Öykü

Ayvaznâme

“Önceleri varlıklarından haberimiz yoktu bu yabanilerin. Bu yeni topraklara geldiğimizin ikinci ayında bizden başkalarının da olabileceğini düşünmeye başlamıştık. Çünkü böyle bir toprağın Ulu Tanrı tarafından boş bırakılacağına ihtimal vermiyorduk. Özellikle Araf’ın en dindar kişisi olan Sadullah Efendi böyle düşünüyordu. O nedenle bu güzel tepeye yapmaya başladığımız kalenin bir an önce bitirilmesini istiyordu. Getirdiğimiz baltalarla uzun ve sağlam ağaçlar kesiyor yere çakıyorduk. Bir ay sonra içine sığacağımız ve Korkut Bey gelesiye kadar güvence altında olacağımız kalemiz hazırdı. Geniş bir nehrin ağzında sanki bizim için oraya dikilmiş gibi duran yemyeşil tepeye kurmuştuk kaleyi. Bir yanda engin maviliği diğer yanda da uzun geniş bir ırmağın çevresindeki ormanı görüyorduk.

Uzun bir yolculuktan sonra vardığımız bu gurbette bizi kendi başımıza bıraktı Korkut Bey. Günlerce haftalarca yol alırken bizlere hep moral vermeye çalışmıştı. Günlerce sadece mavi gördükten sonra karaya vardığımızda bir zaman daha devam etmişti yolculuğumuz. Kendimize yeni vatan yeni yurt diyebileceğimiz bu yerde boşaltmıştık tüm kadırgayı. Tam seksen kişi ve bir gemi dolusu eşya ile bırakıp geri dönmüştü Araf adını verdiği Kadırgasıyla…” Elindeki maroken ciltli eski kitabı okuyan öğretmen hanım sözünün burasında durdu. Kitabı özenle kapadı ve koltuğunun altına alarak sınıfta kendisini izleyen öğrencilerine döndü

“Korkut Bey genç bir şehzadeydi. Gençti ama aklı başında ilim irfan sahibi bir gençti. İleriyi görecek kadar bilgili ve öngörülüydü. Babası Beyazıt Hana kırgındı. Kendisine dedesi Sultan Mehmet’i örnek alıyor, İstanbul’u alan bir Fatih’in böyle dingin, böyle pasif bir oğlu almasına kızıyordu. Özellikle de babasının, dedesi Mehmet Han’nın zapt ettiği Otranto’dan geri gelmesine çok kızmıştı. Dedelerinin, asırlar süren bir yolculukla gün doğumu topraklarından batıya gelmelerinin bir sebebi vardı. O zaman onlarda gün batımına ilerlemeye devam etmeliydiler. Buralarda olmalarının bir sebebi de buydu. Yeni ülke ve yeni topraklara hâkim olmak. Babasından sonra yapılacağını bildiği taht kavgasına girmek istememişti. Ne zaman, Ceneviz’den gelen bir yabancının babasıyla konuşmasına, Ondan destek beklediğini söylemesine tanık olmuştu o zaman bu yolculuğa karar vermişti.” Öğrencileri çık çıkarmadan kendisini dinliyorlardı. Birden aklına gelmiş gibi kitabı kaldırdı ve sınıfa gösterdi,

“Size hangi kitabı okuduğumu biliyorsunuz değil mi? Cevap koro olarak geldi

“Ayvaznâme” Elindeki kitabı tekrar açtı ve okumaya devam etti genç öğretmen.

“Önce gideceğimiz ve yerleşeceğimiz yeri belirleyecektik. İlk konaklayacağımız yere belki de iki dünya arasında olacağı için Araf adını vermiştik. O zamana kadar yapılan en büyük kadırgalardan biri olan teknemizin adı da sırf bu yüzden Araf’tı. Üç kocaman yelken direği olan ve gerektiğinde gemide bulunanların kürek çekebileceği büyük ve zarif bir tekneydi Araf. İyi bir rüzgâr yakaladığında su üzerinde kuğu gibi süzülüyordu. Bizi burada bırakıp dönen Bey’imiz, biz yolculuk yaparken hazırlanacak olan büyük bir kafileyle geri gelecekti. Korkut Bey’imiz, planlarından babasının haberi olduğunu düşünüyordu ama aklından geçenleri gerçekleştirmesine engel olmayacağını da biliyordu. Babasından çekinmiyordu ama yardımda görmemişti. Sadece yolculuğuna yetecek kadar levent almıştı Kadırgaya. Ve tabii bilumum meslek erbabını da kafileye katmıştı. Dülgerler, hasırcılar, terziler, dokumacılar, çiftçiler, silahtarlar ve diğerleri. İşte tüm bu saydığımız taife yani bizler adını Araf koyduğumuz bu kalede onun dönmesini ve bize getireceği göçmenleri bekleyecektik. İki ayı aşan sürede buraya bu gün batımı topraklarına gelebilmiştik.

O zamanki takvimle 889 yılının ramazan ayı başında çevremizde dönmeye başlamıştı bu vahşiler. Uzun tüylerle kaplı libaslar giyiyorlar yüzlerini ve bedenlerini kırmızı boyalarla korkunç figürlerle boyuyorlardı. Önceleri tek tük görüyorduk bu cehennemden kaçmış gibi görünen yabanileri ama günden güne çoğaldılar. Onlarla birlikte uzaktan yakından gece gündüz davul sesleri duyulmaya başladı. Hiç susmuyorlardı. Birkaç zaman ardından da bizi kaleye tıkmış olmuşlardı. Uzakta ağaçların arasında, kümelenmeye başladılar. Önceleri sessizce bizleri izleseler de zamanla varlığımızdan rahatsız olmalıydılar ki açıkça saldırmaya başlamışlardı. İşte o zamanda Doğan Bey’in emriyle kaleye çekilmiştik.

Günlerce bizleri taciz etmişlerdi. Davullarının sesleri gece gündüz susmuyordu. Bazen sabah ezanıyla bazen güneş tam tepedeyken saldırıya geçiyor ardında geri çekiliyorlardı. Her ne kadar zarar vermeseler de bizleri yıldırmak, bezdirmek için yaptıkları belliydi. Bu duruma uzun süre dayanamayacaktık. Dışarı çıkıp av yapamadığımız için kilerler, sarnıçlar boşalıyordu ve umudumuz günden güne azalıyordu. Kurduğumuz kalenin yüksekte olması bir avantaj sağlasa da yiyeceklerimiz azaldıkça akıbetimizi karamsar görmeye başlıyorduk. Üstelik Korkut Bey’in geri dönmeyeceği fikri yer etmeye başlamıştı kafamızda. Fırtına da yolunu kaybetmiş, rakibimiz olan Frenkler tarafından ele geçirilmiş hatta batırılmış da olabilirdi. Hadi diyelim payitahta vardı ya anne bir baba bir kardeşi tarafından boğdurulduysa. Velhasıl durumumuz parlak değildi. Bir gece Doğan Bey bizleri toplayıp görüşlerimizi aldı. Yabanilerin gitgide çoğaldıklarını söyledi. Ya bir huruç hareketi yapacaktık veya Adını Araf koyduğumuz bu yerde şehit olacaktık. Hepimiz biliyorduk ki bu huruç hareketi bir işe yaramayacaktı. Ancak esir yaşamak yerine hür insanlar olarak şehit olmamızı sağlayabilirdi. O geceki toplantıda sonuna kadar direnme kararı çıktı. Doğan Bey, kafasındaki düşünceleri bizlere de onaylatmış oluyordu.

Ertesi sabah büyük bir hücum başlattı yüzleri boyalı vahşiler. Sesleri bağırışları insana cinnet getirecek kadar korkunçtu. Tüm kuvvetleriyle daha gün doğmadan saldırıya geçmişlerdi. Dalgalar halinde geldiler. Ok menzilimize girdiklerinde sinsi yılanlar gibi hızla sürünerek yaklaşıyorlar birden ayağa kalkıp okunu fırlatıyorlardı ve sonra tekrar yerle yeksan oluyor tırmanmaya devam ediyorlardı. İşte yalnızca ayağa kalktıkları o an vurabiliyorduk. Okçuları göz açıp kapayıncaya kadar güçlü yaylarıyla surların üzerindeki leventlerimizi vuruyordu. İyi avcılar oldukları her halinden belliydi. Güçlü kollarıyla savurdukları mızraklar, eğer bizlerden birine isabet ederse ciddi yaralanmalara yol açıyordu. Bütün gün devam etti bu boğuşma. Eğimi an be an aşıyorlar getirdikleri kalın kütüklerden mevziler oluşturuyorlar adım adım yaklaşıyorlardı. Öğleden sonra iyice yakına gelmişlerdi. Yaralılarımız çoğalmış birkaç da şehidimiz vardı. Artık iş kılıç boğuşmasına kalmıştı.

Doğan Bey gençlerden küçük bir gurup oluşturdu. Arka kapıdan çıkacaklar ve en yakındaki mevziiye girmeye çalışacaklardı. Bu vahşiler uzaktan o atarak kargı savurarak iyi savaşıyorlardı ama maden nedir bilmiyorlardı ve çelik kılıçlarına karşı yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. Fedailerin akşamın alacasında yaptıkları baskın faydalı olmuştu ama bizden de ağır kayıplar vardı. Dedim ya ok atmakta kargı savurmakta oldukça mahirdiler ve düşmanlarını yanlarına varamadan haklıyorlardı.

Bizim cesaretimiz onlara sirayet etmiş gibiydi ve en ilerideki mevziden fırlayan büyük bir gurup kalenin duvarlarının dibine kadar yanaşmışlardı. Ellerindeki sarmaşıkları duvarın üzerine atıyorlar ucunda bağlı olan taş bir yerlere tutununca tırmanmaya çalışıyorlardı. Kalede kalan Bey’imizin bıraktığı kırk yiğitten yirmi kadarı ancak sağdı ve dövüşebilecek kudreti vardı. Zanaatkarlar da boş durmuyorlar onlarda canlarını dişlerine takmış savaşıyorlardı. En kötüsüyse onların kayıplarının daha fazla olmasıydı.

İş ölüm kalım havasına varmıştı. Eğer bu böyle olacaksa tam bir kıyım olacaktı ve yeni gelenler tam bir mezarla karşılaşacaklardı. O gün Korkut Bey’imizin bana yani Ayvaz kuluna verdiği vaka yazıcılığını bırakmış tam bir cengâver gibi savaşıyordum. Zayıf kollarımın taşıyabileceği kadar bir kılıçla yukarı tırmanmaya çalışanların iplerini kesiyor ayaklarının kale surlarına erişmesine engel olmaya çalışıyordum. Birini surdan aşağı attığımızda ikisi üçü tırmanmayı başarıyordu. Üstelik o kadar çok çığlık atıyorlardı ki bu bizlere daha korkunç geliyordu. İşte o zaman yeri göğü sarsan bir patlama sesi duyuldu. İlk başta anlam veremesem de ikinci patlamadan sonra bunun top atışı olduğunu anlamıştım. İkinci sesin kaynağını gördüğümde kollarıma derman gelmişti. Korkut Bey Araf kadırgasıyla getirdiği destekle imdadımıza yetişmişti.

O zamana kadar duymadıkları bu ses vahşilerin duraklamasına neden olmuştu. Karanlık iyice çöktüğü için topun her patlaması, alev kusan ejderha ağzı gibiydi. Ve gülle düştüğü yerlere ölüm getiriyordu. Nereden geldiğini anlamadıkları bu darbeler yüzünden bir zaman sonra tüm vahşiler kaçışmaya başlamışlardı. Kaçamayanlar teslim oluyorlardı. Bu onlar için bozgun bizim için zafer demekti…”

“İşte o gün vatandaşı olmaktan gurur duyduğumuz büyük Korkuteli ülkesinin kurulduğu gündü.” Öğretmen elindeki kitabı kapattı masasının üzerine bıraktı. Sınıfının içerisinde dolaşmaya başladı. Kendisini sessizce dinleyen öğrencilere baktı, gizli bir haz duygusu tüm bedenine yayıldı. Hitabetine güveniyordu, çocukları etkilediğine emindi. Korkuteli Devletinin kuruluşunda büyük rol oynayan Araf kalesi savunması kendisini oldukça etkilemişti ve her okuduğunda da etkilemeye devam ediyordu. O savaştan sonra sayısız seferler yapılmış, sayısız tekne gelmiş ve o nehir ağzına kurulan kenti Yeni İstanbul’u oluşturacak kadar göçmen getirmişti. Ataları Şehzade Korkut ve kendisine inanan bu insanlar bugünün güçlü yenidünya kıtasının temellerini atmışlardı. Bu en çokta gelen aydın fikirli insanlar sayesinde olmuştu.

“Kaleye saldıran Vahşilere ne oldu,” ses sınıfın en çekingen öğrencilerinden birine aitti.

“O gece Korkut Bey, reisleriyle görüştü. Onlara dost olduğumuzu kardeş olduğumuzu anlattı ve birlikte bu günlere geldik,” dedi. Sesi mutluydu ve gözlerinin içi gülüyordu. Ve gururlu ses tonuyla devam etti. Eğer o gün o kahramanlar başarmamış olsaydı Bu uçsuz bucaksız ülke, yani bu kocaman kıta, bu yeni vatan bizlerin olmazdı. İnanın adı bile farklı olurdu mesela bizlerden sonra gelen kaşiflerin adına Kolombiya derlerdi veya Amerika olabilirdi… Bu da başka bir dersin konusu…

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. SJack says:

    Merhaba

    Korkut Bey ve yanındakilerin yeni bir vatan arayışı sırasında yaşadıklarını akıcı bir şekilde okudum diyebilirim. Yalnız öykünüzün bu akıcı tarihi kurgusunu, öğretmen ve öğrencilerin olduğu kısımlar baltalamış. O bölümleri çıkarıp biraz daha ayrıntı ekleseymişsiniz daha güzel bir öykü sunabilirdiniz bence.

    Gelelim gözüme çarpan olumsuz noktalardan birkaçına daha;
    İlk olarak de ve da eklerinin kullanımlarında bir sıkıntı var. Bazı yerlerde kurallara uygun bir şekilde yazılmış olsa da bazı yerlerde buna dikkat etmemişsiniz. Bazı cümleleriniz çok uzun olmuş. Bunu virgül ile giderebilirmişsiniz ama tercih etmemişsiniz.

    Söyleyecekleri bu kadar. Kaleminize sağlık. :slight_smile:

  2. Bindörtyüz bilmem kaçta Kristof Kolombun Osmanlı padişahı II.Beyazıtı ziyaret edip destek istediği söyleniliyor. O görüşmede Şehzade Korkut Beyinde olduğu söyleniliyor. İşte bu söylenti üzerine yazdım alternatif tarih diyebileceğim bu denemeyi. Amerika kıtasının Osmanlılar tarafından fethedilebileceği konusunda bir minicik fikir vermekti amacım. Bunu da vurgulayabilmek için öğretmen ve ders fikrinin iyi olabileceğini düşünmüştüm. Beğendiğinize sevindim.
    Bir romanda veya bir hikayede asıl önceliğim konu ve olay akışı olduğu için maalesef noktalama işaretlerine fazla dikkat edemiyorum. Umarım -ki çok zor- zamanla düzelir.
    Aslında genişletilip kocaman bir roman bile olabilecek bir potansiyele sahip bir konu olsa da bir öyküye sığdırmaya çalıştım. Okuduğunuz için tekrar teşekkür ederim. İyi geceler

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar