Öykü

Baltacı

Zamanın nasıl geçtiğini fark edememiş ve karanlığa kalmıştı. Bu da yetmezmiş gibi öğleden beri bozuk olan hava yağmuru getirmişti. Şimdilik yağmur atıştırıyordu, ancak ileride daha hızlanır diye düşündü. Sağ elinde baltası, sol elinde sırtında taşıdığı odunları bağladığı ipi tutuyor, bu ormanda nasıl kaybolduğuna küfür edip duruyordu. “Keşke ormanın derinliklerinden gelen o çalgı sesine hiç kapılmasaydım” diye geçirdi içinden. Çamura bata çıka ilerliyor, önündeki köpek ise bir sağa bir sola gidip geldikleri yönü koklayarak yolu çıkartmaya çalışıyordu. “Neyi kokluyorsa artık? Yağmur bastıracak az sonra iyice, o zaman bakalım kokuyu alabilecek mi?” dedi sinirli sinirli. Kendisine söylendiğini köpek anlamış olacak ki kulaklarını sivrilterek durup sahibine baktı. “Ne var benle mi konuşacan?” dedi, “Bakma öyle bana, yolu koklayıp bulmaya çalış hadi sen.”

Aradan yarım saat geçmişti ancak geldikleri yol bu değildi. Köpek bir uzaklaşıyor bir yakınlaşıyor, yolu bulamadım dermişçesine ıslak ıslak, acı acı sahibine bakıyordu. Yağmur iyice bastırmış ve artık donuna kadar ıslanmak üzereydi. O an anladı ki bugün evine gitmek nasip olmayacaktı. Biraz etrafına bakındıktan sonra büyük bir kayanın altında oyuk gördü. Elini kaldırıp baltasıyla işaret etti köpeğe. Köpeğin sahibi oyuğa doğru koşuşturmaya başlayınca köpek de onunla birlikte hızlanıp kuyruğunu sallamaya başlamıştı.

Kayanın altındaki oyuğa girdiklerinde adam elindeki ipi bıraktı hemen. Köpek başından ayaklarına kadar bir çırpıda silkelenip etrafı ıslattı. “Lan!” diye bağırarak köpeğe vurmak için tam elini kaldırmıştı ki vazgeçti bu hareketinden. El hareketinden korkan köpek ise kafasını eğip oyuğun köşesine gitti ve oraya kıvrılıp yattı. Eli havada kalan adam çatık kaşlarıyla köpeğin köşeye kıvrılışını izledi.

Dışarıda uzun zamandır yağmur yağıyordu. Genç adam kestiği odunların üzerine oturmuş, ellerine yanaklarına dayayarak Ay’ın verdiği ışıkla yağmurun seyrek yağışını izliyordu. Arada bir şimşek çakıyor, etraf iyice aydınlanıyordu. Genç adam arkasını dönüp köpeğe baktı, köpek aynı şekilde yatıyordu. Önüne dönüp yağmuru izlemeye devam edecekti ki tekrar arkasına dönüp köpeğin uyuyup uyumadığına baktı. Sahibindeki hareketliliği sezen köpek gözlerini açıp baktı. Sahibi de bir süre köpeğe baktıktan sonra tekrar yağmuru izlemeye koyuldu.

Yavaş yavaş uykusu gelen adamın gözleri kapanmaya başlıyordu. Gözleri kapanırken renkler bulanıklaşıyor ve gözlerinin kenarında dağılıyordu. Artık dışarıyı bile göremiyor, sadece renkleri ayırt edebiliyordu. Çakan şimşeğin gökyüzünde oluşturduğu beyazlık ve ardından koyu mavi renkten karanlığa geçen bir süreç vardı. Beyazlık, gece mavisi ve ardından karanlık geliyordu. Renk sırası şaşmıyor, sadece süreleri değişiyordu. Derken karanlıktan sonra göz kapağının arasından bir sarı ışık göründü. Uykusu o kadar ağırdı ki sarı rengi fark edememişti bile. Sarı renk durmuyor kımıl kımıl hareket ediyordu. Ancak durağan bir hal alınca fark edebildi. Uykulu gözlerini açmakta zorlandı ve iyice bakınca bunun ateşin rengi olabileceğini düşündü. Eğer ateş varsa yaşayan birisi olmalıydı orada. “Kalk oğlum gidiyoruz!” dedi heyecanla. Sağ eline baltasını ve odun yığınını tekrar omzuna yüklenerek yağmurun arasına karıştı. Köpek de tereddüt etmeden yattığı yerden fırlayarak sahibinin peşinden koşturdu.

Sarı ışığa biraz daha yaklaştığında bunun bir evden çıktığını fark etti. Bu duruma şaşırmıştı çünkü bildiği kadarıyla bu ormanda oturan birisi yoktu. Olsa olsa benim gibi ormanda kalmış birisi ufak bir barınak bulup içine geçmiş olmalı diye düşündü. Gerçekten ufak bir barınaktı. Ahşaptan yapılma, çadırı andırır bir yapısı ve tek penceresi vardı. Pencere açık olduğundan içeriyi aydınlatan sarı ışığı buradan görmüş olabileceğini anladı. Tam pencereden içeriye bakacaktı ki pencere suratına kapandı. Barınağın çevresini dolanıp kapıyı aradı. Kapı, genç adamın omuz hizasına geliyordu. Avucunun içiyle kapıya beş defa sertçe vurdu. Avuç içinin yandığını hissederek, “İçeride kimse var mı?” diye bağırdı. Yağmur ve şimşek sesinden hiçbir şey duyulmuyordu. Acaba içeri gel diyen birisi oldu mu diye eğilerek kulağını kapıya dayadı. İçeride bir ses gelmiyordu. Elini bu sefer yumruk yaparak vurdu kapıya. Kafasını eğip kulağını tam kapıya dayamıştı ki kapı birden açılıverdi. Kafası yan dönmüş, eğik bir vaziyette barınak sahibine yakalandığından biraz utanmıştı.

Barınağın sahibi kapının boyundan biraz daha kısa boylu, ayağında kalın örgü çorapları, uzun eteği ve sırtında yeleğiyle yaşlı bir kadındı. “Seni mi gönderdiler? Ben Hücerat’ı gönderirler diye düşünmüştüm ama neyse” diyerek kapının arkasındaki bir şeye doğru uzandı. Eline bir sepet alıp genç adama uzatarak “Al hadi şunu, söyle o şırfıntılara idareli kullansınlar” diyerek bazı yaşlılara özgü tatlı tatlı gülümsedi. Genç adam sepetin içine baktı. Sepetin içinde üzeri temiz bir bezle hafifçe örtülmüş üç dört tane ekmek, iki şişe içki, biraz meyve ve çeşitli yiyecekler vardı. “Yok, beni yanlış anladın sen ihtiyar” dedi genç adam ve o sırada yaşlı kadın köpeğ görüverdi. Adam sözlerine devam ederek “Ben bu ormanda baltacılık yaparım. Bugün çok geç saate kaldığımdan ve yağmur bastırdığından köye dönemedim. Şurada bir oyuk vardı, köpeğimle oraya sığınmıştık” diyerek arkasından bir yer gösterdi, kadın gösterdiği yere doğru baktı, “Sonra burada ateşi görünce sığınmak için buraya geldik. Bizi kabul eder misin?” diye sordu. Yaşlı kadın sol elinde sepeti tutarken sağ eliyle kapıyı iyice açarak içeri geçmeleri için kenara çekildi.

Genç adam ıslanmış ayakkabılarını kapının kenarına koymuş, ayakkabılardan sızan su barınağın ortasına doğru süzülmekteydi. Yaşlı kadın bezle suyun süzüldüğü yeri sildikten sonra bezi ayakkabının önüne koymuştu. Barınağın içi adamın sandığından biraz daha büyük çıkmıştı. Genç adam yanan ateşin başına oturmuş, yaşlı kadının ısınması için verdiği, barınağın içinde bulunan tek yatağın üzerindeki battaniyeyi kendi üstüne sermiş, başını bile kapatmıştı. Köpek ise çoktan uykuya dalmıştı. Akan burnunu çekerek yaşlı kadının yaptıklarını izliyordu. Kadın kendisine doğru dönünce yüzünü ateşe doğru çevirdi.

“Ee bir adın var mı senin?” diye sordu yaşlı kadın ateşin yanındaki tabureye otururken. “Adıbelli derler bana” dedi genç adam ağır ağır. “Adıbelli mi?” diye şaşırarak sordu ihtiyar. “Evet, Adıbelli. Anam bana hamileyken beni kız diye bekliyorlarmış. Üç erkek kardeşim var, bu da kız olur herhalde diyerekten bir kız ismi düşünmüşler bana. Adını ne koyacaksınız diye soran akrabalara, biz ismi düşündük adı belli onun diyerek akıllarındaki adı bir türlü söylememişler. Ben erkek olarak doğunca akıllarındaki kız adını koyamadılar tabi ve bir süreliğine erkek adı düşündüler bana. Bu sırada da herkes babama şaka niyetli ‘Adı belli onun’ diyorlarmış. Böyle diye diye Adıbelli kalmış işte adım.”

Yaşlı kadın gülmeye başladı. Gülerken ağzının içindeki dişleri görülüyordu. “Bu kadar yaşlı olmasına rağmen dişlerinin bembeyaz olması tuhaf” diye düşündü genç adam. Yaşına rağmen cildi diri görünüyordu; yüzünde ve ellerinde buruşukluk yoktu. Yüzüne ateşin ışığı vurunca genç bir kadının suratı gibi ışıl ışıl parlıyordu. Sanki yaşlı değildi de genç bir kadındı. Uzun saçı ise örgülenmiş, sadece baş ve uç kısımları beyaz, saçın geri kalanı ise kızılımsıydı. Şimdiye kadar güzellik sıfatını taşıyan bir ihtiyar kadını ilk defa görmüştü. Keşke bizim oradaki ihtiyar kadınlar da böyle güzel olsa diye içinden geçirdi. Kadın oturduğu tabureden kalktı ve ateşe iki tane odun attı. Genç adamın gözü yatağın yanındaki davula gözü ilişti. Uzun süre bakakalınca ihtiyar kadın genç adamın baktığı yere doğru çevirdi başını. “Ormandaki şeylerin çalgılarına benziyor” dedi genç adam. “Neylerin?” diye sordu ihtiyar kadın.

“Bu akşam,” dedi ve yutkundu, gözleri çalgıdan başka bir yere bakmıyor ve ateş suratının bir kısmını aydınlatıyordu genç adamın. Sonra devam etti, “Ormanda ağaç keserken bir ses duymuştum. Ormandan gelebilecek bir ses değildi; çalgılar çalınıyordu aha bunun gibi. Önce benim gibi baltacıların, yolcuların bir yerde dinlenirken çaldığını düşündüm. Sonra böyle güzel bir ses, bir fısıltı gelmeye başladı. Fısıltı o kadar güzeldi ki ağacı kesemez olmuş, sanki tüm dert tasam gitmişti. Elimdeki baltayla sesin geldiği yeri bulmaya çalıştım. Bir yandan gidiyorum ama bir yandan da korkuyordum. Biraz ilerledikten sonra ormanın ortasında ağaçlıksız bir yer olduğunu gördüm. Ortada ateş mateş yok, Ay tüm parlaklığıyla buradaki her şeyi gösteriyordu. Süt gibi beyaz tenleri olan genç kızlar çıplak vaziyette bu alanda dans ediyorlar, oturuyorlar, eğleniyorlardı. İki tanesinin elinde kopuz, bir diğerinin elinde davul vardı. Elindeki tek tokmakla belirli bir düzende bu davula vuruyordu. Dans edenlerin ise sağ elleri havada önce kendi etraflarında dönüyorlar daha sonra iki adım sağa gidip eğilip kalkıyorlar ve tekrar kendi etraflarında dönüyorlardı. Dans edenler çember oluşturmuş, çemberin dışında, çalgıcıların karşısında ise fısıltı sesini çıkardığını düşündüğüm başka bir kadın duruyor, şarkı söylüyordu. Bu olanları ise yirmi kadarı birbirlerine sarmaş dolaş olmuş yerde oturarak izliyorlardı. Bu oturanların yanında ise türlü türlü yiyecekler, içecekler vardı. Tüm bunlar; şarkıyı söyleyen kadının kadife gibi sesi ve çalgılar, dansçıların birbiriyle uyum içinde oynamaları, renk renk taze yiyecekler beni kendine çekti. Usul usul bu oturanların en arkasına gittim ve ben de onlar gibi yere oturarak büyülenmiş bir şekilde Ay ışığında dansı izlemeye başladım. Uzun bir süre onları o şekilde izledim. Derken benim köpeğin havlaması duyuldu birden. Köpeğin havlamasıyla çalgılar sustu ve o alandaki şarkıyı söyleyen kadın dahi herkes dönüp aynı anda bana baktılar. Bana bir şey yapacakları korkusuyla ses bile çıkartamadım. Hepsi bana bakıyor ancak hiçbirinde bir surat ifadesi, kızgınlık veya başka bir belirti yoktu. Bunu benim önümde oturan kaşları bile altın sarısı olan kızın yüzünden anladım. Köpeğin tekrar havladığını duydum. Bununla birlikte upuzun altın saçlı, altın kaşlı, Ay yüzlü kız ile birlikte alandaki herkes birden yok olmuş, Ay ışığı yerini karanlığa bırakmıştı. Kendimi karanlığın ortasında bağdaş kurmuş vaziyette otururken bulmuştum. Çevreme bakınınca alanın boş değil, ağaçlarla kaplı olduğunu fark ettim. Az önce çalgıcıların, dansçıların olduğu yerde şimdi koca koca ağaçlar vardı. Köpek ise havlamaya devam ediyor ancak benim bulunduğum yere gelmiyor, uzakta duruyordu. Sonra ayağa kalkıp köpekle beraber ağacı kestiğim yere doğru gittim. Vücuduma damla damla yağmur gelmeye başlamıştı. Odunlarımı hazırlayıp yola çıktım ve sonrasını biliyorsun işte.”

Yaşlı kadın dikkatlice dinlemişti. “Demek ormandaki kızların dansı hoşuna gitti” dedi ve devam etti, “Ben de onlardan biriydim zamanında. Sizler bize peri diyorsunuz. Tabi gelenek gereği genç olanlarımız gençlikleri boyunca ormanlarda öylece eğlenirler işte. Başka şeyler yaptığımız da olur. Benim gibileri, yani yaşlananlara ise böyle bir barınak yaparlar ve ömürlerinin geri kalanını bu barınaklarda geçirirler. Ancak sizler bunu bilmezsiniz; yaşlandığımız, yaşlananların böyle yerlerde yaşadığını. Peri kızlarına gelince onların hep güzel ve genç kaldığına inanırsınız. Öyle inanırsınız çnkü başka türlü görmemiş, duymamışsınızdır. Bir de bu perileri gençliğinden ve güzelliğinden dolayı onlara sahip olabileceğinize inanırsınız sanki ir mal, mülkmüş gibi. Erkekler için yaratılmadık ki, sahip olabileceğinizi düşünün. Sadece yaratıldık. İnsanlar gibi, doğa gibi. Arzu duyduğunuza sahip olmak istersiniz hep değil mi ?”

Genç adam hiç seslenmedi, başını önüne eğdi. Diyebileceği bir şey yoktu. “Ancak bunun tamamen sizin yanlışınız olduğunu da söyleyemem. Dedim ya, sizler, bizler, yaratılmışız sadece. O perilerin arasındayken senin arzunu anlayabiliyorum” dedi ihtiyar kadın. Kapının arkasında, masanın üstünde duran sepeti eliyle işaret ederek “İçindeki yiyecekler senin gördüğün perilere gidiyordu. Sepeti her akşam Hücerat alıp götürür. Bak sana ne diyeceğim” dedi ihtiyar kadın duraklayarak. “İçindeki arzunu anlayabiliyorum. İstersen sen de Hücerat gibi olarak bizimle çalışabilirsin. Yapacağın iş sadece bu sepetleri toplayıp perilere götürmek. Böylece onları tekrar görebilirsin. Tabi benim gibi başka yaşlı periler de yaşadığından onların barınağındaki yiyecekleri de toplayacaksın. Merak etme Hücerat sana yardım eder.”

Genç adamın aklı karışmıştı. Susuyor ve ateşe bakıyordu. Yaşlı kadın sepetin içinden kırmızı bir elma çıkartıp genç adama uzattı. “Al” dedi. “Hücerat gelemeyecek gibi. Perilerin yerine sen ye”. Genç adam sarındığı battaniyenin altından sol elini uzatarak elmayı aldı, evirip çevirdi. Yaşlı kadın bu genç adamın elmaya bakarak ağladığını fark etti. Gözünden tane tane yaş geliyor, ateşin karşısında parlıyordu. Gözleri iyice kızardıktan sonra yutkunarak “Kabul ediyorum. Sepetleri perilere ileteceğim.”

İhtiyar kadın üzgün bir şekilde başını salladı. Genç adamın perilere olan çaresizliğini anlamıştı. “Peki, bugünlük geç benim yatağımda yat istersen. Yarın sepetleri dağıtmaya başlarsın.”

Sabaha karşı yağmur durmuştu. Orman sessiz ve sisliydi. Yapraklar ıslak ıslak hafif titriyor, üzerlerindeki su damlacıklarını yere döküyordu. Zor bir gün atlatmıştı orman. Yorgun bir şekilde doğa tarafından derin bir uykuya bırakılmıştı. Aradan haftalar geçmiş ve arada sırada biraz ileride bulunan köyden ziyaretçileri geliyordu ormanın. Gece olduğunda ise meşalelerle geziyordu bu ziyaretçiler. Önceleri gelmiş olan baltacıyı arıyorlar, ancak izine rastlayamıyorlardı. İzlerini yağmur silip süpürmüştü. Bir süre sonra ziyaretçiler hiç gelmez olmuştu. Artık Adıbelli olan birisi anılmıyordu. Adı çoktan unutulmuş, ne olduğu konusu ise ise belirsizliklerle doluydu. Köyde sadece söylentiler dolanır olmuştu. Keçiboynuzu olan, insanımsı bir yaratık köpeğiyle ormanda dolaşır diyorlardı. Ayakları tersmiş. Bir elinde sepet diğer elinde balta taşırmış.

Baltacı” için 4 Yorum Var

  1. “Gündüz okunması tavsiye edilir” şeklinde bir uyarı yazısı olsaymış iyi olurmuş. Zira amiyane tabirle “tırsmadım” dersem yalan olur 🙂
    Başarılı bir öykü.

  2. Güzel bir öyküydü, güzel betimlemeleriniz vardı. İlginç ve akıcı bir üslubunuz var, kaleminize sağlık.

  3. Başlarda bilindik bir konu gibi gelmişti. Sonra dur bakalım neler çıkacak diye okumaya devam ettim ve güzel bir bitiş ile karşılaştım. Yaşlı periler, Baltacı ve Adıbelli isimleri de etkileyici fikirler.
    Sadece giriş kısmının çok uzun olması, konuya ortalardan girilmesi öykünün tek dezavantajı gibi geliyor.
    Kaleminize sağlık 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *