Öykü

Bey’e Kuruntunun Musallat Olduğu

Balık oynadı, kara bulutlar aydınlandı. Gök yarıldı, kara toprak ince ince dövüldü. Bey bir adım attı akan suyun sesi dindi, börtü böcek pür dikkat kesildi, bekledi. Bekleye bekleye günler geçti. Bey ne ikinci adımı attı, ne de ilkini geri çekti. Sırtından bir ürperti geçti, eli ayağı buz kesti, içi titredi, yüreğini bir korku sardı. Kimse hâline bir mana çıkaramadı. Ne ettilerse, ne kadar dil döktülerse oynatamadılar beyi yerinden. Çadırlarını diktiler yeryüzüne, yerleştiler, yeşerdiler oldukları yerde. Gel zaman git zaman, dağları delen, nehirleri susturan bey kendine gelir gibi oldu. Seslendi ahalisine kısık sesiyle.

“Bana Korkut Ata’yı getirin, neredeyse bulun getirin, hâlime bir çare olsun, bilse bilse o bilir benim derdimi.”

Kırk atlı yiğit yollar düştü. Yolların derdini, dağların zulmünü çekti. Korkut Ata’yı bulup beylerinin yanına getirdiler. Korkut Ata dedi ki:

“Beyim ne hâller oldu sana, neyin derdine düştün de korku sardı yüreğini, sana bu hâller hiç yakıştı mı?”

Bu sözlere beyin gözlerinden ateş çıktı. Kükredi, yeri göğü titretti.

“Ne söylersin Korkut Ata, ne yapsam bilmem, ileri desem gidemem, geri desem dönemem, bilmem ne hâl geldi bana. Ayaklarım kök saldı da toprakla bir oldu.”

Böyle dertlendi Bey, diline geleni söyledi, aklından geçeni sakınmadı. Bütün gece sesi yankılandı düz ovalarda, yalçın kayalarda. Sabahın nurunda duruldu, dinlemeye başladı.

“Beyim, yiğidi ne kırar bilir misin? Aklar sakalına varmadan, yüzü buruş buruş olmadan, elden ayaktan kesilmeden önce ne büker yiğidin belini bilir misin? Peki, kırk atlısını arkasına katmaktan, dağları tepeleri aşmaktan, iti, uğursuz, haydutu önüne katıp dize getirmekten ne alıkoyar yiğidi bilir misin?”

Korkut Ata beyin karşısına oturdu. Kimsenin görmediğini gören, anlamadığını anlayan kuzgun karası gözlerini beye dikti. Bey, karşısında küçüldü, ufaldı, ağzına zincir vuruldu tek kelam edemedi.

“Elin, ayağın zincirli midir de hareket edemezsin, dilin yutağın kurudu mu da konuşamazsın beyim? Yoksa bilmez misin ne diyeceğini. Kuruntudur beyim yiğidi yıkan da, ayağına zinciri vuran da, dilini kurutan da kuruntudur.”

“Ne derdin var da kuruntu yapar kendini helak edersin. Hatırla Beyim, Dirse Han oğlu Boğaç Han tek yumrukla boğayı yıktığında, Basat Tepe Gözü helak edip kellesini aldığında, tek adım geri attılar mı? Kendilerini geri çekip olanı biteni görmezden geldiler mi?”

Korkut Ata oturdu bekledi. Sabahı gece etti, geceyi seher vakti. Bey titredi hareket etti. Adım attı kendine geldi.

“Ver ellerin öpeyim, seni sırtımda taşıyayım dağları aşırayım. Dile benden ne dilersen.”

Korkut Ata yerinden doğruldu.

“Beyim sanır mısın içini saran dert geçti, ellerinin ayaklarının zinciri çözüldü. Sanır mısın ki iki kelam söz, sırtının yükünü aldı götürdü. Beyim, şu doğudaki dağları, doruğundaki alevi seçer misin? Sönmez alevi derler, Anka teleğinin ucunda yanar, ne yaparsan yap sönmez ışıldamaya devam eder. Gidip o teleği bulasın, sonra da söndürmeden buraya getiresin. Belki alevi söndüremezsin ama kuruntularını sönmez alevinde yakıp kül edersin.”

Dede Korkut başka söz söylemedi. At sırtında uzaklara doğru yollandı. Bey bekledi. Korkut Ata gözden kaybolana kadar ne konuştu ne de yerinden canlandı. Gözü dağlarda, sönmez alevinin parıltısını izledi durdu.

Kırk gün kırk gece geçti, bey hareket etmedi. Geleni gideni ne gördü ne dinledi. Yiğitler dediler ki “Beyimizi yine kuruntu pençesine aldı, ne yer ne içer. Ne bir adım ileri atar ne de geri döner. Olduğu yerde dağların zirvesini izler, Zümrüdü Anka’nın teleğine bakar durur.” Kırkıncı günün sonunda bey yerinden kalktı. Kırk yiğidini peşine taktı. Atını doğuya doğru sürdü. Bitmeyen yolların sonunu getirmeye yemin etti.

Dağın eteğinde, ormanların bitip dağın başladığı yerde atını bırakıp yayan devam ettiler yollarına, zirveden zirveye dolaşıp durdular. Dorukta parlayan aleve hep çok yakın oldular ama bir o kadar da uzak. Dağın soğuğu yiğitlerin canını birer birer aldı. Geriye beyden başkası kalmadı. Günlerce patikaları, yolları aşındırdı. Gücü bitti, yolunu da kendini de kaybetti. Kim bile kaç zaman sonra silkinip uyandı. Herkese gelen ölüm, bize de geldi sonunda diye düşünüp, etrafına bakarken, yüzünü yalayan ateşin sıcaklığını fark etti. Teleğin sönmeyen ateşiyle Anka Kuşu karşısında bütün heybetiyle duruyorken, her bakışında renk değiştiren tüylerini ateş yalazlarken, dili düğümlendi eli ayağı kesildi, ne yapacağını bilemedi.

“Oğuz Bey’i ziyaretime gelmiş hoş gelmiş, kaç mevsim döndü dağların zirvesinde tekrar bir Oğuz Beyi görmeyeli. Neden gelip gitmez oldu soyunuzun erleri yiğitleri, gezmez oldu bu topraklarda. Söylesene Beyim, unuttunuz mu eskileri, adetleri.”

Bey ne dese bilemedi. Ne görmüştü bu kuşu bugüne kadar, ne de duymuştu Korkut Ata söyleyene kadar.

“Canım Anka, zirvelerin bekçisi, devletin gözcüsü, ben bilmezdim senin ne yerini ne yurdunu, bilsem gelmez miydim? Ziyaretine gelmez miydim?” Anka boynunu eğdi, beyin gözlerinin içine baktı.

Dedi: “Bey vardır senin bir derdin, derdi olmayan ne bu yolları yürür ne de bu dağları gezer. Sen bakma benim dediğime, anlat hele derdini vardır belki bir çare.”

Bey sabahtan akşama, akşamdan sabaha anlattı derdini, başına geleni, isteğini.

“Canım Anka, zirvelerin bekçisi, devletin gözcüsü Anka, alsam senin şu teleğinden bir tutam, indirsem dağdan aşağı, inerken de yaksam kül etsem içimdeki derdi tasayı.”

“Beyim, dağları aştın, geldin buralara, vereyim sana vermesine bir tutam telek ama dikkat et yakmayasın gerekenden fazlasını; derdi, tasayı, kuruntuyu küle çevireyim derken olmayasın tatlı canından, evinden, yurdundan.”

Ne yaptı ne etti aldı Bey eline ateşi, indi dağdan aşağı, gönderdi yiğitlerini Korkut Ata’yı bulmaya.

Korkut Ata geldi durdu beyin önünde dedi: “Beyim, vardın dağın zirvesine, aldın sönmez ateşini, alırken de bin bir derdi aştın, yoldan geçtin. Attın mı bir adım geri. Durdun mu bir kere bile ne yapacağını bilemeden. Kuruntu gelir musallat olur nice beye, yiğide. Maharet telekteki ateşte değildir Beyim. O ateşi almaya gidenin kendindedir. Bırak Beyim bırak ateşi, var git geri götür. Ne senin ateşe ihtiyacın kaldı, ne de benim sana verecek nasihatim kaldı.”

Bey’e Kuruntunun Musallat Olduğu” için 7 Yorum Var

  1. Lightsky dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,
    Öykünün dili tam destanlara yakışır güzellikte. Çok beğendim. Ellerinize sağlık.

  2. Çok net bir Dede Korkut öyküsü olmuş. Özellikle Anka’nın kullanımını çok beğendim. Sevgiler.

  3. Sinan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Nurgök,

    Yazım dili konusunda kendimden pek emin olamamıştım. Birkaç defa vazgeçmek aklımdan geçmedi değil. Beğenmenize sevindim.

    Selamlar.

  4. Sinan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,

    Yazarken aklımda mümkün olduğu kadar Dede Korkut hikayelerine yaklaşabilmek vardı. Az da olsa bu hissi uyandırmış olmak beni mutlu etti. Yorumunuz için teşekkür ederim.

    Selamlar.

  5. Zekice bir öykü olmuş, aynı zamanda duru ve akıcı. Kaleminize sağlık.