Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

İpek Yolu’nun Altın Anahtarı

Çin’in Chang’an kentinden başlayarak Avrupa’ya kadar uzanan İpek Yolu; muhtelif güzergâhlar, fırsatlar ve tehlikeler barındırıyordu. Yollar kötü durumdaydı. Soyguncular yaygındı. Tüccarlar kendilerini ve mallarını korumak için develer veya diğer yük hayvanları ile kervanlarda bir araya gelirlerdi. Zorlu yolculuklarda tüccarların güvenli limanı olan kervansaraylar; yüz yıllar boyunca farklı kültürlere, dillere, dinlere ve hikâyelere ev sahipliği yapmıştı.

Bizim hikâyemiz İpek Yolu’nun Taklamakan güney güzergâhı üzerinde yer alan bir vaha şehri Hotan’da; ürün ve kültür değiş tokuşu yapılan bir kervansarayda, bilinmeyen sebeplerle alev alan bir samanlık yangınıyla başlar.

Kervan hayvanlarını besleyip bakımını yaparak geçimini sağlayan Teoman ve iki oğlu yangını gördükleri gibi ellerine ıslak birer kilim alarak hemen samanlığa koşmuştu; ancak hızla yükselen saman alevi geride küllerini bırakarak kısa sürede kendiliğinden yatışmıştı. Ticaretin hızlanacağı yaz sezonu öncesi bin bir emekle hasat edip sakladıkları saman, ailenin yegâne mal varlığı kül olup gitmişti. Teoman yüzü kir ve is içinde olduğu yere öylece yığıldı. Büyük oğlu Ataman hemen babasının koluna girdi. Kardeşi Toraman’a dönerek:

“Görünen o ki bu yıl da evin inşaatını tamamlayamayacağız. İkimiz pazarda hamallık yaparız, babam tımar ve tütsü işine devam eder. Borçlarımızı ödeyip; baştan başlamamız gerekecek. Yangın çok kötü oldu.”

Toraman yusyuvarlak yüzünü ekşiterek konuştu:

“Her şey iyi gidiyordu. Bu yıl çok yaklaşmıştık. Nereden çıktı bu lanet yangın. Hem şu haylaz Aşkar kim bilir yine nerelerde? Ocağımız yanıyor herif ortada yok.”

Aşkar yüzü gözü kararmış, saçları ve kıyafetleri kül olmuş bir şekilde ailesinin önünde belirdi. Yaşlı gözlerle zamanı geri almak istercesine babası ve kardeşlerine bakıyor, konuşmaya çalıştıkça kelimeler boğazında düğümleniyordu. Çünkü yaşananların bir özrü yoktu.

“A-a… Açıklayabilirim.”

Az çok ne olduğunu kavrayan Teoman keder dolu gözlerle en küçük oğluna baktı.

“Nasıl?” diyebildi sadece.

“Aynayla ateş yakmayı deniyordum; ama, ama alevler birden…”

Öfkeden deliye dönen Ataman yere devirdiği küçük kardeşini hırsla yumruklamaya ve küfürler savurmaya başladı. Babasının omuzunu sıkmasıyla duruldu. Teoman Aşkar’ı yakasından tutup yerden kaldırdı.

“Annenin hatırına hep düzelirsin diye umut ettim. Ama sen her şeyimizi kül ettin. Deveyi al ve kendi yoluna git artık.” dedi sesi titreyerek.

Hatasının büyüklüğü altında ezilen Aşkar bir şey diyememiş, boynunu büküp sessizce gitmişti.

* * *

Olanları izleyen bir tüccar:

“Adım Kayra Kaşgar’da bir çiftliğim var, hayvancılık yapıyorum. Karşılaşmamız kaderin işi olmalı. Ben yolculuk ederken hayvanlarıma bakacak, Pazar pazarında mallarımı satacak güvenilir adamlar arıyordum. Bizimle gelmeye ne dersiniz? Kayıplarınızı kısa sürede telafi edersiniz, hamallıktan fazla kazanacağınızı da garanti ederim.” dedi Teoman ve iki oğlunun yanına yaklaşarak.

“Bir düşünelim.” dedi Teoman. İki oğlunun gözleri umutla parlıyordu.

Bir kese gümüşü Ataman’a uzatan tüccar “Hazırlıklarınızı yapıp bize katılırsınız. Salı günü yola çıkacağız.” dedi.

Tüccar uzaklaşınca iç çeken Teoman “Gidip yolculuk için erzak alın, parayı çarçur etmeyin. O hayırsız dönerse diye buralarda biraz daha zaman geçireceğim.”

* * *

Samanlıktan ayrılan iki kardeş Hotan pazarına girdiğinde onları satış yapmaya çalışan tüccar ve esnafla pazarlık eden müşterilerin gürültüsü karşıladı. Taptaze meyveler, kızarmış ekmek ve tütsülenmiş et kokuları sokaklara yayılmıştı.

“Sence gerçekten de gitmiş midir?”

“Bahsettiğimiz Aşkar. Onu hep kovuyoruz. Sürekli geri geliyor.”

“Bu sefer babam kovdu Ataman. İncinmiştir.”

“Gezer, aylaklık eder. Sırtımızda bir yük gibi belki bunun farkına varmış, bizi rahat bırakmıştır.”

“Haylaz da olsa o bizim küçük kardeşimiz. Belki Kaşgar’da adam olur.”

“Bize engel olmasın da.”

Ataman ve Toraman küçük kardeşlerini çekiştirirlerken. Toraman çömlekçilerin olduğu taraftan gelen gürültüye kulak kabarttı.

“Ha, ha, ha! Kendini öldürtecek. Haberi yok.”

“Harabelerin kapısını görünce geri döner. Eşekler bile oraya girecek kadar akılsız değil.”

“Binlerce adamım olsa yine de o yerin yakınından geçmem. Kaç kişi o harabelerde kaybolup aklını yitirdi.”

“Kurnaz Dilaveri hatırlasana; haydut çetesiyle harabeleri zapt etmeye gitmişti. Adamlarını ve aklını kaybetmişti.”

“Onu yolda bulduğumuzda kolları yoktu ve konuşamıyordu. Bizi gördükten kısa süre sonra da öldü. Adamlarım üç gün korkudan yemek yiyemedi.”

“Bırakın kül adamı da işimize bakalım. Develere yüklenecek yığınla mal var.”

Toraman çömlekçiye yaklaşıp merakla sordu:

“Şu kendini öldürtecek aptal, nasıl bir herifti acaba?”

“Püsküllü bir devesi var. Üstü başı kül içinde zavallının teki. Pazarda her gördüğüne nasıl borç para bulurum diye sorup duruyordu. Çölde kayıp bir hazine var diyerek onunla alay edip biraz eğlendik.”

“Anlıyorum.”

“Ama adam efsaneleri fazla ciddiye aldı. Niya Harabelerine gidiyor. Aklı başında kimse o yolu tutmaz.”

“Aşkar hep çıta yükseltip başını daha büyük belalara sokuyorsun.” diye iç geçirdi Toraman.

* * *

Bu sırada Aşkar heybesini, matarasını ve yolda bulduğu bir dal parçasını Püskül’ün eyerine astı. Ölüm denizine doğru neşeyle yola koyuldu. Hedefi belliydi. Harabelerdeki altınları alıp Hotan’a dönecek, babası ve kardeşlerinden af dileyecekti. Niya’ların altınlarını görünce saman derdine düşecek halleri yoktu ya.

Aşkar yürürken dengesi bozulmaya, kumda bata çıka ilerlemeye başladı. Püskül’ün eyerine astığı dalı baston olarak kullanmaya karar verdi. Gün içerisinde sıcaktan kavruluyor, akşam olduğunda iliklerine kadar donuyordu. Üç gün süren çetin yolculuğun sonunda harabelerin olduğu o uğursuz yere geldi. Ürpertici bir rüzgâr, taşları yalayıp uğultuyla esiyordu. Harabelerin kapısında kayıp bir dilde anlamadığı şeyler yazılıydı. Hoş Aşkar kendi dilini de iyi okuyamıyordu.

“Gizemli bir harabe. Hadi altınımızı alalım.”

Püskül tedirgin olmuş, huysuzlanıyordu. Aşkar devenin eyerinden heybesini alıp boynuna astı. İçeri girdi. Kapının üzerindeki silik yazılar belirginleşerek mavi yanmaya başladı. Püskül can havliyle harabelerden kaçtı. Harabenin kapısı Aşkar’ın ardından kapandı.

Havada rutubet ve mantar kokusuyla karışık yağ kokusu vardı. Nefes aldıkça genzi yanıyordu. Rüzgâr uğultuları arasında belli belirsiz bir kadın sesi duyuluyordu. Aşkar sese doğru yöneldi. Karanlık dehlizlerde el yordamıyla yolunu bulmaya çalıştı. İlerledikçe duyduğu kelimeler anlam kazanmaya başladı.

“Orda olduğunu biliyorum. Gelip beni kurtar ki ben de seni kurtarayım.”

Aşkar kafesin içindeki yaşlı kadına uzun uzun baktı kırışıklıktan yüzü görünmüyordu. Sadece saçları ve burnu var gibiydi. Görüntüsü ona komik gelmişti. Yaşlı kadının ürkütücü bir yanı da vardı.

“Şu altın sarısı baltayı al da beni şu kafesten kurtar.” dedi yaşlı kadın.

Aşkar küçük baltayı alıp birkaç başarısız denemenin ardından kafesin kilidini kırdı. Kafesten dışarı çıkan yaşlı kadın ürkütücü bir kahkaha patlattı.

“Ha-ha hay! Harabeye kapıda yazanı okumadan mı girdin delikanlı. Aklıselim hiç kimse o yazıyı okuduktan sonra buraya girmez.”

“Pek iyi okuma bilmem. Sahi ne yazıyor.”

“Aaahh! Boğazım kurudu. Karnım da aç. Bana yiyecek içecek bir şey ver de sana neye bulaştığını anlatayım.”

Aşkar matarasını yaşlı kadına uzattı, heybesinden bir parça ekmek ve kurutulmuş et çıkardı.

Kurutulmuş et ve ekmeği kendisinden beklenmeyecek bir hızla midesine indiren yaşlı kadın, mataradaki suyun yarısını içtikten sonra bir “Oh!” çekerek anlatmaya başladı.

“Uzun yıllar önce doğaüstü varlıklardan biri; bu coğrafyada yaşayan insanların çektiği çileyi gördükçe hallerine acımış ve sahibi olduğu iki büyü nesnesini onlara götürmek üzere kızlarını görevlendirmiş. Büyük kızına Altay dağını yarıp, suyu dağlardan tarlalara yönlendirmesi için altın bir balta; küçük kızına Tarim Havzası hazinelerinin kapısını açabilen altın bir anahtar vermiş. Ne yazık ki en küçük kız anahtarı kaybetmiş. Babası anahtarın kaybolmasına çok öfkelenmiş ve küçük kızını Tarim Havzası’na hapsetmiş. Hapishanenin etrafında “Ölüm Denizi” olarak da bilinen bugünkü Taklamakan çölü oluşmuş. Babası yendiği şeytanları bu çölün kumlarına mühürlermiş. Gündüz güneşten korkan şeytanlar geceleri uluşur buralarda. Güneşe çıkarlarsa tekrar kuma dönüşürler. Ha ha!” dedi ve öksürerek mataradan bir yudum daha aldı yaşlı kadın.

“Hmm, yani siz en küçük kızsınız ve ben de sizi kurtardım değil mi?” dedi Aşkar her şeyi çözmüş gibi bilmiş bir tavır takınarak.

“Ne alakası var şaşkın oğlan, hem ben o kadar yaşlı mıyım? Acuze Yada derler bana geldiğim yerlerde. O elindeki nacağı Altay dağlarında buldum. Sihirli güçleri yok gerçi ama balta gerçekse; anahtar da hazine de gerçek olabilir. Efsanelerde her zaman bir doğruluk payı vardır.”

“Acuze ya da ne derler dediniz?”

“Acuze Yada ismim Yada”

“Anladım” dedi Aşkar yüzünde şaşkın bir ifadeyle. “Peki beni buradan nasıl kurtaracaksın?”

“O kısma gelince aslında sen bizi buradan kurtaracaksın küçüğüm.”

“Anlamadım.”

“İçeri girebilirsin; ama asla çıkamazsın.” harabelerin kapısında Tocharca yazan bu.

“Giriş kapısı ardına kadar açıktı; ama girdiğin gibi ardından kapandı. Bu odanın ilerisi zifiri karanlık, her tarafta şeytanlar cirit atıyor. Tahminim doğruysa ve hazine odasına kadar bir şekilde hayatta kalmayı başarırsak; dışarı nasıl çıkabileceğimizi biliyorum. Beni hazine odasına kadar taşıman gerekecek. Ödül olarak sana baltayı vereceğim.”

“Yeterince adil gözüküyor.”

Aşkar harabenin derinliklerine giden kapının ardına kafasını uzatarak bir göz attı. Önünde uzanan koridor boyunca üzerinden çürümüş kumaşlar sarkan, insan silüetli yaratıkların dolaştığını gördü. Hareketleri mekanikti. Sakarca hareket ediyor, birbirlerine çarpıp düşüyorlardı. Ve leş gibi kokuyorlardı.

Yüzünü buruşturan Aşkar “Koşarak sonraki odaya ulaşabiliriz.”

Yada “Orada bizi neyin beklediğini bilemeyiz. Bu arada koşarken beni sırtına alman gerekecek.” dedi.

Aşkar olabildiğince sessiz şekilde ilerliyordu. Yaratıklar henüz onları fark etmemişti.

“Kurumuş ölü gibiler. Değil mi?” diye fısıldadı Aşkar.

Yada “Tarim’in mumyaları.” dedi derin bir nefes alıp devam etti “Bunlar bilinçsiz askerler. Asıl Prenses ve Loulan Güzeli’ne dikkat etmelisin.”

“Sakladığın şeyler var, hissediyorum.”

“Ölümden sonra bile hasetleri dinmemiş; güzellik yarışına tutuşmuş iki deli kadın olduklarını biliyorum.”

Onlar muhabbete dalmışken; mumyalar onların yaklaşmasını bekliyor, geçecekleri koridorun ortasında durmuş hiç hareket etmiyorlardı.

“Bizi fark mı ettiler acaba?” dedi Aşkar

“Fark edilmeden geçmemiz zaten bir mucize olacaktı.” dedi Yada

Yaşlı kadını sırtına alıp olanca hızıyla koşmaya başladı. Önlerine çıkan mumyalara tekme ata ata ilerledi. Acuze Yada bile arkalarından yaklaşan mumyaları iki ayağıyla garip bir biçimde tepiyordu. İkilinin bu ilginç koşusu ortaya komik görüntüler çıkartıyordu. Boğuşmanın sonunda koridoru geçip ikinci odaya ulaşmış ve kapıyı arkalarından sürgülemişlerdi. Odaya girdiklerinde meşaleler yandı. Karanlığa alışmış gözleri ışıktan kamaşmıştı. Odada onları genç bir kadın bekliyordu.

Aşkar yaşlı kadına bakıp bir açıklama bekledi.

“İnan, bunun ne olduğunu ben de bilmiyorum.” dedi Yada boynundaki teri siliyordu. Mumyalarla boğuşmaktan nefes nefese kalmıştı.

Genç kadın duruma aldırmadan konuştu. “Buraya gelerek büyük iş başardınız ölümlüler, önünüzde üç kapı uzanıyor. Her anahtar kişi için bir kapı açar. Bense size sadece ölüm kapısını açabilirim. Diğer kapılar için anahtarına sahip olmalısınız.”

“Hayat kapısı, Para kapısı, Ölüm kapısı” kapıların üzerinde yazanları okumuştu yaşlı kadın.

“Diğer anahtarları nasıl bulabiliriz.” dedi Aşkar. Tabii ki adı ölüm kapısı olan bir kapıdan güle oynaya geçmek istemiyordu.

“Ablamın altın baltası hayat kapısını, küçük kardeşimin altın anahtarı para kapısını açar. Buraya gelmeden anahtarları bulmadıysanız sizin için tüm yollar ölüm kapısına çıkar.”

“Neyse ki altın balta sende delikanlı, kapıdan geç ve hayatını kurtar.” dedi Yada

Aşkar altın baltayı Hayat kapısına yerleştirdi. Kapı yeşil renkte parlamaya başladı. Acuze Yada’ya baktı. Bu yaşlı kadını öylece ölüme gönderemezdi. Hem balta hazine odasına vardıklarında ödül olarak onun olacaktı. Anlaşmaları daha tamamlanmamıştı. Böyle bir seçimle yaşamak ağzında buruk bir tat bırakırdı. Yada’yı Hayat kapısına doğru itti, yaşlı kadının ardından kapı kapandı.

“İlginç bir karar verdin delikanlı, hakkını vermeliyim. Benim adım Gökçil üç kız kardeşin ortancası. Ölümün bekçisi.”

Gökçil yeşim taşı süslemeli asası ile kapıya dokundu. Kapı kırmızı renkte parladı. Güzel kadın eliyle kapıyı gösterip.

“Şimdi, var git yoluna.” dedi.

Aşkar yutkundu. Acaba onu bu kapının ardında ne bekliyordu. Belki de kokuşmuş mumyalardan biri olacaktı. Öldükten sonra kokmanın pek önemi yoktu. Ancak o an başka bir şey düşünemiyordu. Kapıdan adımını attı ve kapı ardından kapandı. Aşkar gidince Yada elinde altın baltayla odaya geri döndü. Gençleşmişti.

“Değişik bir delikanlı, biraz safça ama belki büyüyü bozabilir.”

“Gökben abla, ya altın baltanı alıp gitseydi. Neden böyle riskli bir deneme yaptın.”

“Diğerleri mumyaları görünce, ilk iş yaşlı kadını bırakıp kaçmayı düşündü. Dedim ya bu genç biraz safça.”

“Bakalım sağ kalabilecek mi?”

“Ona Prenses ve Loulan Güzeli’nden biraz bahsettim. Gerisi ona kalmış.”

* * *

Aşkar Ölüm kapısından geçerken gözlerini istemsizce kapatmıştı. Ölmediğini anlamak için kollarını bacaklarını yüzünü gözünü kontrol edip, kendini çimdikledi. “Hâlâ yaşıyorum.” diye iç geçirdi. Bir taht odasındaydı. Burnuna tekrar alıştığı rutubet ve mantar kokusu geliyordu. Loş odada iki kadın silüeti vardı. Biri tahtta oturuyordu. Diğeri hemen yanındaki servis masasında. Tahtta olan konuştu. Sesi rüzgâr uğultusuna benziyordu.

“Hangimiz daha güzeliz ölümlü. Söyle bakalım. Duyalım cevabını.”

Aşkar heybesinden bütün bunları başına açan yeşim taşı süslemeli aynayı çıkarıp saygıyla uzattı. Olabildiğince zaman kazanıp, fırsatını bulduğunda kaçmayı planlıyordu.

“Mumyaların güzellik kriterlerine hâkim değilim. Bence aynaya bakıp kendi aranızda kimin daha güzel olduğuna siz karar vermelisiniz.” dedi.

Servis masasında olan mumya Aşkar’ın yanına gelip aynayı elinden aldı. Prensese bakması için uzattı. Prenses aynada kendini görünce kulak tırmalayan çığlıklar atarak toza dönüştü. Prensesin ardından diğeri aynaya baktı. O da yüzünde bir gülümsemeyle toza dönüşüp kayboldu.

Loulan Güzeli, Prensesin baş hizmetçisiydi. Birçok güzellik yarışması kazanmıştı. Prenses onu içten içe hep kıskanmış ve ondan kurtulmak için türlü yollar denemişti. Kullandığı karanlık sanatlar neticesinde; kendisi de onunla burada mahsur kalmıştı.

Aşkar ne olduğunu anlamasa da aynanın işe yaramasına sevinmişti. Acaba kendisi de aynaya baksa toza dönüşür müydü? Dayanamayıp bir anlık merakla aynaya baktı. Soluğu kum fırtınasının ortasındaki bir kulenin içinde aldı.

Genç bir kadının yatak odasındaydı. Yatakta uzanan güzeller güzelinin ay ışığı vuran yüzünü seyrederken; kadın uyandı.

“Hotan’a nasıl gidileceğini biliyor musunuz?” dedi eli ayağı dolanan Aşkar.

“Sadece Hotan’a mı gitmek istiyorsun.” dedi kadın soğuk bir ses tonuyla.

“Bir samanlık dolusu saman alacak para da fena olmazdı. Ama o artık başka bahara.”

Kadın boynunda asılı duran anahtar şekilli kolyeyi Aşkar’a verdi. Ve ona kitaplığının ardındaki kapıyı gösterdi.

“Bu kapı seni başlangıç noktasına götürür. Eğer şanslıysan orası Hotan’dır.” Aşkar anahtarı kapıya yerleştirdi. Kapı sarı renkte yandı. Kapıdan geçti ve kapı ardından kapandı.

Aşkar Gökçil’in olduğu odaya geri gelmişti. Ancak şimdi odada üç kız kardeş vardı. Az önce kulede olan ay yüzlü kadın da buradaydı.

“Anahtar sende olduğuna göre, artık hepimiz ölümlüyüz. Babamızın büyüsü bozuldu.”

“Hiçbir şey anlamadım.”

“Benim adım Günyeli, Efsuncu Kubilay’ın en küçük kızı ve paranın bekçisi. İlk kervansaraylar yükselirken, insanların işini kolaylaştırmak ümidiyle babam hepimize görevler vermişti. Üçümüzün hikâyesi bu odada başladı ve bugün seninle kesişti. Hayat ile ölüm birbirinin ardılı. Para mutlu bir hayat için kullanılacağı gibi ölüme de götürür insanı. Felakete sebep olacağını düşündüğümden altın anahtarı tüccarlara veremedim. Babam da kararına saygı duymadığımı düşündüğü için harabeyi efsunlayıp bizi hapseden bu ölümsüz döngüyü kurdu. Sen kuleyi bulup, benden anahtarı alınca döngü kırıldı. Bizim için duran zaman, tekrar devinir oldu.”

“Peki, mumyalara ne oldu?”

“Toprak ve rüzgârla bir oldular.”

“Acuze Yada’ya ne oldu acaba.”

“Gençleşti.” dedi Gökben kıkırdayarak.

Üç kız kardeş ve Aşkar harabelerden çıkarak Hotan’ın yolunu tuttular. Yolda Püskül’e sarılıp ağlaşan Ataman ve Toraman’la karşılaştılar. Küçük kardeşlerini görünce ikili koşup Aşkar’ın boynuna sarıldı.

“Gökben, Gökçil ve Günyeli” diyerek abilerine yol arkadaşlarını tanıttı Aşkar. Günyeli’nin adını söylerken sesi mahcup çıkmıştı.

* * *

Hikâyeler ve şarkılarla geçen keyifli bir yolculuğun sonunda kafile Hotan’a vardı. Teoman oğullarını sağ salim görünce gözleri sevinçle ışıldadı. Koşup üçünü birden kucakladı. Günyeli Aşkar’a bakarak, babası Teoman’a bir kese dolusu altın uzattı.

“Tarim’in hazinesi.” dedi cennetten gelen gülümsemesiyle.

“Bir samanlık dolusu saman alacak para.”

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Temel masal ögelerinin yer aldığı sürükleyici bir öykü, emeğine sağlık. Seçilen mekanı ve kahramanları özellikle beğendim: Lolan Güzeli’nin kahramanlarından biri olduğu bir öykü okumak güzel. :slightly_smiling_face:

    Aşkar iyi akıl etti aynaya baktırmayı, yoksa bizim Aşkar’ı toz duman ederlerdi bu mumya hanımlar.

  2. Aşkar bozuk saat gibi ara sıra doğruyu gösteriyor işte. :slight_smile: Güzel yorumunuz için teşekkürler.

  3. Sıkmadan, içine alan, keyifli bir yazı. Metaforlar ve tarihsel göndermeler hoş. Betimlemeler, diyaloglar ve aksiyon ögeleri daha da detaylandırılabilir. Teşekkürler hayalgücünüze :slightly_smiling_face:

  4. Yerinde bir tespit; kelime sınırını düşünürken bazı detayları kurban etmiş olabilirim. Kısmet bundan sonrakilere :grinning: Yorumunuz için çok teşekkürler.

  5. Demek istediğinizi anladım. O tedirginliğe kapılır insan, gerçi 5 bin kelime kotası da kolay dolmuyormuş. Bu sefer de “ay çok uzun olmuş” derler kaygısı… :sweat_smile:Rica ederim, devamı bekleriz :blush:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.

Yorum Yapanlar