e baktı ve bir süre yüzünden taşan acıyla onu izledi. Ardından kendini güçlükle topladı ve Ian’a döndü. “Zeynep sonsuz bir ömrü benden daha iyi yaşayacaktır. Bunu anlamanı beklemiyorum Ian. Ama şunu anlarsın: O beni, sonsuz bir ömürle kendini cezalandıracak kadar çok seviyordu. Ben de onu seviyorum Ian, hep sevdim. Lütfen, bunu bana çok görme… Lütfen.”

* * *

Birkaç saat sonra kaotik telefon trafiği dinmiş, Ian’ın çabalarıyla yeni yükleme için izinler alınmıştı. Masaya uzanan Ali derin bir soluk alıp “Hazırım,” dedi.

Ian üzgündü; ayakta zor duruyordu. “Zeynep’e iletmek istediğin bir şey var mı?”

“Ona de ki; insanlara hizmet etmeyen insan değildir. O gezegenden tek parça olarak dön ve beni bul. Beni bulduğunda seni hâlâ seviyor olacağım. Böyle söyle Ian.”

“Elbette Ali. Elbette.”

“Vakit geldi. Ben hazırım.”

“Ali…”

“Ben hazırım Ian.”

Gözlerindeki yaşlarla mücadele eden Ian, nazik bir gülümsemeyle Ali’yi onayladı ve arkadaki uzmanlara başıyla onay verdi. Ali’nin kulaklarının arkasına takılı olan iki küçük donanım ince yeşil ışıklar saçmaya başladığında, gözlerini kapattı ve derin, çok derin bir uykuya daldı. Ali’nin son soluğuyla tutunduğu aşk, öylesine bütün, eksiksiz ve saftı ki, o rüyasız uykunun öncesindeki kısacık an, evrenleri kaplayarak genişledi ve sonsuz bir ömrün özünde eriyip Ali’yi zamanın ötesine çıkardı.

Sonsuza Dek” için 5 Yorum Var

  1. selanus dedi ki: dedi ki:

    Hocam tebrikler, öykünüz çok güzel. Bilim kurgu alanında önemli bir boşluk var Türk edebiyatında, bu ve bunun gibi nitelikli öykü ve diğer edebi eserlerinizle bu boşluğu dolduracağınıza inanıyorum. Elinize, emeğinize sağlık.

  2. Yazılan öyküler arasında bilime ve kurguya teğet geçmeyen, sahiden dokunan sayılı öykülerden olmuş. Belki benim gibi genç okuyucular :slight_smile: için fazla felsefi gelebilir, hatta biraz geldi itiraf etmeliyim ama ben yine de doğru yolun sizinkisi olduğunu düşünüyorum.

  3. Çok güzel, etkileyici bir öyküydü. Güçlü anlatımla kurgu daha bir sağlamlaşmış. Öykünün akıcılığı ve merak unsuru yerli yerindeydi. En beğendiğim öyküler arasına girdi.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!