Öykü

Beşinci Boyutun Sınırında

Hayatları boyunca insanlara, hükmedebilecekleri üç boyut bahşedilmişti. Bastıkları toprakta ileri koşar ve geri gelir, yerle gök arasında kah zıplar kah icad ettikleri kanatlarıyla süzülürlerdi. Diğer yaratılmışlar gibi kendilerine sunulandan fazlasına sahip olamayan insanlar için de dördüncü boyut bir sırdı. İnsanlar, zaman dedikleri bu boyutta sıkışıp kalmışlardı. Onlar için geçmiş yoktu, gelecek yoktu, içinde bulundukları tek bir anda yaşarlardı. Geçmiş ve gelecek dedikleri sadece hayal etmekten ibaretti. Ne kadar isteseler de içinde bulundukları andan başkasını yaşayamayacaklardı. Zaman, yani dördüncü boyut insanoğlunun sınırıydı. Zamanda dolaşabilme kudreti verilmiş bazı canlılar da vardı elbet ancak insanlar onları çoğunlukla göremezdi. Dördüncü boyuta hakim bu canlılar da beşinci boyuta hapsolmuştu. Daha kaç boyut vardı bilinmeyen, bilip de gidilmeyen yaradanda gizliydi.

Kendi hâkimiyetlerinin sınırlarına boyun eğmiş tüm canlılar gibi beşinci boyutun sınırında güzel bir peri yaşardı. Narin ve geniş kanatları ak paktı. Sesi hiçbir insanın hayal edemeyeceği kadar huzur doluydu. Semada özgürce dolaştığı gibi zamanda da istediği yere gidebilirdi. Gideceği tarih bulunduğu tarihten ne kadar uzaksa alacağı yol da o kadar uzun sürerdi. İnsanların içinde bulunduğu tek ana yakın yaşamıştı şimdiye kadar. Belki insan olmaya merakıydı bu yakınlığının sebebi. Belki de geçmişi ve geleceği bilmeden yaşamanın lezzetini görmekten zevk alıyordu. Hangi tarihte bulunursa bulunsun insanlara iyiyi ve doğruyu fısıldama görevini severek yapıyordu. Kısacık ömürlerini ne kadar iyilikle doldursalar kârdı. Farkındalık kazanan her insan mutlu ederdi periyi. Yine yeni bir görevin eşiğindeydi. Gözlemlediği bir konu insanların huzuru için çok mühimdi. Habil ve Kabilden beri insanoğlunu mütemadiyen savaş halinde görüyordu. Başka insanlar, başka toplumlar, başka zamanlar şahit oldukları tüm savaşları ve kavgaları anlatsalar muhtemelen kelimeler yetmezdi ancak insandan kaynaklı tüm sorunların en derininde çözülmemiş sadece bir düğüm vardı: “adalet”. İki küçük çocuğun paylaşamadıkları oyuncakları için verdikleri mücadeleden milyonları etkileyen dünya savaşlarına kadar, ortaya çıkan küçük büyük tüm kaosların temelinde gasp edilmiş haklar ve sağlanamamış adalet yatıyordu. İnsanlara adaleti anlatacaktı güzel peri. Heyecan ve umutla dünyada yaşanılan zamana yakın bir tarihin içine daldı.

Esefle söylenen bir adamı bulması zor olmamıştı. Zaten insanlar şikâyet etmeye yatkın mahluklardı. Adam bir yandan sırtında taşıdığı küfenin altında eziliyor bir yandan da yanındaki diğer hamala dert yanıyordu. Fakir doğmuştu ve ne kadar çalışırsa çalışsın kazandığıyla ancak boğazını geçindirdiğinden fakir öleceğini söylüyordu. Ona göre dünyada herkes eşit koşullara sahip olmalıydı. Böylece zenginler sırtlarından geçinemeyecek, kimse kimseden üstün olamayacaktı. Yanındaki arkadaşı da duyduklarını çok mantıklı bulmuştu. Birilerinin bu sefalete dur demesi gerekiyordu. İki adam konuşa konuşa sırtlarındaki küfeleri boşaltacakları yere gelmişlerdi. Yüzlerindeki yorgun çizgilerin altında hayatlarının başıboş savruluşuna başkaldıran gözleri ışıl ışıldı.

Adamları dikkatle izleyen peri, saf bir merhamet duydu içinde. Kuşkusuz, adam hayatında bulamadığı adaletin peşindeydi. Peri, tarihin tozlu sayfalarına yaptığı seyahatleri anımsadı. Aynı dertten ne çok insan muzdaripti. Asırlardır süregelen bu sorun Dünya’da yaşanılan tarihe yaklaştıkça iyice çığrından çıkmıştı. Buharlı makine icad edildikten sonra fabrikalaşma faaliyetleri artmış ve reklamcılık sektörüyle insanlara yeni ihtiyaçlar doğurulmuştu. İnsanlar açgözlü canlılardı. kendi kendilerine ürettikleri yeni ihtiyaçlarına kavuşurken ürettiklerinden daha çok kâr, daha fazla verim elde etmek uğruna fakir ve güçsüz insanları maliyet unsuru olarak görmüşlerdi. Az paraya çok iş yapan bu kitle zamanla isyan etmeye başladı. Önce halklar kendi içinde savaştı. İnsanlar öldü, evler yandı, çocuklar savruldu. Daha çok para kazanma hırsıyla kör olan uluslar doyumsuz açlıklarını bastırmak için etrafa da saldırmaya başladılar. Bu açlık bu kan emicilik adeta insanların beyinlerinin içinde bir virüstü. Ülkelerin güç yarışında telef olan masumları, bombalanan şehirleri ne zaman görse kanatları ürperirdi perinin. Yaşarken ölümü yakından seyreden insanların, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamalarına anlam veremiyordu. Tüm bu dünya dramını seyredince iki hamal düşündüklerinde haklılardı ancak çok önemli bir noktayı gözden kaçırmışlardı: “Adalet ararken ne kadar adaletlilerdi ?” “Herkesin eşit şartlarda yaşamaya zorlanacağı bir dünya adaletli olur muydu?” Peri, bütün gün yük taşımaktan bitkin kendini yatağına atmış adama işte bu soruları soracaktı.

Adam sabahtan beri iki büklüm dolaştığı sırtını düz bir zemine bırakmanın huzuru içindeydi. Bedenindeki gevşemenin verdiği rahatlık göz kapaklarına sirayet etmişti. Odadaki tek ampulün yaydığı silik ışığa gözleri ilişti. Işığın parlaklığı gitgide artıyor gözlerini kamaştırıyordu. Hayal görüyorum zannetti. Yatağından kalkıp odanın ortasında artık bakamayacağı kadar parlak ışığa doğru iki adım attı. Ense kökünden ayaklarına kadar güçlü bir enerjiyle sarsıldı. Vücudunun ortasından gelen titreme tüm zerrelerine yayıldı. Tek kelime edemeden sarmalandığı ışık kümesinin içinde boşluğa karıştı. Ne kadar zaman geçti kestiremeden kendini gri bir odanın ortasında buluverdi. Odanın köşesinde bir yatak karşısında küçük bir dolap vardı. Merakı şaşkınlığından ağır basan adam odadan dışarı çıktı. Kısacık koridorun sağında lavabo, solunda biraz daha genişçe bir oda vardı. Bu odanın köşesinde küçük bir mutfak tezgahı göze çarpıyordu. Olabilecek en sade şekilde düzenlenmiş eve birkaç günde alıştı adam. Oraya nasıl geldiğini merak etse de sefil bulduğu hayatına göre burayı beğenmişti. Peri, dördüncü boyutta yaptıkları küçük bir yolculuğun ardından adamı getirdiği yerden memnundu. Adamı korkutmamak için insan suretine bürünmeyi uygun buldu ve adamı getirdiği dairenin dış kapısını çaldı. Evde ne yapacağını bilemeden oturan adam kapıya biri geldiği için sevinmişti. Periyi hemen içeri buyur etti. Peri, adama kendini tanıttı. Şaşkın bakışlarla onu dinleyen adam önce korktu sonra kendini şanslı hisseti. Sonunda hayatı değişecekti. Dilediği gibi herkesin aynı koşullarda yaşamak zorunda olduğu bir ülkeye gelmişti. Herkesin giydiği elbiseler, yediği yemekler, yaşadığı evler bindiği arabalar aynıydı. Saç kesim modelleri bile aynı olmak zorundaydı. İnsanlar hangi işi yaparlarsa yapsınlar aynı maaşı alıyorlardı. Kimse ne çok zengin ne de fakirdi. Var oldukları tüm varlık devletindi. Adam kısa zamanda uyum sağladı bu düzene. İlk seneler peri gittikten sonra bir daha gelmesin diye dualar etti ancak seneler birbirini kovaladıkça yaşadığı hayattan zevk alamamaya başladı. Eski hayatında alışık olduğu gibi yine çok çalışıyordu ama çevresindeki insanları izledikçe seyrettiği durum canını sıkıyordu. Çünkü bu ülkede bir kısım insan çalışırken diğerleri kıllarını kıpırdatmıyorlardı. Devletten ceza yememek için iş üstünde görünüp ya işten kaytarıyorlar ya da rüşvetle işlerini başkasına yaptırıyorlardı. Bu ülkede insanların devletin uygun gördüğü ihtiyaçları dışında bir şey satın almaları yasaktı ve banka hesaplarındaki fazla para, dünyadaki silahlanma yarışının ön safında yer alan devleti besliyordu. Yani insanların rüşvet alması bile manasızdı. Devlet yönetimi sıkı tutmak zorundaydı. Cezalar ağırdı. Yoksa insanlar işlerinden hemencecik kaçarlardı. Bir şeye özgürce sahip olamamak, çalışanla çalışmayanın aynı değeri görmesi ve bu tek düze yaşam insanların hayattan beklentisini düşürmüştü. Bu hayattan sıkılan insanlar ya intihar ediyor ya da idam ediliyordu. Adamın başta hayran kaldığı fakat yıllar geçtikçe kaçmak istediği düzen işte böyleydi. Aradığı şeyin eşitlik olmadığını anlamıştı. Adil bir hayat istiyordu. Peki adalet nasıl sağlanmalıydı ? Cevap bulamadığı bu soruyla zonklayan beyni ve gözlerini açtığı yeni bir güne farklı umutlarla uyanma hayaliyle perinin tekrar gelmesini beklemeye başladı.

Adam, bıraktığı yerde yıllarını geçiredursun peri, adamı aldığı âna geri dönmüştü. Başka bir insana daha adaleti hatırlatma çabasıyla etrafına bakındı. Bu sefer gözüne kestirdiği kişi zengin bir kadındı. İhtişamlı konağının tavanları en ünlü ressamların fırça darbeleriyle bezenmişti. Her köşede parlayan çeşitli ve değerli eşyalar etrafı selamlıyordu adeta. Üst kattaki odadan gelen piyano sesi konağa ayrı bir zarafet katıyordu. Kadın çaldığı melodiyi bitirince etrafında pervane olan hizmetlilere emirler yağdırmaya başladı. Merhametli olduğu söylenemezdi. Kimseyi beğenmediğinden konakta çalışmaya başlayan hizmetlilerden biri gider biri gelirdi. Servetinden kimseye zırnık koklatmazdı. Bazı insanların diğerlerine hizmet için yaratıldıklarına inanır, hayatları için hak idda edemeyeceklerini düşünürdü. Peri, hayatına şöyle bir göz gezdirdiği kadının sıkı bir derse ihtiyacı olduğu kanaatine varmıştı. Konakta herkesin yataklarına çekildiği bir saatti. Kadın oturduğu yumuşacık yatağında uzun sarı saçlarını tarıyordu. Birden odadaki tüm ışıklar parlamaya başladı. Ne olduğunu anlamayan kadın, yoğun bir ışık selinin içinde kayboldu. Odasındaki tek perde bile kıpırdamadan kadın dördüncü boyuttaki yolculuğunu tamamlamıştı. Peri bir eve getirmişti kadını. Kadın korkuyla süzdüğü duvarları kendi evine benzetti. Titreyen bacaklarına rağmen tam adım atacağı sırada perinin sesini duydu. Güven verici bu ses, önce yüreğine su serpti ama dinledikçe bağırıp çağırmaya ve delicesine ağlamaya başladı. Kendi evi gibi bir konakta hizmetçi olarak yaşayacak olmayı kendine yediremiyordu. Bunu hak etmediğini, kendisi gibi soylu birinin, aşağı gördüğü fakirlerle birlikte çalışmayacağına dair yeminler ediyordu. Peri artık gideceğini söylediğinde kadın çareyi yalvarmakta buldu ancak verilen karar geri alınmadı. Kadın günlerce kendine gelemedi. Sonunda ekmeğini kazanmak için çalışması gerektiğini anladı. Perinin onu bıraktığı konakta karın tokluğuna çalışırken epey düşünme fırsatı buldu.

Eski hayatında yanından geçerken gözüne bile görünmeyen insanların dünyalarını keşfetti. Sokakta üşüyen bir sürü canlı varken insanların hayatlarında bir veya iki kez giyecekleri elbiselere verdikleri paralardan tiksindi. Çalıştığı evde kurulan görkemli sofralardaki israfı gördü. Oysa kendi gibi ne çok insanı doyurmaya yeterdi o sofralardan artanlar. Hem geçmişteki hayatını özlüyor hem de yaptıklarından dolayı pişmanlık duyuyordu. Yıllarını o evde eskiten kadın önceki yaşamında işlediği günahlarının temizlendiğini düşünerek huzur buluyordu. Perinin güven veren sesini duymak için şimdi neler vermezdi.

Peri, iki insanın zamansızlık boyutu olan beşinci boyuttaki gezintilerinin sonuç verdiğine emindi. Ruhlarını bedenlerine iade etmenin zamanı geldiğini hissediyordu. Beşinci boyutun sınırında farklı hayatlarla sınanmış iki ruhun, derin uykudaki bedenleri usul usul soluklanırken güneşin ilk ışıkları odalarının penceresine vuruyordu. Yakın topraklarda, farklı yataklarda ruhlarının bedenlerine kavuşmasıyla iki insan gözlerini açtı. Şaşkınlardı, korkmuşlardı. Uyandıkları odaya gelmeyeli bir ömür geçirmişlerdi. Ve geçirdikleri ömür rüya olamayacak kadar gerçekti. Yataklarından fırladılar, her şey eskiden bıraktıkları yerdeydi. Günlerce ne yaşadıklarını ve nerde olduklarını düşündüler. Kısa sürede dördüncü boyutta yaşamaya da alıştı ruhları.

Bu iki insan, bıraktıkları hayatlara başka yerden devam etmeyi bir ömür hayal edip durmuştu zaten. Adam hamallığı bırakarak hayatını değiştirmek istedi. Kavuştuğu hayatını bu kadar özleyeceğini eskiden düşünmezdi. Özgürlüğün tadını çıkaracaktı. İstediği şeyleri elde etmesini engelleyen bir devlet yoktu artık. Özgür olduktan sonra fakirliğe de bir çare bulabileceğini düşündü ve her sabah gözünü yeni umutlara açtı. Kadın ise yaşadığı yerin idrakına varır varmaz ihtiyacından fazla olan her şeyini paylaştı. Zenginlerin parasının bir kısmının fakirin hakkı olduğunu öğrenmişti. Soranlara: “yoksullara sadece yardım etmiyorum onlara haklarını dağıtıyorum” diyordu. Zengin ama daha mütevazi bir hayat tercih eden kadın, hayatı boyunca insanlarla paylaşmayı, israf etmemeyi, şükretmeyi ve sevmeyi öğretti. Paylaştığı serveti, çoğu insana sermaye oldu. Bu, yoksulluğun ortadan kalkması için büyük bir adımdı. Kimileri okuyup bilge kimseler olurken kimileri esnaflık yapıp zengin oldu. Zengin olanlar diğerlerine yardım etti. Hamallığı bırakan adam da bunlardan bir tanesiydi. Kazandığının fazlasını paylaşırken gri odalı evde periyi bekleyerek düşündüğü sorunun cevabını artık biliyordu.

Bir görevi daha hakkıyla yerine getiren peri zenginlik ve fakirliğin adaletin sağladığı sonsuz güce muhtaç olan binlerce kavramdan sadece ikisi olduğunu düşündü. Dördüncü boyutta gezmesi gereken ne çok yer dokunması gereken ne çok insan ruhu vardı.

Ruhların; peri himayesinde zamansız ortamda yaşadığı hayatlar, dördüncü boyuta göre bir zaman yanılsaması oluşturuyor ve ruhlar, çıktıkları bedene dönünce insanlar bir ömür daha yaşamış gibi oluyordu. Ama onlar bunu asla bilemeyeceklerdi.

Ayşenur Feyza Kudah

2003 İstanbul doğumluyum. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi 1. sınıf öğrencisiyim. Yazar olmak çocukluk hayalimdi. Hem bu hayalimi gerçekleştirmek hem de dünyaya kendimden bir şeyler katmak için yazıyorum. Lisede bazı şiir yarışmalarına katılma fırsatım oldu. “Beşinci Boyutun Sınırında” yazdığım ilk hikâye.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for mumincan mumincan says:

    Bir yandan adalet ve özgürlük kavramlarına dair zihin jimnastiği yaptırırken diğer yandan neyin, hangi boyutun, hangi rüyanın ya da hangi hayatın gerçek olduğunu düşündüren bir öyküydü. Kaleminize sağlık.

  2. Avatar for AliKerem AliKerem says:

    Öncelikle oldukça genç bir yazar olmanıza rağmen dili gayet iyi kullanmışsınız. Kendi serüvenimden yola çıkarsam ilk hikaye için ben daha amatör bir dil beklediğimi itiraf etmeliyim. Bu oldukça güzel, okumaya ve yazmaya devam ederseniz çok daha güzel işler ortaya çıkabilir.
    *
    Yine de birkaç eleştirim olacak, her ne kadar her hikayenin bir mesajı olması gerektiğine inansam da yazarın bunu çok yumuşak bir şekilde ve metnin olay örgüsüne yedirerek anlatması gerektiğine inanırım. Hikayenin bazı parçalarında oldukça didaktik bir anlatım vardı ve olay akışı ile mesaj tam homojen karışmamıştı diyelim eczacı yaklaşımıyla. Bunu iyileştirmek için okumayı artırmak önemli.
    *
    Bir de hikayede halden anlama teması bence alışıldık bir kurgu ile tamamlanmıştı. Ancak çağdaş yazarlar birazcık daha yeni anlatım teknikleri yakalamak üzerine yoğunlaşmalı. Tabii yazar çok genç, bunların hepsini kendini geliştirmek konusunda kararlı ise zaten fark edecek ve çok daha iyi eserler üretecektir. Yazmaya devam.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.

Yorum Yapanlar