Öykü

Jubabalar ve Kökleri

Çöl, zıtlıkların döngüsüyle var olduğundan değişimleri hızlı ve hırçındı. Güneşiyle birlikte yükselen sıcaklığın gecesiyle yerini ürpertici soğuğa bırakması gibi hayatları da değiştirebilirdi dakikalar içinde. Her gün başka bir yerde öbeklenen kum tanelerinin arasında kaderinde bu çetin döngüye kapılmak olan yolcu, devesinin üzerinde muntazam bir ritimle yol alıyordu. Çölün tüm hırçınlığını bedeninden ruhuna doğru hissetmeye başlamıştı. Yüzündeki yangı boğazına doğru kuruluğa dönüşüp yutkunmasını ızdırap haline getiriyor, oradan göğsüne inen bunaltı kalbini boğuyordu. Bu civarda yaşadığı söylenen kabileleri görmek için ayrıldığı kervandan epey uzaklaşmıştı. Görüp delicesine koştuğu onca hayalî vahadan sonra burada insanların yaşadığı gerçek bir vaha olmadığından duyduğu şüphe içini kemiriyordu. Ufku görünmeyen kum denizi, gözünü kapasa dahi kurtuluşu olmayan kızıllık ve kızgınlık… Siyah saçları terli alnına dökülmüş genç adam başını devesinin boynuna yaslamış, adeta kendini çölün ellerine teslim etmişti. Öyle ne kadar yol aldı asla bilemedi. Hiçliğin içinde kendini kaybetme ve bulma arasında bocaladı durdu. Kalan son birkaç damla suyunu içmenin zamanı geldiğini düşünüp başını kaldırınca gözünün önünde yeni bir serap beliriverdi. Ağaçlarla çevrili göl manzarası tam önünde sıcaktan dalga dalgaydı. Yüzünde biriken tuzun gözlerini yakmasına alışmasına rağmen önündeki görüntüyü çift gördüğü için tekrar tekrar gözlerini ovuşturuyordu. Seraplar bile gözüne çift göründüğüne göre bilincinin bayağı bulanıklaşmış olduğunu düşündü ancak yaklaştıkça görüntünün belirginleşmesiyle ikinci vahanın küçük ve şeklinin farklı görünmesi umudunu tazeledi. Kalan son gücünü kullanıp büyük vahaya doğru ilerlerken artık serap görmediğine emindi.

Çölde kaybolanların hayalinden ötesine ulaşamadığı mucize gerçekleşmiş, tüm kabile öğle sıcağında vahaya ulaşan adamın müthiş bir gayretle suya saldırmasını izlemişti. Kim olduğunu soranlara adının Kayer olduğunu ancak söyleyebilen adam, geniş yapraklı ağaçların gölgesinde birkaç saat sonra kendine gelebilmişti. Kimsenin ulaşmaya cesaret edemediği uzaklıkta olan çeşitli ağaçlarla çevrili göl, saklı bir cennet gibiydi. Vahalarına ulaşmaya nail olan bir yabancı, kabile halkının hemen dikkatini çekmişti. Keşif amacıyla çıktığı bu yolda bir hedefe daha sağ salim ulaşmanın mutluluğunu taşıyan Kayer, benzer bir merakla halkı tanımaya ve gölün çevresini incelemeye başladı. Altında dinlendiği geniş yapraklı ağaçların arasına serpiştirilmiş yarı tahta yarı taş evlerin arasında dolaşırken koca kum yığının ortasındaki şirin göle yansıyan yeşil yaprakları uzun uzun seyredip güneşin esmerleştirdiği tenleriyle neredeyse çıplak gezen halka hayret etti. Çoğunun beline doladığı ağaç kabuğu ve liflerden yapılmış giysileri dizlerine geliyordu. Çok nadir geniş yaprakları örtünmek için kullananlar görmesine rağmen kadınların da birçoğu göğsüne, çeşitli hayvan boynuzu parçalarıyla değişik kemiklerin bağlanmış olduğu bir ip sarmıştı. Tuhaf bulduğu birkaç şey daha gördü. Vahadaki ağaçların bitimine doğru dört adam büyük ağaçlardan birini kesmekteydi. Az olan şeyin kıymetini çölde ağaç bulunca daha iyi anladığından kesilen ağaç Kayer’e bir katliam gibi geldi. Ağacı kesenlerin dediğine göre eşya ve silah yapmak için kullandıkları bu ağaçları kabilenin nüfusunun artmasıyla birlikte daha çok kesmeye başlamışlar. “Yaptığımız silahlar Erosi kabilesinin gücünün sembolüdür.” diye de eklediler. Bu ilginç isimli kabiledekilerle konuştukça bir kısmının farklı bir aksanı olduğu hemen fark ediliyordu. Bunun sebebini merak edip konuşmalara dikkat kesildiği sırada uzaktan gelen bağırışları işitti. Vahanın meydanı olduğu anlaşılan geniş bir alandan gelen çığlıklar küçük bir kızdan geliyordu. Çevredekilerin gayretiyle biraz sakinleştirilen kız bir kayanın üzerine çöktü. Kayer biraz merak ve teselli etme ümidiyle kızın yanına çömelip hafifçe gülümsedi. Sabrı ve sıcak kanlılığıyla içini dökmeye çok ihtiyacı olduğu belli küçük kızın kalbini kazanması uzun sürmemişti. Küçük kız, boynuzları çıkan keçilerin boynuzlarının uçlarının kesilmesiyle halkın hayvanlar üzerindeki hakimiyetini simgeleyen bir geleneklerinin olduğunu ama keçisi Yuki’nin bundan mutsuz olacağını bildiğinden onu saklamak istediğini anlattı. “Onu sakladığım yeri buldular ve onu götürdüler” diye küçük kız tekrar hıçkırmaya başlayınca Kayer, Yuki’nin canının acımayacağını söyleyip otlayan kesik boynuzlu keçilerin ne kadar mutlu olduklarını göstererek kızcağızın yüreğine su serpti. Havanın kararması ve küçük kızın Kayer’i dedesiyle tanıştırmak için ısrarıyla birlikte vahadaki küçük taş evlerden birine girmişlerdi.

Kapıdan girince ortamın loşluğundan yaşadığı körlük tüm duyularını içerdeki keskin tütsü kokusuna odakladı. Gözleri karanlığa alışınca oldukça münzevi bir hayatı olduğu anlaşılan yaşlı ve kör adama kendini tanıttı. Yaşlı adam, hayatını insanların yargılarıyla kirlenmemiş bir zihne anlatabilme lezzetiyle Kayer’e kendini ve Erosi kabilesinin öyküsünü anlatmaya koyuldu. Çocukluğu ve gençliğinde bu cennet köşesi vahada yüce Jubaba ağaçlarının altında Asi kabilesi yaşarmış. O kadar şanslılarmış ki büyük vahanın az ötesinde hayvanlarını otlatıp ekin yetiştirdikleri küçük bir vahaları daha varmış. Tanrının bitmeyen nimetlerinden biri de vücutlarını örtmeleri için bahşedilmiş Jubaba ağaçlarının yapraklarıymış. Bu ağaçları asla kesmeyip çöle ve doğaya derin saygı beslerlermiş. Yaşlı adam eski hatıralarını anlatırken sesine hâkim olan özlem, devam ettikçe yerini öfke ve hüzne bırakmaya başladı: “Bu huzur, konar göçer bir kabile olan Eropilerle yandaki küçük vahayı paylaşana kadar sürdü. Onlara hem vahamızı hem de gönlümüzü açmıştık. Yıllar geçtikçe onlara verdiğimiz vahada kuraklık baş göstermeye başladı. Vahalarının suyu yavaş yavaş çekiliyor, hayvanları ve ağaçları susuzluktan ölüyordu. Başta bize bunu fark ettirmediler. Kuru ağaç liflerinden yaptıkları kıyafetler ve ölü hayvan kemiklerinden eşyalarını kendi kültürleri olarak tanıttılar. Bizim geniş yapraklarıyla bezendiğimiz Jababa ağaçlarını kestiklerini o zaman bilmiyorduk. Yıllar içinde başta giyimlerini ve kültürlerini yabancılayan Asiler, Eropiler gibi yaşamaya başladı. Eropilerde bizden farklı bir şey vardı. Uzun yolculuklara alışık olduklarından yaptıkları ürünleri kâh satıp kâh ağaçlardan yonttukları silahlarıyla eşkıyalık yaparak farklı malzemelerle gelirlerdi ve bu malzemeler Asileri büyülemişti. Kendi yaşamlarını öyle cezbedici bir şekilde sunuyorlardı ki onların kültürünü benimsemeye başlamıştık. Önce tanrının yüce ağacından bahşettiği örtülerimizi bıraktık. Onlar gibi giyinmeye, onlar gibi yiyip içmeye başladık. Kısa zaman içinde Jababa ağacının yapraklarını kullanmayı bırakınca ağacın kutsal vasfını da kaybetmesiyle birlikte Eropilerin ağaçları kestiğini öğrenince onları engellemeyip biz de onlara yardım ettik. Tabi Asilerin kimliklerini kaybetmesinden sayıları az da olsa rahatsız olanlar vardı. Jababa ağaçlarının kesilmesine karşı halkta bir ayrışma söz konusuydu. Küçük vahada başlayan kuraklığı tanrının lanetine bağlayıp Eropileri istemeyenler ve Eropilerin kabilelerine refah getireceğini, silahı olan bir kabilenin istediği her şeyi elde edebileceğini savunanlar… İnsanlar küçük vahadaki kuraklık felaketi için birlik olacağı yerde ortalarına düşen ayrılık tohumlarını suluyordu. Ben de o zamanlar ne düşüneceğini şaşırmış genç bir adamdım. Bizi kendilerine benzetip kutsalımızı unutturan Eropiler, iki vahada da istedikleri gibi at koşturuyordu ve halktaki bu fikir ayrılığının onlara engel olmasından rahatsızlardı. Kendi taraflarındaki Asileri iyice örgütlemeye başladılar ve daimî olarak yerleşmek için vurucu bir darbe yaptılar. O zamanki kabile reisimiz İrda ve adamlarını deviren Eropiler yönetimi ele geçirdi. Destekçileri olan asilerin bağlılığını artırmak adına da iki kabilenin isimlerini birleştirerek Erosi’yi kurdular. İrdayı devirme faaliyetleri sırasında silah yapmak için küçük vahadan kestikleri ağaç sayısı artmıştı ve Erosi’yi kurduktan sonra gidip küçük vahayı incelediğimde vaha suyunun daha da çekilmiş olduğunu fark ettim. Tanrının lanetinden olmasa da kesilen ağaç sayısı arttıkça vahaların kuruduğu muhakkaktı. Bu keşfimi insanlara anlatmaya çalıştım ne var ki beni Asileri kışkırtmakla suçladılar. Asilerin benim etrafımda toplanıp ayaklanmalarından korktuklarından gözlerimi dağladılar. O zamandan beri benim ve kabilenin geleceği karanlığa mahkûm.” Son sözlerini söylerken yaşadığı dehşet yüzünden okunuyordu. Devam etti: “Azımsanmayacak derecede suyu azalan küçük vahayı gelirken de fark etmişsindir. Artık çok insan tarafından kullanılmıyor. Beni en çok korkutan ise bu vahadan da ağaç kesmeye başlamaları. Suyun birkaç parmak çekildiğini görebiliyorum. Böyle giderse burada da yaşanacak bir vaha kalmayacak.” Kayer duyduklarından epey üzülmüştü. Daha önce de gezdiği kurak yerlerde yaşayanlardan öğrendiği bilgiyi anımsadı. Büyük ve yaşlı ağaçlar derine uzanan kökleriyle yer altı sularının oluşturduğu göl suyunu toprakta tutuyor ve çölleşmeyi önlüyordu. Bunu dede ve torununa da söyleyip halkı bilinçlendirmek gerektiğini anlattı. Bunun eski Asi kabilesini ayaklandırmak olmadığını, böyle devam ettikleri takdirde uğruna tartışacakları bir vahalarının kalmayacağını söyledi. “Gençken ben de senin gibiydim. Çok söyledim ama anlatamadım, üstüne bir de gözlerimden oldum” diyen yaşlı adam ne kadar istese de insanları vazgeçiremeyeceklerinden emindi. O akşam uyurken Kayerin kendinden ibret alıp bu işe kalkışmayacağına inanıyordu ta ki sabah onu yatağında bulamayıncaya kadar.

Sabahın ilk ışıklarıla uyanan halk vahadaki en yüksek taşın üzerine çıkıp konuşan tuhaf ve bir o kadar da ikna edici adamı dinliyordu. Bu, tüm samimiyetiyle vahayı kurtarmaya çalışan Kayer’den başkası değildi. Konuşma halkın arasında bir uğultu halinde yayılıyordu. Uzun süredir çıkıp ağaçları koruyan birini görenler yüreklenip desteklemeye başladı. Geç de olsa Kayer’in konuşmasının sonuna doğru yetişen dede ve koluna girmiş torununun korktuğu şey gecikmedi. Kabile reisinin adamları sözlerinin sonuna gelmiş yabancıyı derdest edip tek kelime daha etmesine müsaade etmeden reislerinin huzuruna çıkardılar. Kayer bunun eski Eropi ve Asi meselesinin çok ötesine hayatî bir konu olduğunu söylemekte diretse de kabile reisini ikna etmek çok zor görünüyordu. Reisin danışanları bu cüret için cezalandırılması gerektiğine neredeyse hem fikirdi. Her türlü sonunun geleceğini anlayan Kayer ani bir teklifte bulundu. Büyük vahadaki ağaçlardan kesmek yerine eski vahada kalan tek tük ağaçları kesmelerini bu takdirde üç ay sonra suyun kuruyacağını, kurursa bir daha ağaç kesmeyeceklerine dair anlaşmalarını istedi. Genç adamın dediğine pek ihtimal vermese de büyük vahada da baş gösteren kuraklıktan dolayı reis bu anlaşmayı uygulamayı kabul etti ve ekledi: “O zamana kadar özgür değilsin. Ağaçları o vahaya adamlarımla gidip sen keseceksin ve üç ay sonra dediğin olmazsa seni o suda boğarım”

Yorucu geçen birkaç günün ardından ağaç kesim işlemi bitmişti. Kayer esaretle geçecek üç aydan önce hayatının bağlı olduğu suya girmek için izin istedi. Artık etrafında ağaç bulunmayan küçük vahanın suyu neredeyse boyunu geçiyordu. Kendini sırt üstü suya bıraktı. Kirpiklerindeki su damlalarına çöl güneşinin değdiğini hissetti ve zamanın çabuk akmasını diledi.

Üç ay sonra arkada meraklı halkın bulunduğu topluluk küçük vahaya doğru ilerliyordu. Kayer bu süreçte neredeyse kimseyle konuşamamış, kapattıkları tahta yapının içinde göl suyunun durumunu görenlerden bir ses beklemişti. Aylardır ilk defa çıktığı gün ışığı gözlerine batıyor belki de son kez göreceği göğe bakmasını engelliyordu. Herkesin bildiği sonunu kendisinin bilememesinin verdiği sıkıntı dolu yolculuk küçük vahadaki suya vuran mavilikle son buldu. Elleri ve ayaklarına bağladıkları ağırlıkları çekiştirerek suda ilerlemeye başladı. En ufak duraksamasında kürek kemiklerinin ortasına doğrultulmuş kazığın sivri dürtüsüyle neredeyse gölün ortasına kadar ilerledi. Her adımında derinleşip içine çekilmeyi beklediği gölün tam ortasında durdu. Su beline geliyordu. Son zamanlarda bir idam sehpası gözüyle bakılıp kimsenin pek uğramadığı gölün suyu, yarım adam boyu çekilmişti. İşte bu kayda değer ölçüm kesilen ağaçların değerinin ispatıydı. Toplumun mevcudiyetini sürdürebilmesi için sahip çıkılması gereken değerlerin, siyasi çatışmalara kurban edilemeyeceğinin örneğiydi. Küçük vahanın kalan suyunu hemen koruma altına alıp büyük vahadan fidan taşımaya başladılar. Geçmişindeki yıkım ve çatışmaya rağmen Erosi kabilesi de birbirinin sesine kulak vermeyi öğrendiği zaman Kayer’in diktiği Jubaba fidanı gibi meyve verecekti.

Ayşenur Feyza Kudah

2003 İstanbul doğumluyum. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi 1. sınıf öğrencisiyim. Yazar olmak çocukluk hayalimdi. Hem bu hayalimi gerçekleştirmek hem de dünyaya kendimden bir şeyler katmak için yazıyorum. Lisede bazı şiir yarışmalarına katılma fırsatım oldu. “Beşinci Boyutun Sınırında” yazdığım ilk hikâye.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Son zamanlarda yaşadığımız seri felaketlerden sonra epey anlamlı gelen bir öykü. İnsan yaşadığı yere ve onun karakterine vefalı davranmalı; bu konuda çevresindekilerle birlik olabilme cesaretini gösterebilmeli. Güzel bir öyküydü. Biraz klişelerden beslendiğini itiraf etmeliyim ama. Örneğin yaşlı bilge ile sohbet bu tür kabile hikayelerinde çok fazla karşımıza çıkan bir sahne. Ancak yine de hikayenin bağlama noktaları başarılıydı. Ağaç metaforunun yerine insan pek çok şey sığdırabilir. Bilinç altın değerinde vesselam. Daha şekilsel bakarsak birkaç fazla uzun cümle dışında metin akıcıydı. Son olarak diyaloglar üzerinde de biraz daha çalışabilirsiniz. Diyalogların ana metinden farklı bir ritimle gitmesi ve her karakter için özel tasarlanması gerektiğini düşünüyorum. Yazmaya devam. :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar