Öykü

Yarım Kalan Hikâye

Gecenin ikisinde bir Cinayet Büro amiri olay yerine çağrılıyorsa durum vahimdir. Ancak emniyete çağrılıyorsa durum hayal dâhi edilemeyecek kadar vahimdir. Komiser Tahsin, Ramazan ayı münasebetiyle gecenin o saatinde kapanmamış olan, evinin sokağındaki fırından bir simit alıp yola koyuldu.

İstanbul, görmesini bilene gecesi başka gündüzü başka bir şehirdi. Kırk yılda bir dışarı çıkmış olanlar ile gecenin gerçek sahibi olanları bir bakışta tanımak zor bir meziyetti ama ömrünü bir şehri tanımaya değil, insanları tanımaya adadıysanız birkaç saniyede ayrımı yapabilirdiniz. Komiser Tahsin de tayinler dolayısıyla şehir değiştire değiştire en son durakta İstanbul’u bulanlardan birisi olduğu için şehirlerden ziyade insanları tanımayı tercih etmişti. Dalgın dalgın, otomatik pilota bağlanmış gibi ilerlediği için telefon çalınca irkildi. Arayan, Cinayet Büro’nun yavaş yavaş tecrübeli bir komiseri konumuna gelen Necip’ti.

“Amirim, sizi de aradılar mı?”

Necip’in sesinden, birkaç dakika önce yatağından fırlayıp apar topar yola çıktığı anlaşılıyordu. O da emniyete çağrılmıştı. O an Komiser Tahsin’in aklına Cinayet Büro’nun üçüncü polisi geldi. Necip ile emniyette buluşma temennileriyle vedalaşır vedalaşmaz Hale’yi aradı. Hale, çoktan yolu yarılamıştı bile.

Nitekim, ilk olarak Hale, ardından Komiser Tahsin ve en sonunda Necip emniyete vardı. Necip, meraklı gözlerle Cinayet Büro’ya girdiğinde kimsenin bir şey bilmediğini anlayınca şaşkınlığı arttı. Genelde kendilerini, Komiser Tahsin’in her konuya hâkim olduğu cinayet dosyalarıyla boğuşurken bulurlardı.

Müdür’ün talimatı gereği, o gelene dek üçü de Cinayet Büro’da bekleyecekti. Bu bekleme faslında Necip o güne dek gecenin bir yarısında emniyete çağrılıp çağrılmadığını sorduğu Komiser Tahsin’den ret ile karışık bir onay alınca meraklandı. Neden çağrıldığını sorduğunda, amirinin onu geçiştirecek bir cevap vereceğini biliyordu ancak bu cevabı duymaya muvaffak olamadı. Zira tam o anda İstanbul Emniyet Müdürü, Cinayet Büro’dan içeri girdi.

Gözleriyle odadaki üç polisi süzdü. Elleriyle onu takip etmelerini istedi. Üçü de apar topar kalkıp, biraz bezgin tavırlarla koridora çıktılar. Ancak beklediklerinin aksine Müdür’ün odasına değil de dışarı yönelmişlerdi. Birkaç dakika sonra Müdür’ün şahsi aracının içine kurulmuşlar, direksiyonda emniyet müdürü olduğu hâlde emniyetin park alanından çıkıyorlardı.

On dakika sonra Boğaz Köprüsü’nü geride bırakmış; kimsenin tek kelime etmediği otomobilde meçhule doğru ilerlemeyi sürdürüyorlardı. Necip yerinde duramıyor olsa da dikiz aynasından göz göze geldiği Komiser Tahsin’in ketum bakışlarının etkisiyle ses etmeyi aklından bile geçirmiyordu. Kırk dakika geçmemişti ki, önce Şile yoluna ardından da Ağva istikametine saptılar.

Bu yolculuğun en önemli etkisi, üç polisin de uykusunu kat’î sûrette dağıtmış oluşunda gizliydi. Üçü de gözlerini fal taşı gibi açmış, karşılarına sanki bir anda çıkacakmış gibi duran mucizevi olay yerini arıyordu. Bu denli gizliliğin sebebi ne olabilirdi?

Komiser Tahsin, bir milletvekilinin metresinin öldürülmüş olabileceğini düşünüyordu ve yazlık evler ile otellerle dolu bir ilçeye yöneldiklerinde bu kanaatine daha sıkı sarıldı. Necip, vahşice öldürülmüş ve apaçık bir arazinin ortasına tüm uzuvları dağıtılmış bir maktulün onları beklediğini düşünmeye başlamıştı. Hale ise bir süredir artışta olan kadın cinayetlerinden birisinin yaşandığını ve katil adayı veya adaylarının ise çok ünlü isimler olduğuna inanıyordu.

Bükümlü, dar ve iki yanı ağaçlarla kaplı Ağva yolu gündüz gözüyle çok güzeldi ancak gece bir ürpertiye kapılmadan o yoldan geçebilecek insanların psikolojik testlere tabi tutulması gerekiyordu. Otomobilin aralık camlarından içeri dolan serin hava, ürpertilerini artırdı. Müdür’ün sımsıkı tuttuğu direksiyonu gördükçe, onu bu kadar geren olayın ne olduğuna dair merakı ve kafasındaki senaryolar artan Komiser Tahsin; lüks otomobil arazisi harabe fakat yapısı sağlam bir köy evinin önünde durunca şaşırmaktan kendini alamadı.

Ev, üstte bir veya iki odalı; alt katı geniş bir yapı üzerine inşa edilmişti. En fazla beş odasının olduğu dışarıdan anlaşılabilen evin çatısı düz; üst katta ise iki pencereli bir odası giriş istikametine bakacak şekildeydi. Alt katta giriş kapısının sağı ve solunda birer odasının oluşundan mütevellit ortada ince bir koridorun yer aldığı tahmin edilebiliyordu.

Fakat dikkatli bakılmadığı müddetçe fark edilmeyecek bir hareketlilik vardı arazide. Komiser Tahsin silahına sarıldıysa da Müdür “Sakin…” diye homurdandı. “Olay yeri ekibi her yerde arama yapıyor şu anda…” diye eklediğinde Necip ve Hale evin etrafında sessiz hareketlerle gezinen polisleri daha yeni fark etmişti.

Eve doğru yavaş adımlarla ilerlemeye başladılar. Sağına soluna bakındığında en yakın evin bir kilometre kadar uzakta olduğunu gören Komiser Tahsin, “Cinayet işlemek için ideal bir tercih…” diye mırıldandı. Müdür, tecrübeli amire doğru ters bir bakış atmaktan kendisini alamadı.

İkisinin, meslekî anlamda birbirlerinden ayrı düşen noktalarından birisi de olay yerleri ve cinayet vakalarına bakışlarıydı. Müdür için, her katil aşağılık birer mahlukattı ve ilk görüldükleri yerde ezilmeleri gerekiyordu. Oysa Komiser Tahsin, cinayetlere hem olay yerinin seçimi hem cinayetin işleniş tarzı açısından yaratıcı detaylar arayarak bakıyordu. Mesleğinde geride bıraktığı onca yıldan sonra hâlâ yaratıcı bir cinayetle karşılaştığında etkilenmekten kendini alamıyordu. Bunu da gençliğinde okuduğu ve onu babasının zoruyla polis akademisine yönelten polisiye romanlara borçluydu.

Evin dış cephesi yeni yapılmış gibi, arazi ne kadar viraneyse tam tersine cilalı görünümüyle karşıladı yeni ziyaretçilerini. Olay yeri ekibi, gelenler ile selamlaştıktan sonra işlerine devam etmeye koyuldu. Müdür önde, Cinayet Büro ekibi arkada gıcırdayarak açılan kapıdan içeri girdiler.

Evin içi, dışarıdan uyandırdığı izlenim ile birebir uyumlu şekildeydi. Tam ortada iki kişinin yan yana zar zor ilerleyebileceği incelikte bir koridor vardı. Koridora nispeten daha geniş bir merdiven ise yolun sonuna bir mihenk taşı gibi yerleşmişti. Koridorda birisi mutfak, birisi derme çatma bir yatak odası, birisi oturma odası ve diğeri banyo olmak üzere karşılıklı ikişer oda vardı. Müdür’ün peşi sıra hiçbir odada duraksamadan merdivenlere yöneldiler.

Merdivenler, misafirleri iki odalı bir üst kata ulaştırdı. Bu iki odanın önünde ufak bir hol vardı ve odalar yan yana konuşlanmıştı. Evin girişi ile aynı istikamete yönelen odaların önündeki minik hol, evin en azından içinin bitiş sınırı özelliğindeydi. Holün tam ortasında, alttan başlayan bir çizgi yukarı doğru çıkarılmış; doksan derecelik bir açıyla yana kıvrılmış ve biraz ilerledikten sonra tekrar aşağı indirilmişti. Tebeşirle çizilmiş olan bu amatör kapı motifi iki odanın tam ortasında yer alıyordu.

“Eve kaçak oda yapmayı mı planlamışlar?” diye soran Necip, bir saate yakın süredir devam eden sessizliğine nokta koyarken kendisine ters ters bakan diğer üç polise şaşkınca bakakaldı. Müdür, merdivenden uzak tarafta olan odaya yöneldi. Eliyle kapı kolunu tutup birkaç saniye duraksadıktan sonra kapıyı açtı.

Odaya belli belirsiz bir tütün kokusu sinmişti. Bir kenarda duran ufalanmış, yandığı için siyahlaşmış tütünler bu kokunun kaynağını açık ediyordu. Odadaki tek pencerenin önünde tahtadan bir sandalye ve geniş bir masa duruyordu. Sandalyede ise, gecenin bir yarısı polisleri yataklarından kaldırtıp buraya kadar getiren zat duruyordu. En azından, ondan geriye kalan cansız bedeni.

Müdür, ceset ile polislerin arasındaki mesafenin -ve doğal olarak da odanın- tam ortasına kadar geldikten sonra eliyle meçhul şahsı işaret ederek konuştu:

“Arkadaşlar, sizi Dede Korkut ile tanıştırayım…”

* * *

Kısa süreli şaşkınlıktan sonra Müdür tarafından yapılan açıklama, taşların yerine oturmasını sağladı. Tez danışmanının bir süredir haber alamadığı ve gerçek ismi Eyüp İçel olan öğrencisine dair polise ilettiği kayıp şahıs bildirimi sonrası cep telefonunun sinyali kullanılarak başlatılan teknik aramalar neticesinde önce içinde bulundukları ev, akabinde odadaki cansız beden bulunmuştu. Arkadaş ve öğretmen çevresinden arama süresince iletilen kısa bilgiler neticesinde maktulün bir süredir kendisini Dede Korkut’un reenkarnasyonu olarak ilân ettiğini belirten Müdür’ün sözlerini “Enkarnesi…” diye düzeltti Hale. Odadaki üç adamın gözleri de bir anda Hale’ye yönelmişti. Hale, bilgiç bir tavırla “Enkarne diye geçer. Reenkarnasyon bir olaydır, reenkarne olmuş ruh ‘enkarne’ olarak kabul edilir.” diye ekledi.

“Bu saatte, reenkarne olmuş bir Dede Korkut yüzünden mi buraya çağrıldık?” diye homurdanan Komiser Tahsin, cebinden bir sigara çıkarttı. Müdür’ün ters bakışları yüzünden birkaç adımda odadan çıkıp koridorda yaktı sigarasını.

Müdür, ‘Buna şükür’ dercesine bir bakış attığı Komiser Tahsin’e “Tabi ki sadece bunun için değil…” diye cevap vermeye başlamıştı ki “Bir de Evliya Çelebi mi var yoksa?” diye çıkıntılık yapan Necip’e boş boş bakışlarla bakakaldı.

“Siz sabah da pek çekilmiyorsunuz ama gece hiç çekilmiyorsunuz…” diye cevap yetiştirdiği Necip’in başka bir şey söylemesine fırsat vermeden sözlerini sürdürdü.

“Bizim çocuklar arama çalışmalarına başladığı zaman her ihtimali göz önünde bulundurmuşlar. İntihar da dâhil. Ancak bu çocukla çok yakın olduğunu iddia eden bir kız, intihar etme ihtimalinin olmadığını söylemiş. Bunun sebebi ise, çocuğun henüz hiç bulunmamış olan 14. hikâyeyi hatırladığı kadarıyla tekrar yazmaya başlamasıymış.”

“14. hikâye aslında hiç yoksa?” diye soran Necip’e ters ters bakmayı sürdüren Müdür, “Geçtiğimiz aylarda 13. hikâye bulundu. O yüzden çok da düşük bir ihtimal değil… Tabi ki ortada bir ruh hastası değil, gerçek bir… Neydi?”

Hale’ye yönelttiği sorusunu, genç kadın “Enkarne…” diye cevapladı.

Sözlerini “Hah, gerçek bir enkarne varsa!” diye tamamladı bu cevap üstüne.

Komiser Tahsin sessizce sigarasını tüttürüyor, olay yerini gözleriyle süzüyordu. Müdür’ün konuşmayı bitirdiğine ikna olunca sigarasını duvara bastırıp söndürdükten sonra izmariti yere bıraktı. Ellerini hafifçe silkeledikten sonra geniş adımlarla odaya girdi.

“Yani şimdi yazılıp yazılmadığı belli olmayan bir hikâyeyi tekrar yazmaya çalışan ve öldürülüp öldürülmediği belli olmayan hayalî bir karakterin soruşturmasını mı yürüteceğiz?”

Müdür, ona sırıtarak baktığında sorusunun cevabının ‘Evet’ olduğunu anladı. Sorusunun ironi oranı yüzünden bocalamaya başlamış olan ekibine dönüp, cesaretlendirici bir mimik takındı.

“O hâlde önce cinayet olup olmadığını netleştirelim bakalım…”

Necip, bu sözden sonra öne atılarak “Amirim, aslında geçen izlediğim filmde bir taktik gördüm; onu yapayım mı?” diye sorunca Müdür şaşkın şaşkın bir Necip’e bir Komiser Tahsin’e bakarak “Ya sabır…” çekip odadan çıktı.

Onun arkasından, “Bize çay may bir şeyler getirt bari!” diye seslenen Komiser Tahsin, Müdür’den “Çay yok, bok için…” cevabını aldıktan sonra Hale’yle göz göze geldi. Karşılıklı olarak gülmeye başladıklarında “Bu da çok bozdu ha…” diye söylendi.

* * *

Hale, ellerine geçirdiği lateks eldivenlerle cesedi kımıldatmadan masanın üstündeki kâğıt yığınına göz atmaya çalışıyordu. Eyüp’ün üstüne eğildiği bilgisayarı merak cezbediyordu ancak cesedi şimdilik kımıldatmama kararı aldıkları için bilgisayara bakamıyorlardı. Komiser Tahsin ise bir kenardan bulduğu kalemle dolap kapaklarını açıyor; içindekilere bakıp dikkate değer bir şey bulamayıp kapakları hızlıca kapatıyordu. Üçüncü dolap kapağından sonra bir kenarda elinde telefonuyla dikilen Necip’e dönüp “Sevgilinden seni bize bağışlamasını rica edebilir miyiz haşmetlim?” diye çıkıştı. Hale’den bir kahkaha kopması üzerine Necip alıngan bir tavırla konuştu:

“Amirim aşk olsun, mesaideyken ne zaman özel yazışma yaptım bugüne dek?”

Ardından kimse bir şey sormayınca, kendisi açıklama yaptı:

“Bu çocuğun sosyal medya hesaplarını inceleyip özellikle son günlerde paylaştığı şeylerden bir detay çıkartmaya çalışıyorum. Bir fotoğrafının altında yorum var mı, ya da yazdığı iletilerde bir şey var mı diye bakıyorum.”

Komiser Tahsin, kafasını sallayıp “Büyük hacker Necip Bey iş başında…” diye homurdandı.

“Amirim sizin canınız mı sıkkın?” diye sormaktan kendisini alamayan Necip, burnundan solurcasına ona bakan Komiser Tahsin’in bakışlarından ürktü.

“Lan ne olacak başka, şu hâlimize bak… Gecenin bir yarısı…”

O sırada merdivenlerden birisi çıkınca sustu. Birkaç saniye sonra kapıda beliren Müdür’ün elindeki kartonun içinde üç termos bardak vardı. “Kıyamadım size desem yalan olur. Bu saatte anamın bacımın kulaklarını çınlatmayın diye çayınızı getirdim…” diye homurdanarak odaya girdi. O sırada Komiser Tahsin, dolapları açıp kapattığı dolmakalemin kapağıyla oynamakla meşguldü.

“Savcı ne zaman gelecek?” diye soran Hale’ye bakan Müdür, çayları dağıttıktan sonra elindeki kartonu odanın girişine fırlattı. “Savcının geleceği bir dosya olsa sizi emniyete getirtmezdik Hale Hanım…” dediğinde, kendisine merakla bakan gözlere karşı bir açıklama yapma sorumluluğu doğmuştu.

Eliyle kafasını hafifçe kaşıyıp “Bu aslında gayrı resmi bir dosya… En azından şimdilik.” diye mırıldandı. Bu açıklamasının da yetersiz olduğunun bilinciyle, cümlelerini doğru seçmeye gayret ederek izaha girişti:

“Bu çocuğun kayıp bildirimi yapıldıktan sonra beni birileri aradı, çocuğun yazdığı bir şey varsa medyaya yansımadan veya detaylar netleşmeden onlarla paylaşmamı istediler. Hatırlı birileri…”

Komiser Tahsin derin bir nefes alıp, iç çekişe benzer bir tınıyla nefesini verdi. Müdür’ün ‘hatırlı’ tanıdıkları meşhurdu. Cinayet dosyalarında araya giren hatırlı büyüklere aşinaydı Komiser Tahsin. Bu durumu daha önce Afyon’da ve Ankara’da da yaşamıştı defalarca. Yüksek makamlardakilerin, daha yüksek makamlardan dostları olurdu. Kötü gün dostları. Kötüyü iyileştiren dostları. Kötüyü, sümenaltı eden dostları.

Etrafa bakındı. Zaman zaman aklına düşen o “Bu işi neden yapıyorum?” sorusu olanca haşmetiyle tekrar belirmişti aklının bir köşesinde. Bir kenarda, kim bilir ne uğruna ölmüş veya öldürülmüş bir genç adam vardı. Bir kenarda, o adamın ölümünden kim bilir ne uğruna nemalanmaya çalışan birileri vardı. Bu terazi adil olmazdı, olamazdı. Terazilerin adil olacağına, insanoğlunu inandıran neydi peki?

Müdür, kimse bir şey söylemeyince sessizce odadan çıkmıştı. Necip, yavaşça Komiser Tahsin’e sokuldu. Onun, daldığı düşüncelerden sıyrılmasına neden olma pahasına “Amirim…” diye fısıldadı.

Daldığı düşüncelerden “Hı?” diye sorarak sıyrılan Komiser Tahsin’e, akıllı telefonunun ekranını döndürdüğünde cılız sarı ışıktan dolayı gözleri loş ortama alışan Komiser Tahsin’in parlak beyaz ışık yüzünden gözleri kamaştı. Gözlerini kırpıştırdıktan sonra biraz da sinirli bir edayla ekrana bakındı.

Instagram’da Eyüp İçel adına kayıtlı bir profil duruyordu ekranda. Profil fotoğrafının etrafında ‘Canlı’ yazılı ibare içeren parlak kırmızı bir daire vardı. Necip, “Canlı yayın yapmış…” cümlesini bir buluş ortaya koyan mucitlerin gözlerindeki parıltı eşliğinde bahşederek Cinayet Büro’nun tecrübeli amirine gözlerini dikti. Komiser Tahsin’in merakını cezbedebilmiş olmanın gururuyla uzanıp parmağıyla profil fotoğrafına tıkladı ve birkaç saniye bekledikten sonra ekrana bir video geldi. Video açılana dek, onların hararetli ilgisinden ötürü merakı kamçılanan Hale de izlemek için yanlarına gelmişti…

* * *

Zil beşinci kez çaldıktan sonra içeriden hiç ses gelmediği için umutları kırılan -fakat pek tabi ki yılmayan- Necip ve Hale, apartmandan çıkmak üzere merdivenlere yönelmişlerdi ki; cılız adımlarla basamakları çıkan bir ayak sesi duydular. Göz göze geldiklerinde ikisi de silahlarına çoktan sarılmış ve sözsüz bir işbirliği ile merdivenin sağı ile solunu mesken tutmuşlardı. Gelen, bulmayı umdukları kişiydi.

Daha hiçbir şey diyemeden derdest ettikleri genç adamın üstünde, onu bulmalarına neden olan mont hâlâ duruyordu. Montu gördükleri anda tekrar göz göze gelip gülümseyerek merdivenleri inmeye koyuldular.

* * *

Sorgu odasında bekleyen genç adama, şaşkınca bakıyordu Müdür.

“Ne yani, sosyal medyada birkaç dakikalık aramayla bu adamı bulabildiniz mi yani?” diye soran İstanbul Emniyet Müdürü’ne gururla bakan Necip, kafasını olumlu anlamda sallamayı eksik etmedi. Hale de mesai arkadaşına hem gururla hem de hâlâ olayın şaşkınlığıyla bakıyordu.

“Öldürülen şahıs, en son bir canlı video paylaşmış müdürüm… Orada, karanlıklar arasından birisi geçerek cinayet mahallinin olduğu eve doğru yürüyordu. Kafası yere eğikti ama sokak lambasının ışığında montu görünüyordu. Video bu kadardı…”

Bu kadarını söyledikten sonra, Hale’yi işaret ederek “Bu mevzunun devamı, Hale’nin başarısı. Montun rengini en iyi o seçti. Ardından, gelen kişiyi bu kadar net çekebildiğine göre Eyüp İçel’in bu şahsın geleceğinden haberdar olabileceğini, dolayısıyla tanıdığı birisi olabileceğini düşündük. Takip ettiği hesapları tek tek inceleyerek son dönemde o renk bir montla fotoğraf çekip paylaşmış birileri olup olmadığını araştırdık…”

Müdür, bir yandan sorgu odasında duran genç adama bakıyordu. Dinlediğini belli eden bir göz hareketi yaptı.

“Bulur bulmaz hemen teknik birime ilettik, onlar da bu şahıs üzerine kayıtlı her şeyi çıkarttılar. Sizin süratli çözüm konusundaki emriniz dolayısıyla izin – mizin olaylarını atladık tabii…”

Bu söz üstüne yerinde sıçrayan Müdür’e, gülümseyerek bakan Necip “Aramızda kalacak tabi ki…” diye açıklama getirdi fakat bu durumun başka bir zaman diliminde bir tehdit unsuru olmayacağının garantisi yoktu.

“Üstüne kayıtlı OGS cihazıyla cinayet saatinden, hatta canlı yayınlanmış Instagram hikâyesinden kırk dakika önce köprüden geçtiğini kanıtladık. Ardından evini ziyaret etmeye gittik, bir yerlerde oyalanmış olacak ki bizden bile sonra geldi. Kaçamadan yakaladık, getirdik.”

Açıklamalarını tamamlayan Necip’e, açığını yakalamak istercesine “E peki ya o adam bu adam değilse?” diye çıkışan Müdür’ün sorusunu Hale cevapladı:

“Ayakkabılarını laboratuvara yolladık, tabanındaki toprak kalıntıları evin önünden alınan toprak örnekleriyle aynı çıktı.”

Hepsinin gözlerinden uyku akıyordu fakat bir yandan da merakları gittikçe artmıştı. Komiser Tahsin sorgu odasına girdiğinde hepsi dikkat kesildi. Elindeki dosyayı masaya fırlatıp, şüphelinin karşısındaki sandalyeye oturdu Komiser Tahsin.

“Dinçer Çopur… Nasılsın?”

Karşısında duran genç adam, böyle bir giriş beklemiyor olacak ki kısa bir süreliğine boşluğa düştü. Ardından ellerini iki yana açıp bileklerinden kelepçeyle bağlandığı sandalyeyi tıngırdattı.

“Nasıl görünüyorum?”

Komiser Tahsin gülümseyerek, “Son iyi gününü yaşıyor gibi görünüyorsun.” diye mırıldandı. Dinçer’in bakışları donuklaşmıştı. “Zor olmadı mı peki?” diye sordu hiç bekletmeden Komiser Tahsin.

Bazı sorgular, boks maçları gibiydi. Hafif sıklet ile ağır sıklet boksörün ringdeki komik danslarına dönüşürdü. Suçlu, katil, hırsız; adına ne derseniz deyin, bazı şüpheliler çok hafif sıklet olurdu. Suçu neden işlediklerini bilirlerdi fakat nasıl olup da suç işleyebildikleri konusunda derin sancıları baş gösterirdi o anlarda. Bazı düşünürler, buna vicdan derdi. Komiser Tahsin, bir isim koymamayı tercih ederdi.

Dinçer Çopur, hafif sıklet bile değildi. Boksör değildi bir kere, o bir kaza kurşunuydu aslında. Bir suç işlemişti, adî bir suç. Bir insanı öldürmüştü. Evinde eşzamanlı yapılan aramalarda, Eyüp İçel’in ölümüne neden olan zehrin hammaddeleri bulunmuştu. Henüz haberi yoktu. Amatörlükten dolayı, ilaç kattığı çayın bardağını yarım yamalak yıkamış; ilaç dokusunu yok edememişti. Bundan da haberi yoktu.

“Aradığını bulamadan o evden çıkmak diyorum, zor olmadı mı? Gerçi çıkmadan önce, ruh çağıran tarikat ayakları yapıp bizi şaşırtmak için duvara tebeşirle kapı çizmişsin. Güzel fikir.”

Bu sorudan sonra, Dinçer Çopur tıslamaya benzer bir şekilde dişlerini gıcırdattı.

“Yalancının tekiydi o… Tabi ki bir şey bulamayacaktım.”

Bu kadar çabuk gerçekleşebilecek bir çözülmeyi, sorgu odasını dışarıdan izleyen üç polis de beklemiyordu. Hepsi, cama iyiden iyiye yapışmış; tenis maçı izler gibi Dinçer Çopur ile Komiser Tahsin arasında gidip gelen bakışlarıyla sorguyu takip ediyordu.

“Doğrudan bir bağın da yok… Sadece bir dönem aynı dersi almışsınız Eyüp’le. Fakat insan, bir dönem aynı dersi aldığı adamın sosyal medyadaki her paylaşımını beğenir mi?”

Dinçer Çopur bu kez susmayı tercih etti.

“Sana yakın hissetmesini sağlamaya çalışıyordun sadece. Sana yakın hissederse, onun ağzından laf alabilir; hatta kim bilir 14. hikâyeyi herkesten önce ele geçirip kullanabilirdin.”

Dinçer Çopur, öylece duruyor olsa da dudağının kenarı hafifçe bükülmüştü. Sırıtmaya meyleden dudak uçları, bazı katillerin alamet-i farikasıydı. Hazzın tecellisiydi. Komiser Tahsin, o an dayanamadı ve masadaki dosyayı kapıp Dinçer’in suratına vurdu.

“Tübitak’tan tez parası alıyormuşsun, tez konun neymiş acaba? Bir soruşturalım mı? Dede Korkut ile ilgili çıkar mı? Ya da dışarıdan çalıştığın yayınevine ulaşsak, acaba sana ‘Avans’ açıklamasıyla yatırdıkları son paranın altında bulunmamış olan bir Dede Korkut hikâyesinin taslaklarını kapsayan bir çalışma yatar mı?”

Banka hesap dökümünden, Hale ve Necip’in de haberleri yoktu. Bunun şaşkınlığı iki Cinayet Büro polisinin de gözlerinden okunabiliyordu.

“Hikâyeyi bulamasaydın ne yapacaktın? Avansı nerene sokacaktın? Konuşsana!”

Ayağa fırlayan Komiser Tahsin’in cebinden bir şey düştü. Göz ucuyla yere baktıktan sonra konuşmaya devam etti:

“Şimdi itirafını yazacaksın, teslim olacaksın. Dua et sadece bu kadarıyla kalasın. Bir de bu durum medyaya yayılırsa, hapisten çalışarak edebiyat âlemine girmeye devam etme fikrini rafa kaldırmak zorunda kalırsın.”

“Günlüğümü bile mi okudunuz?”

Dinçer’in, sorgu odasındaki üçüncü cümlesinin bu oluşu; pek tabi ki tesadüf değildi. Katiller, suçlular, hırsızlar… Adına ne koyarsanız koyun; suçları ne olursa olsun, kendilerini şaşırtacak hıza sahip olan yetkililere hayranlık duyardı. Keşfedilmiş olma hazzı, suç işleme hazzını mağlup ederdi. Her zaman bu olurdu çünkü her suçun altında keşfedilmesine dayanan bir dürtü yatardı. Keşfedilmemek de hazza dâhildi. Artık onun önünde itirafını yazıp imzalamaktan başka çare yoktu. Bunu bilen Komiser Tahsin Dinçer’in suratına vurmak için dürdüğü dosyayı eliyle düzeltip açtı, içinden boş bir A4 çıkartıp uzattı.

Üzerinde duran yeşil monta bakan Komiser Tahsin’in dudaklarının kenarı kıvrıldı.

“Bir de artık şu solcu ayaklarını bırak. Bir tez danışmanın kalmadığı için, ona yaranmak zorunda değilsin. Özüne dön. Hani, geldiğin küçük kasabada kayıtlı olduğun, hatta uğruna bıçakla yaralama suçuna karıştığın milliyetçi partiye yanaş biraz da. Belki onlar seni kurtarır.”

Son cümlesini söylerken gözünü sorgu odasında ayna olarak görünen fakat arkasında bir oda olan cama dikmişti. Tam olarak Müdür’ün gözlerinin içine bakıyordu. Hatırlı abilerin kırk yıla işaret eden kahvelerinin miadı dolmuştu.

“Siz bulabildiniz mi?”

Birkaç dakika önce ayağa fırlarken cebinden düşen şeyi almak için eğilen Komiser Tahsin, Dinçer’in sorusu üzerine duraksadı. Yerdeki dolmakalemi eline aldı.

“Kim bilir? Belki bir gün 14. hikâyeyi birileri bulur…” diye homurdanarak sorgu odasından çıktı.

Eyüp İçel’in odasından aldığı dolmakalemin kapağı yerinden oynamıştı. Yanına gelen Necip ve Hale’ye sezdirmeden dolmakalemi cebine attı. Cinayet Büro polislerinin, ona soracak çok sorusu vardı; ancak herkes çok yorgundu. Birbirlerine iyi geceler ile günaydın karışımı temennilerde bulunarak emniyetten çıkmak üzere koridorda yürümeye başladılar. Tam Cinayet Büro’nun önünden geçerken Komiser Tahsin durdu.

“Siz gidin, ben bir şeyi unuttum…” diyerek genç polislerle vedalaşıp Cinayet Büro’ya, sonra da kendi odasına girdi. Herkesin uzaklaştığına emin olduktan sonra bilgisayarını açtı. Dolap kapaklarını açıp kapatırken kullandığı dolmakalemin kapağının içindeki USB belleği çıkartıp, bilgisayara taktı.

Şifrelenmiş bir dosya çıktı.

Gülümsedi.

Şifreyi tahmin edebiliyordu.

“ondört” yazdıktan sonra enter tuşuna bastı. Açılan bellekte, bir Word belgesi vardı.

Belgeye tıkladı.

SON

Alper Kaya

1990 yılında Ankara’da doğdu. Orada hiç yaşamadığı hâlde, Ankara’yı çok sevdi. BirGün ve soL’da spor yazıları yazdı. Halen Evrensel’de cumartesi günleri maç yazısı olmayan futbol yazıları yazmaktadır. 2010 yılında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nden “Yılın Spor Köşe Yazısı Övgü Ödülü”ne layık görüldü.* Yedi romanı yayımlandı, on kolektif kitapta yer aldı. Yazar, kendisi gibi yazar olan eşi Gizem Şimşek Kaya ve beş kedileri ile birlikte İstanbul’da yaşamaktadır.

Yarım Kalan Hikâye” için 1 Yorum Var

  1. Aremas dedi ki: dedi ki:

    Kaleminiz gerçekçi ve yalın. Bazı noktalarda cümlelerin daha fazla noktalama işaretine ihtiyacı varmış gibi hissettim. Öykünüz, bu ayki seçkide okuduğum ikinci polisiye öykü. Polisiye öykülerde gelişme bölümü öykünün ana sırtlayıcısı olmakla birlikte hacim olarak oldukça büyük yerler kaplayabiliyor. Alışkanlığımdan olsa gerek, bu tür öykülerde nispeten çözüm odaklı sonlar görmeyi umarım. Bu açıdan, finalde beklediğimi alamadım. Elbette bu sonuç tamamen benim klasik tutumumdan kaynaklanmış olabilir. Elinize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!