Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Babil’in Ejderhaları

Apaşulim ilk kez ejderha gördüğünde çocuklukla yetişkinlik arasında genç bir yaştaydı. Tüccar babası ve maiyetindekilerle birlikte konakladığı kervansaray, yaratığın üzerlerinden uçmasıyla zelzele olmuş gibi sallandı.

Ejderha çok güzeldi. Kuyruğunun ucundan kafasına kadar en az elli adam boyunda vardı. Kanatları o kadar büyüktü ki kervansaraydakiler güneş tutuldu zannettiler. Pulları gece kadar karaydı, uzaktan bakınca bile ayna gibi parlak olduğu hissini veriyordu. Apaşulim yukarıda olmak, ona dokunabilmek için dayanılmaz bir istek duydu. Bir an sonra bu istek endişeye dönüştü. Onların geldikleri yöne doğru uçuyordu ejderha. Arkasından başkaları, renk renk, şekil şekil, boy boy başka ejderhalar, onların arkasından da Babil ordusunun kalanı geliyordu.

Apaşulim’in doğduğu yerde korkuyla anılırdı Babil’in adı. Hem de sıradan, dünyevi bir korku değildi bu. Tanrıların ve canavarların ülkesiydi Babil. Tüccarın oğlunun dedesi zamanında diğerleri gibi bir şehir devletiydi, sonra ejderhalar belirdi ordusunda. Birer birer komşularını işgal etti.

Apaşulim’in topraklarıyla Babil arasında diyarlar vardı. Demek ki kendileri de aç ejderlerden farksız olmayan imparatorlar birer birer yemişti hepsini. Delikanlı, babasının yanına koşup ne yapacaklarını sordu. Tüccarın bütün ailesi, yani Apaşulim’in annesi ve kız kardeşleri, yurtlarında ikisinin dönüşünü bekliyordu. Henüz yeni başlamışlardı yolculuğa, ilk hedefe bile ulaşamamışlardı.

-Bilmiyorum, dedi tüccar. Ejderhaların yoluna çıkarsak bizi bekleyen kesin bir ölüm olur. Unutma ki burada onlarca insanın, bütün bir kervanın sorumluluğu bizim üzerimizde.

-Onları bırakamayız. O zaman sen burada kalıp kervandakilere sahip çık. İzin ver, ben de gidip annemi ve kız kardeşlerimi getirmeye çalışayım.

Tüccar, oturduğu yerden oğlunu süzdü. Kesinlikle küçük bir çocuk değildi karşısında konuşan. Apaşulim’in gitmesine izin verdi ve bildiği bütün tanrılara dua etti onun arkasından.

Delikanlı, bir at alıp yola çıktı. Hayatında ilk kez bir amacı vardı, ilk kez gerçekten yaşadığını hissediyordu. Bir sanatçının ruhuna sahipti Apaşulim. Uzun yolculuklar boyunca yanından geçtiği güzellikleri inceler, sonra da onları anlatan şiirler yazardı. Annesi ve kız kardeşlerini korumak için sürerken buna vakti yoktu.

Yine de, atı dörtnala giderken, ejderhaları izlemekten kendini alamıyordu. Onların güzelliğini düşünüyordu yalnızca. Şiir gibiydi ejderhalar. Gökyüzünde ahenk içinde süzülüyorlardı. Simsiyah olanlar gece kadar çekiciydi. Uzayı, ilk boşluğu, her şeyin başlangıcını görüyordu Apaşulim onlarda. Diğerlerinin renkleri yaradılıştan kalmıştı sanki. İlkel, aynı zamanda öylesine ruhani renklerdi ki bunlar… Dünyanın o renklerden doğduğunu hayal etmek işten bile değildi.

Babil ordusunun önüne geçmesi gerekiyordu Apaşulim’in. Bunun için bir harita çizdi kafasında. Her şey yolunda giderse tehlikeden önce ülkesine ulaşacak, ailesini ve bütün taşınır servetlerini alıp orayı terk edecekti.

En yakın kente Babillilerle aynı anda vardı. Burada gördü güzelliğiyle büyülendiği ejderhaların yaratabildiği yıkımı. Ağızlarından akan ateş şehrin duvarlarını yerle yeksan etti, askerler doluşup insanlar dâhil ne var ne yoksa ganimet olarak aldılar.

Sanki bazıları alevlerin arasında kalıp kavrulmayı tercih etmişti. Uzaktan bunu gören Apaşulim kendisinin de aynı şeyi seçebileceğini düşündü. Ejderhaların öyle bir efsunu vardı ki ölüm bile insanın gözünü korkutmuyordu. Onların nefesinin sizi arındıracağına, teninizi ve ruhunuzu temizleyeceğine inanıyordunuz.

Daha sonra, yine atının sırtındayken, gerçek güzelliğin ejderhalarda değil insanlarda olduğunu fark etti Apaşulim. Yanından geçip gittiği, artık yıkılmış, hatta belki de çoktan unutulup gitmiş o şehrin erkekleri deli cesaretiyle canavarların üzerine koşmuştu. Bronz renkli tenleri, çıplak baldırları, kılıç, mızrak, kalkan artık ne bulmuşlarsa onu savurmak için gerilmiş pazularıyla vazoların üstüne işlenebilecek kadar destansı görünüyorlardı. İşte gerçek güzellik onlardaydı, gerçek güzellik onların savaşındaydı. Vatanlarını korumak için ölümü göze almalarındaydı. Onlar da alevlerin arasında kalıp kavrulmayı tercih etmişti ama düşmana duyulan hayranlıktan değil, mücadelelerinin, davalarının haklılığındandı.

Daha önce hiç asker olmayı düşünmeyen Apaşulim, bundan pişmanlık duydu. Babillileri görünce aklına ilk gelenin ailenin kadınlarını alıp kaçmak olmasından utandı. Yalnızca bir anası, birkaç kardeşi yoktu ki… Üstüne doğduğu toprak onun anası, yurdunun insanları da kardeşleriydi.

Ejderhalar önüne çıkanı yakıp yıkarak ilerlemeye devam ediyordu. Onların yarım bıraktıklarını askerler tamamlıyordu. Apaşulim tüm bunları uzaktan izliyordu. Ülkesinin surlarına vardığında kararını vermişti. İlk kez babasına sormadan bir şey yapacaktı. Annesini ve kız kardeşlerini buldu, onları yaklaşmakta olan orduya karşı uyardı, toparlanmalarına yardım etti ve babasının beklediği kervansaraya nasıl ulaşacaklarını tarif etti.

Ailesi şehirden ayrıldığında demirciye gidip kendisi için sağlam bir kılıç yaptırdı.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for acimatriyarka acimatriyarka says:

    Bir kahramanın doğuş hikayesini, etkileyici betimlemelerle okudum. Ejderhaların parlak siyah pullarını görmek, hatta baş döndürücü ateşlerinin sıcaklığını hissetmek isterken, Apaşulim’le birlikte ben de olgunlaşıp asıl güzelliğin cesaret ve onurda olduğunu anladım. Bu tadımlık öyküyle bizleri ejderhaların devrine götürdüğün için teşekkürler ve kalemine sağlık!
    :fire:

  2. Avatar for Oacar19 Oacar19 says:

    Öykünün biraz hızlı ilerlediğini, yazarın sesinin bazen slogan şeklinde duyulduğunu düşünüyorum. Genel hatlarıyla güzel bir öykü, daha planlı ve detaylı okuyabilseydik çok daha güzel olurdu. Ellerinize sağlık.

  3. Avatar for SJack SJack says:

    Ben de öykünün daha oturaklı ve detaylı olmasını isterdim. Her şey çok hızlı ve kısaydı. Diğer yandan yazarımız kendisini ve kahramanımızı pek ayıramamış öyküde.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.