Öykü

Mektup

(Tavsiye: Yiruma’dan Kiss the Rain enstrümantal parçasını açın, kulaklığınızı takın ve okuyun.)


İşte yine geldi kış. Bulutlar yine hüzünlenmiş belli ki… Bir görsen, etraf gözyaşı damlalarıyla dolu… Bilirim sen sevmezsin bu mevsimi. Soğuğu ayrı bir dert, pisliği ayrı bir dert, diye söylenir dururdun hep… Ve belki de, caddelerin sessizliği senin için en önemli sebepti; bunu söylemendeki neden… Ama ben hala seviyorum kışı. Senden sonra da hep sevdim. Hiç kızamadım hatta… Neden bilmiyorum, seni bana getiren de kıştı; belki de bu yüzden.

Hatırlıyor musun? Ayakkabın delinmişti de bir o yana bir bu yana küçük çocuklar gibi tek ayaküstünde zıplıyordun, sulardan kaçınabilmek için. Seni ilk o zaman görmüştüm. Ne de şapşaldın!.. Yardımcı olabilmek için gelmiştim yanına, o meşhur ilgisiz tavrınla, “Ben hallederim,” demiştin. Ama ben durur muyum hiç? Allem edip kallem edip seni koluma yasladım ve ilerideki bir ayakkabıcı dükkânına götürdüm. Utanmıştın belli ki. Hâlbuki ne de güzeldi senin utanmaların; yanağın kızarırdı, alt dudağını büker, gözlerinin üstünden bir kedi yavrusu gibi bakardın. O an bütün güzellikler nasıl yekvücut olabilir bir insanda, diye düşünmeden edemezdim.

Ayakkabıları denerken ki halini hatırlıyor musun? Kusura bakma ama çok zevksizdin. Hep, mevsime uymayacak kadar ince, abartılı, fiyonklu miyonklu ve de renk cümbüşü içindeki ayakkabıları seçmiştin. Bir bana bakıp bir de ayakkabıları deniyordun. Suratımdaki ifadeden anlamış olacaksın ki, en sevmediğim ayakkabıyı seçmiştin. Seviyorum senin bu asi tavırlarını. Nasıl bu kadar güçlü olabildiğine şaşardım. Ama anladım ki en güçlü görünenler, aslında en güçsüz olanlardır bu hayatta. Yüreğindekileri saklarlar hep. Sanki dünya kendi etraflarında dönüyormuş gibi, sanki hiçbir şey onları mutsuz edemezmiş gibi, hep gülümseyerek, hep saklayarak yaşarlar acılarını, mutsuzluklarını, terk edilmişliklerini…

Hani bir gün demiştin ya: “O gün bana yardım etmeseydin de keşke çay ısmarlamasaydım sonra sana; belki de dünyanın en mutlusu olacaktın. Ne bok vardı da sanki bana yardım ettin?”

“Yeme beni, bu yakışıklılığa kim olsa gelirdi. Bahane bulma şimdi,” dediğimde, nasıl da gülmüştün. Ahh, o gülüşün yok mu?.. Sanki senin için yaratılmıştı gülmek. Sen bir gülerdin, dünyaya mutluluk saçılırdı. Kimseler ağlamaz, kimseler hüzün diye bir şeyin olduğunu bilmezdi. Biliyor musun, senin gülüşünü görseler ne savaş, ne açlık, ne de başka türlü acılar kalırdı dünyada. Ama ben kıskanırdım senin gülüşünü; varsın dünya kana bulansın, kimler aç kalırsa kalsın, varsın kimler ne acı çekerse çeksin; yeter ki gülüşün benim olsun.

Dilin açılırdı, susmazdın bazen; saatlerce konuşurdun. Kızardın bana, “Sıkıldın mı? Niye dinlemiyorsun?!” diye. Konuşurken hiç izledin mi sen kendini? Dudaklarının kıvrımlarını, ‘o’ harfini söyleyince dudaklarının aldığı şekli, ilginç bir şey anlatınca gözlerini şaşkın şaşkın açışını… Aslında her bir kelimede yüzünün aldığı şekli ezberlemek isteyişimdendi sebep; söyleyemedim sana. Keşke izlesen de konuşurken kendini; hak versen bana, yüzünün çizgilerinde kaybolmak nasıl bir şey, anlasan…

Susardın bazen de… Ölüm matemine bürünürdün sanki. Kıyamet kopsa ağzını açmayacak kadar derin düşüncelere dalardın. Anlatmazdın… Paylaşmak istemezdin… Benim de üzülmemden korkardın, biliyorum. Hiçbir susuş seninki kadar çığlık çığlığa olmamıştır. Ben de hüzünlenirdim böyle anlarda. Nedenini bilmezdim ama bir göz kırpışından anlardım senin içindeki yangını.

Şu an neredeyim tahmin et bakalım? Evet, senin en sevdiğin yerde… O sahil yolunun aşağısında, denize bakan kâgir, köhne barakada. Çok zaman geçirmiştik burada. Her şeyimizi döküp; bizden birer parça bırakmıştık buraya. Arada geliyorum yine. Tamam, tamam her gün geliyorum aslında. Nasıl gelmeyeyim ki?! Bak, şu sandalyelerde oturup denize karşı dumanı tüten çaylarımızı içmiştik. İlk defa şu yan taraftaki divanda sarılmıştın bana… Ve şu köşedeki raflara, ileride sanki sık sık geleceğimizi tahmin etmişsin gibi dizmiştin aşk kokan ellerinle; o bardakları, kitapları ve de küçük bir feneri… Nasıl da kıskanıyorum o eşyaları. O kadar şanslılar ki: sen dokundun onlara, hayat verdin, sıradanlıktan kurtardın. Bir eşya değil artık onlar; senin dokunuşlarının pürüzsüz birer görüntüleri artık… Senin yansımanın… Senin şefkatinin…

Ve ilk defa şurada, tam denize bakan pencerenin önünde bana, “Seni seviyorum,” demiştin, yüreğimin en derinine dokunarak. Ya, ben?.. Sana olan sevgimi, dünyadaki hiçbir dilin sevgi sözcüğü tam olarak karşılayamaz. Öyle ki, aşk sensin… Sevgi, sensin… Her güzel şey, sensin… Tüm güzellikler sen varsın diye var…

Biliyorum, çok uzattım yine. Bakma, seni anlatmak için destanlar yazılsa bile kafi gelmez ama, neyse… Ne zaman geleceksin, diye soruyorsundur; eminim sıkılmışsındır oralarda… Şimdi ne kıskanıyordur huriler seni. Eee tabii, sen oraya varmadan en güzel biziz diye düşünüyorlardı. Garibim, bilmiyorlar ki gelenin aşkın, güzelliğin ta kendisi olduğunu.

Aslında çok düşündüm; nasıl bu kadar uzak kalabildim senden. Lâkin anladım nedenini… Artık her şeyde seni buluyorum, geçtiğin yerlerde ayak izlerini görüyorum hala, simit attığın martılar senin adınla ağıt yakıyorlar gökyüzünde, dokunduğun ağaçlar dökmüyor yapraklarını kışın, okşadığın hayvanlar mutlu mesut geziyor ve sevdiğin ben, gittikçe sana dönüşüyor. Evet, artık ben, sen oldum. Yarımken bütün oldum. Hicranken, vuslat; sevdayken, aşk; ben iken sen oldum.

Hani diyordu ya şair: ‘Unutma; onu artık unuttum demek, bir kez daha hatırlamaktır aslında.’ Seni ‘unuttum’ sevgili, her gün ‘unutuyorum’, sen gittin gideli her gün… Kokunu, gülüşünü, gözlerini… Öyle ki, seni ‘unutmayı unutuyorum’. Keşke, yine gelsen de yine unutsam seni… Öyle unutsam ki, hiç çıkmamacasına aklımdan, hep hatırlasam seni…

Mektup” için 5 Yorum Var

  1. Anlatımınızı samimi ve şiirsel buldum. Hisler güzel aktarılmış. Neden bilmiyorum ama hikayeyi okurken sanki romantik ve dram karışımı bir Kore dizisi izliyor gibi hissettim. Oradaki tadı burada da aldım yani. Son kısımlar özellikle etkileyiciydi. Ellerinize sağlık.

    1. İlginiz ve yorumunuz için teşekkür ederim. Ve affınıza sığınıyorum malum final haftası, girip de bakamadım yorumlara.
      Bu dediğiniz hisleri ve tadı size doğru aktarabilmişsem ne mutlu bana… Ben de iyi bir Kore Drama izleyicisiyimdir. Bu öyküden böyle bir hissiyat almanız ayrı bir önemli benim için.
      Tekrar teşekkür ederim, yeni seçkilerde görüşmek üzere.

  2.  Selamlar, yoğun duygularla dokunmuş güzel bir öyküydü. Değinmek istedigim tek nokta şu ki: Karakterin “bencilliğine” hak verebiliyorum lakin bu bencilliği

    “Ama ben kıskanırdım senin gülüşünü; varsın dünya kana bulansın, kimler aç kalırsa kalsın, varsın kimler ne acı çekerse çeksin; yeter ki gülüşün benim olsun” gibi bir açıklama öyküyü okurken beni sarstı açıkçası. Güzel bir şarkıyı dinlerken çalgının tellerinin kopması gibi, ya da ben böylesi bir hisse kapıldım, bilemiyorum.

    Kaleminize sağlık, esen kalın 🙂

    1. Yorumunuz için minnettarım. Aslında dediğiniz kısmın karakterin ‘bencilliğinin’ en iyi yansıtılan kısımlardan olduğunu düşünüyorum. Çaresizlik ve ‘doyamama’nın verdiği bir hüznü işledim aslında. Size geçen hissiyat farklı olmuş sanırım. Öykülerin de bu yönü güzel.
      Değerli yorumunuz için tekrar teşekkür ederim. Yeni seçkilerde tekrar görüşürüz umarım…

  3. Güzel noktalar yakalamışsınız. Güzel bir mektup olmuş.

    Eğer ölüm yerine sade bir ayrılık yaşanmış olsaydı bile öykü güzelliğinden hiçbir şey kaybetmeyecekti diye düşünüyorum. Tanışmaları biraz garip olmuş. Bir şekilde bu kısmı atlayabilirseniz, öykünün dokunaklığını zedelememiş olur.

    Güzel bir son eklemişsiniz. Elinize sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *