Öykü

Bekçi Aranıyor

Öğle güneşi altında dalgalanan sokaklardan el etek çekilmiş, geride tamamlanmamış seksek şablonları ve boğaza takılan bir sessizlik kalmıştı. Bedenimi ve aklımı yokuş aşağıya götüren dar yolları ortalayarak ilerliyordum. Nereye gittiğimden pek de emin sayılmazdım. Sözde varmam gereken bir yer, reddedilmem gereken bir iş daha vardı ama şimdilik kaybolmuş olmanın tadını çıkarmaktı tek istediğim. Navigasyonla inen vahiylerin çağında, emir kiplerinden arınmış olmanın hafifliği, önüne katmış sürüklüyordu beni. Tek tedirginliğim derimi karıncalandıracak kadar rahatsızlık veren, yaşamı içine çekmiş ağır sessizlik bulutunun gölgesinde yürümekti. Sessizlik üstümdeki görünmez tokmaktı, var olduğumu kendime ve diğerlerine bildirmemi kulağıma fısıldayan şehvet dolu sesti. Sarsılması, yerinden edilmesi gereken bir düşmandı.

Bir narayla tüm gök kubbeyi sarsma fikri aklımı delip geçtiğinde, nabız gibi düzenli takırdayan adımlarım birden tekledi. Zamanı ve mekanı dolduran varlığım kabından taştı. Derin bir nefesle körükledim ciğerlerimi ve bastırılmış bir arzunun iplerinden tutarak dudaklarımdan dökülen vahşi bir haykırışa teslim oldum. Ne yazık ki varlık beyanım daha doğumunun ilk saniyelerinde, Tanrı’nın vakitli çağrısı altında ezildi. Öğle ezanı dar avlulara açılan geniş kapıların koridoruna çarpıp dört bir yana dağıldı.

Yine var olmayı başaramamıştım. Yine hayattaki başrolümü kaptırmıştım. Başımı öne eğdim ve ezana mırıldanarak eşlik etmeye başladım. En azından kendimden daha kudretli ve kalabalık şeylerin bir parçası olmama hala izin vardı, bu fikre tutunup asalak bir hayat sürdürebilirdim. Sırtımda rolümü bana iade eden soğuk bir ürperti, büyük çerçeveli bir bakış hissetmesem sürdürürdüm de. Fakat sürdürülebilir şeylerle aram iyi değildi.

Hayat çizgisi, son tepeciğini de kaybedip düz akmaya başladı. Yere kök salmış bir ağaç gibi sadece kafamı ve omuzlarımı oynatarak ağır ağır dönüp  geride bırakınca yok olduğuna inandığım kıvrımlı yola baktım. Üç uzun siyah silüetin lekelediği parke taşlı sokağı ilk defa görüyormuşçasına şaşkındım. Yüzlerini seçemesem de omuz omuza vermiş sağlam kalıplı bu insan figürlerinin bakışlarını, alnımın ortasında hissediyordum. Sırtımdan aşağıya buz küpleri kaymaya başladı. Parmak uçlarım ve dudaklarım uyuşmuş, nefesim kesilmişti. Tetiğin ucundaydım.

Figürler aynı anda birer adım attılar. Sonra bir adım daha. Bir adım daha. Adım adım yaklaşıyorlardı. Ben de bir adım geri attım. Ve bir adım daha… Uzun mesafeden sürdürdüğümüz bu kırık vals, benim onlara arkamı dönüp tam gaz koşmaya başlamamla bozuldu. Ardıma bakmasam bile aramızda ne kadar mesafe olduğunu tahmin edebiliyordum. Ayak seslerini duyabiliyordum.
İşte, benim ardımdan sokağı döndüler. İşte, biri iyice hızlanmaya başladı. İşte, elini uzatıyor. İşte, gömleğimin yakasında parmak uçları. İşte…

Bir anda, belgesellerdeki çaresiz ceylan yavruları gibi direksiyonu tam sağa kırdım. Önüme çıkan ilk evin kapısını tüm hızımla omuzlayıverdim. Bu muhitteki evlerin hepsinin eski tip müstakil evler olması büyük şanstı. Yoksa bir apartmanın demir kapısına takılıp, zillere basıp, daha yanıt alamadan kaçmaya devam etmek zorunda kalırdım. Karşımdaki tahta kapının ise benim gözü dönmüş halim karşısında hiç şansı olmadı. Zaten kilitlenmemiş olan kapı önce öne savruldu, ben içeriye doğru sendeledikten sonra da ardımdan gürültüyle kapandı. Bir daha da kapıyı ne omuzlayan ne de zorlayan oldu.

İçeride kendine yer bulabilmiş tek renk siyahtı. Karanlık üzerime ıslak bir yorgan gibi çökmüştü. Çığırından çıkmış nefes alışverişimi duymasam ve göğüs kafesimi yoklayan gümbürdemenin titreşimlerini hissetmesem karanlığın içerisinde çözündüğümü düşünebilirdim. Çenemin titremesinde hem korkudan hem de yorgunluktan bir şeyler vardı. Orada, kendime en yakın olduğum noktada, ne kadar durduğumu net bir biçimde söyleyemem. Nihayet sakinleşip, bir düğme ya da çıkış bulmak için harekete geçmem gerektiğini anladığımda asırlar bile geçmiş olabilirdi. Gerçi bu şekilde zamanın sonuna dek durabileceğimi de biliyordum. Dünyayı yaratmadan önce Tanrı’nın da hiçbir şeyin var olmadığı, okun yaydan çıkmadığı o ılık boşlukta, benim gibi beklediğinden emindim. Altı günden önce, bir altı gün daha olduğundan emindim. Artık oku da yayı da kırıp atmanın vakti gelmişti. Elimi ileriye uzatarak bir adım attım. Vücudumun en uç noktası bir şeyi kavradı, bir düğmeye bastı ve ben körlüğün yepyeni bir formunu tanıdım.

Yerdeki, tavandaki ve kuytu köşede kalmış topal ayaklı sehpaların üzerindeki onlarca lamba aynı anda tutuşmuştu. Bir ışık denizi içinde boğuluyordum. Gözlerimi sımsıkı yumsam bile yakıcı parlaklıktan kaçamıyordum. Dizlerimin üzerine çöktüm. Ben emekleyerek bu amansız hücumdan uzaklaşmanın bir yolunu ararken etraf giderek ısınıyor, mide bulandırıcı bir sıcak dalgası tenime işliyordu. Paniklemiştim, terliyordum, karanlığın bir ana karnı gibi beni sarıp sarmaladığı zamanları özlüyordum. Ne tarafa gittiğimden emin olmak mümkün değildi. Aksi gibi bir çıkış yolu ararken bu devasa fırının kalbine doğru ilerliyor da olabilirdim. Artan sıcaklık da bu şüphemi daha gerçek kılıyordu. Titreyen ellerimle tenimi yakmaya başlayan kıyafetleri çıkartıp attım. Acıdan kaçma isteği dışında bir kimliğim yoktu.

Kimdim ben? Nereden gelmiştim? Ne istiyordum?
– Acı çeken biri. Acının olmadığı bir yerden. Acıdan kaçmak…
Kollarımın ve bacaklarımın gövdemi artık taşımadığını anladığımda, sağ yanağım çoktan zemine yapışmıştı. Vücudum zihnimin yenilgiyi kabullenişine anlam veremiyor, kendisini ileri itebilmek için titremeye, kaslarını esnetmeye ve uzanmaya devam ediyordu. Işıklar içerisinde yatarken, hareketsizleşmenin eşiğinde ileri uzanmış parmaklarım hafif bir esintinin okşayışıyla irkildiler. Eşikten birkaç santim ötedeydim. Beynim bu bilgiyi idrak edene kadar, vücudum öne atılmıştı bile.

Bu sefer ulaştığım kapı, ilkinden biraz daha inatçı çıktı. Tüm gücümü toplayıp önce dizlerim, sonra da ayaklarım üzerinde yeniden yükseldim. Sıcaktan kapaklarına yapışmış gözlerimi yeniden aralamak kolay olmadı ama kısık ve bulanık bir görüşün ortasında, belli belirsiz bir şekil seçebildim. Elim metal kapı tokmağının üzerine kapandı ve kapı dışarıya açılırken avuç içim kızgın demirin üzerindeki çarpı işaretiyle damgalandı. Sıcağı ve acıyı ardımda bırakarak başka bir odaya daldım.

Bütün vücudumu tatlı bir hissizlik kaplamıştı ve hala körlemesine yürüdüğümün farkında değildim. Bir çift el beni omuzlarımdan yakalayıp, kulağıma “Evladım sıranın sonuna geçsene!” diye homurdandığında ardına kadar açılan gözlerim siyahlı figürleri karşısında bulmaya hazırdı. Fakat tek seçebildikleri, çıplak etin iç kaldıran rengiydi. Geriye sendeleyip önümde uzanan manzaraya bakakaldım.

Tütsülenmiş et, toz ve iç gıdıklayan bir vanilya kokusunun sardığı, tavan yüksekliği ve genişlik bakımından emsalini daha önce hayal bile edemeyeceğim, camsız bir balo salonunun ortasındaydım. Koyu renk parkeleri, bordoya boyanmış duvarları ve önümdeki insan kalabalığını tersine dikilmiş iki ağaç misali tavandan aşağıya sallanan kristal avizeler aydınlatıyordu. Onların loş ışıklarını hissettiğim ilk seferde, korkuyla ellerimi gözlerime götürmüş olsam da zararsız olduklarını fark edip etrafı incelemeye devam ettim. Girdiğim kapıyı cüceler için yapılmış gibi gösteren, oymalı kanatlara sahip devasa bir kapı tam karşımda, salonun diğer ucundaydı. Sürekli açılıp kapandığını buradan görebiliyordum fakat bu hareketler kapının büyüklüğüne nazaran o kadar etkisizlerdi ki dışarıdan yalnızca ufak bir dalgalanma olarak seçiliyorlardı. Onun hemen bitişiğinde çerçevesi altın işlemelerle süslü, bütün duvarı kaplayan ve tüm salonu sessiz bir yargıç gibi izleyen soluk kesici bir ayna bulunuyordu.

Kapının sağ tarafında ve aynanın tam karşısında kalan duvarın önünde ise ahşaptan yapılma, üç bölmeli ve eski stil bir gişe, sonu bana uzanan sıranın başına bağlanıyordu. Önümdeki her yaştan çıplaklar ordusu, salon boyunca adım adım ilerlerken ben de az önce beni sıraya sokan teyzeye bakıyordum. Yaşlı vücutların genel gevşeme sorunundan muzdaripti. Vücudunun her parçası, artık toprağa kavuşmak istediğini anlatmakta yarışır derecede yer çekimine boyun eğmişti. Yaşını net olarak söylemek zordu. Bir meşe ağacı kadar yaşlı da ellili yaşların ortasına yeni varmış da olabilirdi. Birkaç kez kendisine seslenmiş olsam da bir daha dönüp yüzüme bakmamıştı. Dalgın bir şekilde sırayı süzüyor ve ara sıra muhtemelen eskinden saatini taşıdığı bileğine bakıp yüksek sesle iç geçiriyordu. Onun önünde saçları örgülü, zayıf, kolunun altında ölüm katılığında kıstırılmış bir tekir kedi taşıyan ufak bir kız çocuğu duruyordu. Onun önünde de başkaları…

Ne için bekliyor olduğumu bilmiyordum fakat bir kuyruğa girmiş olmanın getirdiği iç sıkıntısı beni de sarmaya başlamıştı. Neyse ki sıra hızlı ilerliyordu. Ortalama bir hızda önce salonun ortasına geldik, duvarda asılı, sıra sıra ünlü tabloları geçtik ve devasa aynanın önüne vardık. Sıra buradan itibaren doksan derece kıvrılıp doğruca gişelere yöneliyordu. Aynaya sırtımı dönmeden önce, tüm salona bu kaçak boyuttan tekrar baktım. Klasik dönem tablolarının arka planını süsleyecek bütün bu ihtişamın ortasında, bütün kalıplaşmış estetik yargılara balyoz vuran ve salonlara kabul edilmeyen büyük bir eserin özneleriydik. İnsani zaaflarla dolu, kımıldanan bendenlerimizin yanında arka plana itilmiş maddesel güzellik, bu yaşayan tabloyu göz alıcı kılıyordu.
Gözlerimi yansımadan çekebildiğim vakit, gişelerle aramda yalnızca üç kişi kaldığını gördüm. Öndeki küçük kız boşalan gişeye doğru ilerledi. Kediyi dikkatle yere bıraktı, adını söyledi ve gişenin siperliği yüzünden yalnızca dudakları gözüken görevlinin talimatlarını bekledi. Dudaklar ahenkle oynadı, resmi bir şekilde gülümsedi. Küçük kız başını sallayıp elini göğsüne, kalbinin tam üzerine götürdü ve oradan beyaz bir zarf çekip çıkardı. Bir süre duraklayıp hafifçe sallandıktan sonra, zarfı açıp gişenin ahşap tezgahı üzerine ters çevirdi. Tezgahın üzerine siyah küller savruldu. Çocuk başını eğdi ve hezimetle memurun işaret ettiği -ve benim de daha önce duvarla aynı renk olmasından dolayı fark edemediğim-  hemen gişenin yanında yer alan minik kapıya doğru ilerledi. Kapı açıldı ve kapandı, küçük kız artık yoktu.

Önümdeki yaşlı kadın sırasının geldiğini anlayınca heyecanla gişeye yöneldi. Geveleyerek adını söyledi ve hemen elini kalbinin üzerine attı. Ben, ikinci kez şahit olduğum bu sahnenin az önce sıcaktan yanan beynimin hastalıklı bir ürünü olmadığını idrak ederken kadın da tıpkı küçük kız gibi beyaz zarfını çekip çıkardı. Tereddüt etmeden zarfı açtı ve gişenin üzerine ters çevirdi. Havada süzülen beyaz kağıt tezgahı aştı ve gişe memurunun camına açılan delikten geçip kendisi gibi beyaz kağıtlardan oluşan yığının arasına kondu. Memurun gülümsemesi resmiyetin basamaklarını tırmanıp samimiyete vardı. Kadına eliyle diğer taraftaki devasa kapıyı gösterdi. Yaşlı kadın vakur bir edayla o tarafa yöneldi, derin bir inlemeyle açılan kapıdan geçip gitti.

Bu sürprizlerle dolu gösteriyi izlerken büyülenmiş aklımdan çıkan bazı gerçekler ve sorular kalbime yeniden çöktü. Bu yerde ne yaptığını bile bilmeyen birisi için fazla uzun süre bu piyesin bir parçası olmuştum. Tedirgin adımlarla gişeye ilerledim. Memur benim yaklaştığımı görünce yılların profesyonelliğiyle resmi gülümsemeye tekrar geçiş yaptı.

“Adınız?” diye sordu androjen bir ses. Konuşurken göz teması kurmamaya tahammül edemediğimden adamın geri kalanını görmeye çalışarak, yarım ağızla ismimi söyledim. Ne kadar bakarsam bakayım, karşımdaki görüntüye bir anlam veremiyordum. Benim daha önce siperlik sandığım kısım aslında sadece karartılmış camdı. Camın arkasında temas edebileceğim herhangi bir görme organına, hatta ağızdan yukarıda herhangi bir organik oluşuma rastlamamak ise algı sınırlarımın çok üzerinde bir keşifti. Donup kalmama sıkılmış olduğunu belli eden bir sesle tekrar konuştu yarım memur. “Mektubunuzu rica edebilir miyim?”
Mektup. Benim bir mektubum yoktu ki! Hatta lise yıllarımda bir mektup değişim programında katılmasam hiçbir zaman kanlı canlı bir mektup görememiş olacaktım. “Eee, benim bir mektubum yok.” dedim belli belirsiz bir sesle ama yine de umutsuz bir deneme için elimi kalbimin üzerine de atmıştım. Gelen giden olmadı.
“Hem ben burada niye old-” dememe kalmadan gişe memuru atıldı.

“Efendim bu mümkün değil. Adınız listede var, yolunuzu bile bulmuşsunuz. Size mutlaka mektup gelmiş olması gerekiyor.” dedi ama tam kendinden emin biçimde açıklamasına devam edecekken bir an duraksayıp bıkkınlıkla ekledi. “Tabii yanlış adrese gitmediyse.”
Benimle mi konuşuyor yoksa sesli mi düşünüyor emin olamadığım için cevap vermedim. Memur hemen yanında duran antika telefonun ahizesini kaldırdı, tek bir rakama bastı ve bekledi. Gergin görünüyordu, en azından ince bir çizgi halini almış dudaklardan çıkarttığım sonuç buydu. Sonunda karşı taraf telefonu açmış olacak ki konuşmaya başladı. Sesi iyiden iyiye tizleşiyordu. “Bir kayıp mektup olayı daha! Gerçekten anlamıyorum, bu kadar önemli bir şeyi nasıl yanlış yapıyorsunuz? Ya şimdi o mektup, yine sıradan bir ölümlünün eline geçerse… Evet, onların mektubu çözemeyeceklerini biliyorum ama bu, sorun çıkarmalarını engellemiyor… Evet, bir şeyler yapmak zorundasınız zaten…Gerekirse yok et onları… Başvuru sahibini yollamamız gerekecek. Geçit mektupsuz açılmaz kurallar böyle….Evet…Tamam.”

Memur derin bir iç çekti ve bana dönüp “Üzgünüz, mülakât davetiyeniz olmadan sizi iş görüşmesine alamayız.” dedi çok büyük bir ikramiyeyi tek rakamla kaçırmışım gibi bir ses tonuyla. Tepki vermediğimi görünce “Üstün Yol Ltd. Şti. bünyesinde alımını yapacağımız, halk tabanlı “Zebani” pozisyonundan bahsediyorum. Başvurunuz onaylanmadı fakat harç olarak otomatik bir şekilde alınan hayatınızı geri veremiyoruz. Lütfen elenen adayların çıktığı kapıdan ilerleyin.”

“Bir dakika, ne!” diye patladım. “Ben böyle bir işe başvuru yapmadım ki! Son zamanlarda başvurduğum tek iş ilanı, gazetede gördüğüm “Bekçi Aranıyor” ilanıydı. Bununla ne ilgisi var?”
Daha soruyu sormayı bitirmeden gelecek cevabı anlamıştım. Karşımdaki dudaklar yeniden kıvrıldılar.

“Kusura bakmayın ama ilana ne yazacaktık başka? “Zebani Aranıyor” diye mi başlık atsaydık? Oradaki kriterlere kendinizi uygun görmüşsünüz ki başvurmuşsunuz. Normal insanlar gazetede sıraladığımız koşullara ilgi gösterip de başvuru gönderirler miydi sizce? Bakın mesela aranan özellikler kısmında madde iki, var oluşunu şirketimiz bünyesinde sürdürmek. Madde üç, sonu bilinmeyen uzunlukta çalışma saatleri. Bunları okuyup da başvurmuştunuz değil mi?”

Okumuştum okumasına ama bu kriterlerin çaresizce iş arayan şahsıma tuhaf ya da eleyici görünmediğini söylemekten kaçındım. Zaten ağız da durmadan hareket etmeye devam ediyordu, istesem de itiraz etmek için aradığım boşluğu bir daha bulamazdım.

“Dünyada insanlığa sağlayamayacağınız katkıyı, gelin bize sağlayın istedik fakat size de büyük bir talihsizlik denk geldi. İsterseniz bir dilekçe yazabilirsiniz ama yanıp yanmayacağından emin olamayız. O yüzden yapacak bir şey yok, dosyanızın tam anlamıyla inceleneceği güne kadar sizi burada ağırlayacağız. Keyfinize bakın.”

Sonra da camına “Kapalı” yazan büyük bir kağıt koyup gözden kayboldu. Öylece kalakalmıştım. Dönüp küçük kapıya ve sonra da tamamen boşalmış salonda beni bir karınca gibi gösteren aynaya baktım. Başımı eğdim. Hayır, yanılmıştım. Kendimden daha kudretli ve kalabalık bir şeylerin parçası olmama da izin yoktu. Varoluşumu haykırmak hiç gelmeyecek bir bahara kalmıştı. Ağır adımlarla küçük kapıya ilerledim. Salonun köşesinden beni izleyen üç karanlık silüete selam verdim ve tokmağı çevirip içeri girdim.

Beyza Taşdelen

1996 yılında İstanbul’da doğdum. Fransızca dilinde tamamladığım orta okul ve lise eğitimimin ardından kendimi Galatasaray Üniversitesi Karşılaştırmalı Dil Bilim ve Uygulamalı Yabancı Diller bölümünde Saussure ile didişirken buldum. Şimdilik sözcüklerin neden ve nasıl yan yana geldiğini incelemekten çok onları yan yana koyan kişi olmayı tercih ediyorum.

Bekçi Aranıyor” için 7 Yorum Var

  1. Öykü diliniz güzeldi anlatım tarzınızı beğendim fakat öykü kurgu olarak karışık geldi bana, yani doyurucu bir öykü değildi benim için. Mesela anladığım kadarıyla kahramanın ölmesi ve zebani mülakatına istemsiz bir şekilde katılması ( gazete ilanı yüzünden geliyor peki ama küçük kızla yaşlı teyzem nasıl geldi sonuçta iş başvurusu yapmış olamazlar).ya da peşindeki adamlardan kaçıp eve girmesi -sanırım bu sırada ölmüş olmalı- ama nasıl öldü yani sokaktaki müstakil bir eve dalıp, kurtuldu dediğimiz sırada ışığı açmasıyla yanmaya başlıyor-kıyafetini çıkarması için yanma faslının eklendigini düşünüyorum öbür dünyaya elbiseyle gidemez sonuçta- yani hangi ara öldü bunu göremiyoruz. Herneyse dediğim gibi diliniz güzel betimlemeler falan hoştu ama benim gibi anlayışı kıt okuyucular için kurguyu biraz daha sade planlamaya dikkat ederseniz çok daha leziz öyküler çıkarırsınız benim fikrim bu .kaleminize sağlık daha güzel öykülerle görüşmek dileğiyle

  2. Ben öyküye son üç sayfada kapılabildim. Ondan önceki bölümler benim için daha az akıcı; ama güzel betimlemeler içeriyordu. Son üç sayfayıysa zevk alarak okudum. Farklı, tuhaf bir yaklaşım oluşturmuşsunuz. Biraz da olsa Haruki Murakami’ye benzettim kurgu açısından. Elinize sağlık.

  3. Merhaba,
    İlk yoruma biraz mantık hataları hususunda – ya da benim anlayamadığım diyelim- katılıyorum.
    “Hayat çizgisi, son tepeciğini de kaybedip düz akmaya başladı. Yere kök salmış bir ağaç gibi sadece kafamı ve omuzlarımı oynatarak ağır ağır dönüp geride bırakınca yok olduğuna inandığım kıvrımlı yola baktım.” / Birbirinden estetik ifadeleriniz var, bu genç yaşta bunları üretebilmenize şaşırdım ve takdir ettim kaleminizi. Seçkide pek çok öykünüz varmış, hatta yedi yıl öncesinden öyküleriniz. Onları da muhakkak okuyacağım.
    Genel olarak başarılı bir öyküydü. Fikir orijinaldi, temayı ilginç kullanmışsınız.
    Kaleminize kuvvet.

  4. Yukarıdaki tüm yorumlara katılmakla birlikte bir sürü dile dolanacak güzellikte edebi ifade için de teşekkür etmeden geçemedim. Elinize sağlık.

  5. Merhabalar. Öncelikle öykünüzü, üslubunuzu ve kullandığınız dili çok beğendim, başarılı buldum. Belki iş başvurusu yerine daha başka bir şeyle olay desteklense yukarıda belirtilen sorun ortadan kalmış oldurdu. Bu ufak detay haricinde kurgu da gayet hoşuma gitti. Başlığını yetersiz buldum. Ek olarak öyküdeki yaratıcılık kendini belli ediyor, temanın kullanımı da etkiliydi. Kullandığınız dil, farklı, süslü ve etkili; takdir edilesi bir yer daha. Ellerinize sağlık diyerek gelecek seçkilerde de görüşebilmeyi umuyorum.

  6. Merhaba, öykünüzde kullandığınız betimlemeleri ve tasvirleri beğenmekle birlikte öykünün akıcılığına sekte vuracak kadar fazla olmaları nedeniyle, hikayenin sürükleyicilğini kaybetmesine neden olduklarını belirtmek isterim.

    Patates kızartması ketçap ile güzeldir ama onu bile ketçapla dolu kovaya atarsanız pek tercih edilir olmayacaktır. 🙂

    Kurgunuzun ağır ilerleyişi ve bir türlü kendini açık etmeyen olay örgüsü okuyucuda sabırsızlık yaratıyor ve yorucu bir okuma tecrübesi oluşturuyor.

    Şunu da belirtmek isterim ki öykünüzün Miyazaki filmleri tadındaki anlatımı ve betimlemeleri gerçekten ilgimi çekti ve kendini okuttu.

    Emeğiniz için bir okuyucu olarak teşekkür ederim. Kaleminize sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *