Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Li, Uçan General

Gobya, çöllerin vahşi kraliçesi, Güneşin ışınlarını cömertçe hatta vahşice gönderdiği adına çöl denilen yerlerin en muhteşemi. Kayaların, taşların, kumların, bütün gün kavrulduğu, gece ise tam aksi olarak her yerin her taşın her kum tanesinin soğuktan donduğu yer. Gobya’yı bir kere gören onun kızgın kuru havasını ciğerlerine çeken biri, Tamu, nasıl bir yer diye merak etmezdi. Hatta uygar güney halkından veya kuzeyin barbarlarında olan bilgelerden bazıları Tamu’ya giden bir kapının hâlâ bu çölde bir yerlerde olduğuna inanırlardı. Eğer o kapı bulunur kapatılırsa buraların cennet bahçesi olacağını iddia edenler bile vardı.

Adam kendine geldiğinde, hava aydınlanmıştı ama üzerine kızgın oklarını gönderen güneş daha doğmamıştı. Buralarda yaşayabileceğiniz en hoş hava şu rahat nefes aldığı dakikalardı. Gecenin soğuğu sona ermiş, gündüzün cehennemi henüz başlamamıştı. Durumunu bozmadan, kısık gözlerle çevresine bakındı. Üç beş attan ve onların binicisinden ibaret olan küçük kafilenin parçasıydı. Sağında ve solunda iki güçlü at vardı. Ve kendisi onların arasına kurulan salıncaktaydı. Başına sert bir darbe aldığını, bu yüzden ense kökünün hâlâ ağrıdığını ve esir olduğunu anımsadı.

General Li, rütbesini hak eden biriydi. Güçlüydü, yiğitti, ataktı ve zekiydi. Bütün bunlara ek olarak iyi bir eğitim almıştı. Bu sayede işin başına geçtiğinden beri kuzey halklarıyla dişe diş mücadele edebilmeyi başarmıştı. Başkalarına söylemese de başarılarının nedeninin onlar gibi düşünmek ve onlar gibi hareket etmek olduğunu biliyordu. Hafif ve hızlı birlikler kurmuş arabalar yerine atları ön plana getirmişti. Bu sayede küçük büyük sayısız zaferler kazanmıştı. En son girdikleri savaşı da inanılmaz bir şekilde kolay kazanmışlardı

Olanları hatırlamaya çalıştı, bir sabah önce büyük bir saldırı başlamıştı ve kentlerini savunmuşlardı gün boyu. Kalabalık bir gurup kente saldırmıştı. Oklar, mızraklar havada uçuşmuş, savunma duvarlarının üzerine çıkabilenlerin kılıçları, kalkanları dövmüştü saatlerce. Askerlerinin inanılmaz direnci ve uzun duvarlar sayesinde galip gelmişler, Kuzeyli Barbarları püskürtmüşlerdi. Birkaç hafif yaralanma dışında ciddi kayıpları yoktu, kolay bir başarı elde etmişlerdi. Düşmanları çok çabuk pes etmiş, geri çekilmişti. Kaçan düşmanın ardından atlıları göndermiş, uzun süre takip ettikten sonra baskını yapanlara bir zarar veremeden birlikleri geri dönmüştü. O zaman anlamalıydı bunun bir taktik olduğunu. Koca çölü rahatlıkla geçen barbarlar daha öteye gidip her zaman olduğu gibi talan etmek istemişlerdi ülkesinin zenginliklerini. Ama bu defa burada, bu küçük sınır karakolunda onları durdurmayı başarmışlardı. İşte o zaman gelenlerin niyetlerinin başka olduğunu düşünmeliydi; çünkü bu adamlar öyle kolayca pes edecek geri dönecek kişiler değildi.

Ne olursa olsun kazandıkları büyük bir zaferdi ve büyük zaferlerin kutlamaları da büyük olurdu. Üstelik garnizonunun savunduğu kent, kendilerine cömert davranmış, iyi bir kutlama yapmalarını sağlamıştı. Sabaha kadar süren eğlencelere nöbetçiler ve yaralılar dahil tüm askerler katılmıştı. Zafer müjdesi, gönderdiği ulakla başkente ulaşmış olmalıydı ve kendisi, askerleri iyi bir ödül almayı bekliyorlardı. Kazanmanın hazzı ve ödül beklentisi büyük bir ziyafete dönüşmüştü. İşte en büyük hatayı o zaman işlemişlerdi. Bir insanın en zayıf anının zafer anı olduğunu bir kere daha anlamıştı, her ne olursa olsun aramızdan bir gurup ayakta ve ayık kalmalıydı. Son sözler dudaklarından hafifçe dökülmüştü.

Kendiside çok içmiş ve bir ara dışarı çıkmış, o savunduğu toprakları yüksek duvarların üzerinden izlemek istemişti. O zaman iki gölgenin arkadan kendisine yaklaştığını fark etmiş ama düşman olabilecekleri ihtimalini düşünmemişti. Her hangi bir tepki veremeden başına aldığı bir darbe ile olduğu yere yığılmıştı. Şimdi havanın yavaş yavaş kızışmaya başladığı bu saatlerde çölü aşarak giden kuzey yolunda iki at arasında kurulan bir hamak benzeri yerde, elleri kolları bağlı olarak yatıyordu.

Geç delikanlı Asbar, ağası Basgan Batur’un sayesinde bu sefere katılabilmişti ve muzaffer bir şekilde serin yaylalarına dönüyorlardı. Yine onlar sayesinde büyük bir Yabgu İçihise tarafından ödüllendirileceklerdi. Harekatın en iyi yanıysa Uçan General Li ellerindeydi. Artık Han’ın ordusu, başsız kalmış yılan gibiydi. Ve o yılanın başı, bir efsane az ötesinde baygın yatıyordu. İçinde güçlü bir merak duygusu vardı. Düşman dahi olsa kendilerine kök söktüren bu adamı yakından görmek istiyordu. Delikanlı, atını birkaç defa esirin bağlandığı atlara yaklaştırmaya çalışmıştı. Ağasının ve diğer askerlerin merakını üzerine çekmek istemiyordu. Görseler kesin uzaklaştıracaklardı.

Hızlı yol alıyorlardı. Li’nin askerleri, komutanlarının kaybolduğunu çoktan öğrenmiş olmalıydılar. Kısa bir süre sonra peşlerine düşecekleri kesindi. O nedenle oldukça akıllı olan ağası bir plan yapmıştı. Baskına gelen askerler dönerlerken iki guruba ayrılmışlardı. Birinci gurup her zaman gidip geldikleri yoldan geri dönecek ve hızlarını ayarlayacaklardı. Bazen yavaşlayacaklar Çinlilerin kendilerini yakalayacakları umudunu vereceklerdi. Yeteri kadar zaman kazandırdıklarına inandıklarında hızlanıp bozkırda kaybolacaklardı. Diğer gurup ise ki bu gurup kendileri oluyordu, hiç dolanmadan direk çöle dalacaklardı. Gobya, yı doğrudan geçmeye çalışmak zor bir yoldu ama düşman tarafından yakalanma tehlikesi yoktu.

Merakı ağır bastı Asbar’ın. Orada iki at arasında askıda olan ufak tefek adam mı kendilerine bu kadar zorluk çıkartıyordu. Hayret etti ama bir yandan da onu güçlü kılanın başka bir şey olduğunu düşünüyordu. Belki bir sihir veya şamanlarda gördüğü bir tılsımı vardı. Yaklaştı biraz daha, adam hâlâ kıpırdamadan yatıyordu atların arasında kurulmuş beşikte. Yoksa ölmüş müydü? Ağasına seslenmeyi düşündü bir an. İyice yaklaştı yanına. Öyle güçlü kasları falan yoktu üstelik uzun boylu bile sayılmazdı. Merak illeti tüm vücudunu ele geçirmişti. Birkaç adım daha yaklaştı.

Hamakta yatan General Li, beklediği zamanın geldiğini düşündü. Göz ucuyla baktığında kendisini esir alanların atları önlerinde tırıs gidiyordu ve adamlar konuşmaya dalmışlardı. İyi kötü anladığı kadarıyla hâlâ zaferlerinin büyüklüğünden, Yabgularından alacakları ödülden söz ediyorlardı. Ve aralarındaki şu çocuk işine yarayacak gibiydi. En doğru anın gelmesini beklemeye başladı.

Önde giden Basgan Batur ve arkadaşları arkalarından gelen sesle geri döndüler. Gördükleri manzara inanılmazdı, Uçan General, kardeşinin atına atlamış geriye dört nala rüzgar gibi gidiyordu. Kardeşinin yerde kumların arasında öylece yattığına aldırmadan ileri atıldılar. Dört nala kaçan düşmanı yakalamaya çalıştılar. Ama yarım saat sonra geri geldiklerinde avını elinden kaçırmış avcılardı…”

“Tarihin en eski hikayelerinden biridir bu” dedi kürsüde duran adam. Amfide duran öğrenciler bir büyüden uyanmış gibilerdi. Mehmet Hoca, derslerini öğrencilerine sevdirmek için teatral anlatmayı severdi. Sadece bu tarzı için bile derslerini dinlemeye gelenler oluyordu. Ön sıralardan bir öğrenci elini kaldırdı ve söz verilmesini beklemeden sordu.

“Asbar’ı sevdim hocam” dedi ve devam etti. “O meraklı gencin akibeti ne oldu.” dediğinde kürsüdeki adam birkaç adım öğrencilerine yaklaştı.

“Asbar, Basgan Batur ve diğerleri benim hayalimin sonucunda bu hikayede yer aldılar. Anlattıklarımdan, sadece Uçan General Li Guang gerçek” dedi. Gözlerinin içi gülüyordu, bir kere daha dinleyenlerini etkilemeyi başarmıştı.

“Genç Asbar’a ve Büyük balığı ellerinden kaçıran diğerlerine ne olduğu konusunda elimizde bir bilgi yok. Yine de siz şiddetle cezalandırıldıklarını tahmin etmek için kürsüde ders anlatan hoca olmanıza gerek yok. Uçan General, kaçtı ve çok uzak olmayan garnizonuna geri döndü. Çok sevdiği işi askerliği yapmaya devam etti. Uzun bir süre Hunların başına dert oldu. Bu arada Uçan General adının Li Guang’a Hunlar tarafından takıldığını bilmelisiniz. Li, 119 da Mobei savaşında yeterli desteği sağlamadığı ve Hunların liderinin kaçmasına yardımcı olduğu suçlamasıyla mahkemeye çıkarıldı. O’da suçlamalara dayanamadı ve hayatına kendisi son verdi”

“Ama hocam bunu yazan tarihçiler bizi aptal durumuna düşürmüş olmuyorlar mı?” konuşan genç bir delikanlıydı. Sesinde kızgınlık vardı sanki.

“Her milletin tarihinde böyle hatalar ve zayıf anlar olabilir. Bu onları güçsüz veya ahmak durumuna düşürmez, genç adam.” Mehmet hoca kürsüye yaydığı kalın kitapları toparlıyordu. Dersin sona erdiğini anlayan öğrenciler yavaşça dağılmaya başlamışlardı.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.