Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Beyaz Sessizlik

“Çirkin.”

“Çirkin.”

“Senin gibi çirkin birisi, nasıl sevilmeyi düşünebilir?”

Gecesi ve gündüzü olmayan can sıkıcı, dört bir yanı renksiz denizle kaplı boş bir ada. Üzerinde nefes alan tek bir canlı; hayal ve umutlardan yoksun, kaderin iplerini bıraktığı cansız bir kukladan farksız, geride bırakılmış bir çocuk.

Sahte gökyüzündeki özgürlüğü anımsatan çatlaktan vuran altınımsı ışık, adanın tam ortasına görgüsüzce yansıyor ve çocuk, her gün olduğu gibi dinmeyen bir merakla ışığın vurduğu tümsekte yerlerde, kendisini arkasından takip eden kestane rengindeki saçlarını etrafına toplayarak oluşturduğu dairenin içine giriyor. Kocaman açılmış gök mavisi gözleri, alıştığı loş karanlığı aydınlık tümsekten izliyor.

Kısa süre sonra kalkıyor ve karanlığa gömülüyor, ışığı izliyor. Yüzünde tatmin olmuş bir ifadeyle baş sallayarak, karanlıkta çok daha rahat ettiğini bir kez daha fark ediyor. Nasıl olsa, ışığa yabancı.

Günün en anlamsız zamanı geliyor bir kez daha. Yerden yükselen siyah lekeler, kulak tırmalayan tiz sesleri ile basıyor kahkahayı zevkle çocuğun yüzüne. Ifadesiz bir yüzle oturuyor tümseğe bir kez daha ve kendisiyle alay eden lekeleri izliyor.

“Bilmiyorsun!”

“Hiçbir şey bilmiyorsun!”

“Çirkin!”

“Hiçbir şey bilmeyen çirkin!”

Lekeler havada, etrafında süzüldükçe, ağızlarının derinliğine ve dişlerinin sivriliğine bakarken buluyor kendisini bir kez daha.

“Bir hiçsin!”

“Sen bir hiçsin!”

“Çirkin bir hiç!”

Çirkin? Neye göre çirkindi? Işığın vurduğu yere baktıktan sonra pişman oldu ve aniden sulanan gözlerini ovuşturduktan sonra tekrar loş karanlığa, ardından ışığın vurduğu kumlara baktı. Işık? Işık tam olarak neydi? Nereden geliyordu? Yukarıdaki çatlak, nereye açılıyordu? Ellerine, ayaklarına ve saçlarına baktı iyice. Çirkin? Bu kavramları nereden biliyordu? Ağzını açtığında aklındaki sözcüklerin cümleler oluşturarak akıcı bir şekilde döküleceğinden emindi. Ama nasıl? Bunları nereden biliyordu? Bu kavramlar, bu sözcükler ve cümleler, nereden gelmiş, öğrenilmişti?

‘Ben’ olarak bildiği kişi kimdi? Ve daha da önemlisi, kendisi neydi? Bir kez daha yavaşça süzülen lekelere baktı ve kendi vücuduyla kıyasladı. Başından beri, buradaki tuhaflık kendisiydi. ‘İnsan’ denilen canlı olarak, kendisi bu adada olmaması gereken bir şeydi. Kendisinin bir tuhaflık olduğu bu can sıkıcı adada, ışıkta onun için bir tuhaflıktı. Lekeler, nefretle vücudunu sarmaya başladı. Zamanı gelmişti.

“Sensin!”

“Suçlu sensin!”

“Senin hatan!”

“Hepsi senin hatan! Suçlu sensin!”

Suç? Bahsettikleri şeyi bir kez daha düşündü. Ilk ve son kez, hep düşünüyordu. Adada geçirdiği ilk gün, sondu ve son gün, ilk gündü. Lekeler vücudunu iyice kapladığında ve kaybolan görüşü bilincine yöneldiğinde, kendisini keder dolu bir yalnızlığın içinde buldu. Bir kez daha, sonsuz bir döngü. Nefesi kesildi ve görüşü tamamen karardı. Karanlığın derin okyanusunda diplere doğru düştükçe, lekelerin suçlamaları beyninde yankılanıyor, ruhuna işledikleri suçluluk duygusu daha da derine batmasına sebep oluyordu. Kendisine bir annenin şefkatiyle sarılan karanlığın kollarında, ışıkta bulamadığı sıcaklığı ve özlemi hissetti.

Hatırladı. Kendisi ruhuna kadar çürümüş, başarısız bir insandı. Çirkindi. Zarar veren ve başkalarının ellerinden alandı. Sevilmeyendi. Lekelerin suçlamaları devam ederken, hafifçe gülümsedi. Ilk ve son kez, bir kez daha ölüyordu. Birazdan tekrar uyanacak, bütün bunları, sonsuz döngüyü hiçbir şey hatırlamayarak yeniden yaşayacaktı. Başı ve sonu olmayan bir sürgün. Kilit altında pişmanlığı ve kederinden başka bir şeye sahip olmadığı bir kuş kafesi. Çatlağı ve oradan gelen ışığı düşündü. Kurtuluşu, başkalarına yaşattığı acıları hissetmesinde yatıyordu. Sadece o zaman, ışıkta huzuru bulabilecekti. Yüzü asıldı. Bilmediği, öğrenmek istemediği ve lekelere sormadığı, soramayacağı tek bir şey vardı.

“Bütün insanlar…bu kadar çirkin mi?”

Yavaşça, yüreğinde büyük bir acıyla bilincini kaybetmeye başladı. Vücudu ise sonsuz karanlıkta, huzur dolu kollarda kayboluyordu.

Ve kristal berraklığındaki bir kadın sesi, yürek burkan bir sevecenlikle ilk ve son kez, bir kez daha fısıldadı.

“Benim sevgili kayıp olanım, kanatların olmadan uçabilecek misin?”

Beyaz Sessizlik” için 4 Yorum Var

  1. Merhaba, sanırım seçkideki ilk öykünüz. Evvela hoş geldiniz. Öyküyü okuduktan sonra aklıma ilk gelen, “anne karnındaki bebek” oldu ve tüm betimlemeleriniz de bunu destekler biçimde. Ama sembolik de bir öykü, “çirkinsin, senin suçun” ithamları da bebeğin istenmemesi gibi. Öyküyü fazla kurcalamak istemiyorum ama anlatmak istediğinize yaklaştım mı merak ettim açıkçası 🙂 Güzel bir öyküydü; öyküdeki dil de güzeldi. Kaleminize kuvvet.

    1. Merhabalar. Doğrudur, kendisi seçkideki ilk öyküm. Öyküyü kurcaladığınız için de minnettarım. Geç bir saatte, fazla düşünmeden yazdım. ‘Geride bırakılmış çocuk’ gibisinden elimde epey taslak olduğundan, bu tema hoşuma gitti ve uygun olduğunu düşündüm. Sizin yorumladığınız şekilde yazmış olmama rağmen, daha basit haliyle; ağza alınamayacak günahlar işlemiş başarısız bir canlının kilit altında çektirdiği acıları hissetmesi gibi de yorumlanabilir. Gerçi, bu kadar düşünmeye gerek var mıdır bilemem. Bir anlam çıkartmış olmanız beni fazlasıyla memnun etti aslında. Ve, güzel yorumunuz için de çok teşekkür ederim.

  2. Öykünün yarısına geldikten sonra anlamaya çalışmaktan vazgeçtim. Sonuna ulaştığımda ise illa anlamam gerekmediğine karar verdim. Bazı öyküler gizleriyle güzeldir. Elinize sağlık.

  3. Üslubunuz çok güzel. Kelimeleri, cümleleri güzel kullanmışsınız. Elinize sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *