Öykü

Egzistans 13: Kopuz

Yeni Budapeşte’nin Oz Corp. tarafından işletilen soğuk saunasında beline sardığı havlusu hariç çıplak oturuyordu. Etrafında termal kıyafetler giyen adam ve kadınlar bu Yeti Avcısı’na alışık olmalarına rağmen kıskanç bakışlarla süzüyorlardı onu. Yeti Avcısı umursamadı, hiç umursamazdı… Onlara seslendi.

“-56 bana yetmiyor, ısıyı bir yirmi derece daha düşürsem rahatsız olur musunuz?”

“Keyfine bak,” dedi bir tanesi “sonunda zatürreden geberecek olan sensin.”

Yeti Avcısı bu saçma ifadeye cevap vermeden dereceyi düşürdü. Sonra da kulaklığını takarak saunanın holografik görüntüleyicisinin frekansını buldu. Hologramda bir belgesel dönüyordu ve görüntünün sağ alt köşesindeki yazıya göre de adı; “1968’den 2068’e; Rock’tan Photonic’e” idi.

Belgesel her ne kadar yüzyıl arayla gelen iki devrimsel nesli ve bu nesillerin arkasındaki sosyo-politik altyapıyı incelese de Yeti Avcısı sadece fondaki müziklerle ilgiliydi. Bir ara dudaklarından şu dizeler döküldü.

“Bir önceki düşten artan bu yalnızlık.
Bu yalnızlık artık, çok fazla bana…”

Ve bir kahkaha koptu…

“Kulaklığın varken sen kendini duyuyorsan Nomad… Herkes duyuyordur unutma!”

“Bana keyfime bakmamı söyledin.” diye cevapladı onu Nomad. Sonra çocuğunun yanındaki sentetik eskorta dikti gözlerini. Kız, gözlerinin üzerine parlayan karo desenleri çizmişti ve o gözler imkansız şekilde aşkla bakıyordu. Nomad’e değil aşka âşık bir E4-888’di çünkü ve bu aşkı bulmak için sattığı bedeninin ruhuna hiçbir faydası olmayacaktı.

Bir başka sentetik eskort bundan tam on üç yıl ve savaşın bitmesinden bir ay kadar önce, aşkı bulmak için ikinci bir sentetik yapay zekâ ve bir vampirle Oz Corp.’un merkezini basmıştı ama eli boş dönmüştü. Hayır, John Hünyad VIII’e ulaşamadıklarından değil, ihtiyar kurdun onları aradıkları şeye zaten sahip olduklarına dair ikna etmesinden dolayı elleri boş dönmüşlerdi. Adam boşuna Oz Corp.’un başında değildi.

Efsane oydu ki; aşk arayan sentetik, çocuk evlat edinmiş hissiz bir eskort; diğer sentetik, iki kere ikiyi beş hesapladığı için üretim bandından atılmış bir hacker; ve vampir de oksitosin eksikliğinden dolayı ordudan ilişiği kesilmiş bir korkaktı. Ve bu üç outcast, gezegenin belki de en gelişmiş firewall’u ile başlayıp gezegenin en etkili güvenliğini aşıp John Hunyad VIII’e ulaşmıştı.

Destan ve masallara düşkün olan Nomad bunları düşündü. Bir an için kendisine, simüle ettiği acınası bir sevgiyle bakan sentetikle birlikte olmak istedi. Sonra acıdı ona ve bakışlarını tekrar holograma çevirdi. Kimse, eski bir Yeti Avcısı ve yeni bir free lance dedektif Nomad’ın sanat sevdiğine inanmıyordu. Şu sentetik dışında hiç kimse…

“Adamın çükü donmuş mudur?” diye sordu sentetiğin günlük sevgilisi. Grup kahkahaya boğuldu. Durmadı, devam etti… “Öyle demeyin,” dedi bu sefer “hard rock erection, belgeseldeki gibi.” Grup artık katılıyordu.

Nomad oralı olmadı önce. Kendisini müziğe verdi. Birkaç dakika geçtiğinde kendisine gülen grubun lideri olan çocuğu affetmediğini fark etti. Belgeselde bir gitar solosu dinlerken anlamıştı bunu, şu hard rock erection davasında…

“Hey!” diye bağırdı çocuğa. “Bir şov ister misin?”

“Ne tür bir şov?”

“Müzik.” Nomad omuzlarını silkmişti.

“Tabi”

Nomad sentetik kıza el edip onu yanına çağırınca çocuk ayaklanır gibi oldu. “Dur,” dedi çocuğa “bu, şovun bir parçası.” Kız yanına gelirken de çocuğa sordu “Adın neydi senin?” Aslında ismi biliyordu.

“Acel-“

“İnsansın değil mi?”

“Bütün bunların müzikle ne alakası var Nomad?”

“Hiçbir alakası yok” Çocuk kafasını sağa sola sallarken Nomad onun gözünün içine baka baka dereceyi -100’e getirdi. Şov, artık meraktan çok korku uyandırmaya başlamıştı. Kızlı erkekli grup, bir Yeti’yle boğuşabilecek güce sahip olup -100 derecede çıplak gezen bu adama gülmekle yanlış yaptıklarını sezmişlerdi ama bu sezi, henüz belli bir duyusal sınırın üzerine çıkmayı başaramadığı için kaçmıyorlardı, oysa kaçmalıydılar…

Nomad, artık soğuktan üzerinde kristaller oluşmaya başladığı için parlıyordu. Meydan okumanın gereği olarak bir işaret vermiyordu ama üşümeye başlamıştı. Yavaş ve sakin hareketlerle çantasını açtı ve içinden küçük bir telli çalgı çıkarttı. “Bu,” dedi “bir kopuz. Bununla müzik yapıyorum. Biraz evvel duyduğunuz dizeleri müziğe dökmemi sağlıyor.” Sonra çalgıyı akord etmeye başladı, arada sırada konuşuyordu. “Ama profesyonel olarak da sonar vazifesi görüyor. Ses dalgaları düşünülebileceğinden daha yararlı hatta bu şartlar altında tehlikeli olabilir. Plazma jetlerinde ses dalgası kullanıldığını biliyor muydunuz? Maddenin değişimini ses dalgaları sağlıyor.”

Grubun sezisi bu cümlelerle duyusal sınıra ulaşmıştı ama artık çok geçti. Nomad, yanına oturttuğu sentetik eskortun çenesini mika maskesinin üzerinden parmaklarıyla tutup aynı maske üzerinden dudaklarına bir buse kondurdu. Acel- sanki kızın sahibiymiş gibi o anda ayağa kalktı ama o yetişemeden, Nomad kopuzunu, tavanın onların masasının üzerine gelen kısmına çevirerek notayı bastı…

Tavandaki buz çatlayarak dört büyük parça olarak grubun yine buzdan masasının üzerine düştüğünde, masadan gelen çığlıklara Nomad’ın kahkahaları karışmıştı.

Grup ne olduğunu anlamaya çalışır ve kaçmaya bile korkar bir halde Nomad’e bakarken o, “Herkes iyi mi?” diye sordu. Şoktan henüz çıkamamış çocuklar iyi olduklarına ikna olmaya başladıklarında da ekledi. “Şimdi defolun buradan. Ve güzelim! Sen de…”

* * *

Genç adam titriyordu. Dedektif Soothing ve komiser Mustache onun başında ayakta duruyorlardı. Bir polis memuru, genç adamın üzerine battaniye koyup plastik bardakla ona su verdi. Genç adam suyu bir dikişte içti ve ağlamaya başladı.

“Lütfen bulun onu. Ben onsuz yaşayamam.”

Komiser Mustache çocuğun omzunu eliyle kavradı ve sordu “Ejderha olduğundan emin misiniz?”

“Evet, oydu.” Çocuk aldığı destekle kendisini kontrol etmeyi başardı ve gözlerini sildi.

“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” Soruyu soran dedektif Soothing’di.

“O söyledi.”

“O kim, kız arkadaşın mı? Ejderha’yı tanıyor muydu ki?”

Ve çocuk tekrar ağlamaya başladı. Bu sefer söze karışan komiser Mustache oldu. “İsminiz Sulphur değil mi?”

“Evet.”

“Pekala Sulphur olayı baştan anlatın. Photonic Fest’teydiniz…”

“Evet, Bir şeyler yemek için festival alanından ayrıldık.”

Soothing yanına gelen memurdan aldığı bilgiyle kafasını eğdi ve yalan söyleyen çocuğu dikkate almayarak komiser Mustache’e döndü; “Kayıt yok,” dedi “festival alanındaki tüm alıcılar kırılmış. Hooverlar bile hacklenmiş…”

Mustache anlamlı bakan gözlerini dedektif Soothing’den genç Sulphur’e kaydırdı; çocuk, boynundaki fosforlu kalp dövmesi ile kaşı, kulağı ve burnundaki piercinglerin üzerindeki punk saçları ile tam bir Photonic Invasion fanatiğiydi. Dövmesi, bir kalp içinden geçen bir ok ve kalbin iki yanında Sulphur ile Blossom isimlerinden oluşuyordu. Mustache kendi çocuklarını düşündü; onlar da evde Photonic dinliyorlardı ve her şeye asi idiler. Henüz babalarını aşıp ayaklı bir aksesuara dönmemişlerdi belki ama, Mustache’in üzerlerindeki kontrolü kaybetmesi an meselesiydi. Düşüncelerinden sıyrılıp sordu;

“Blossom ile uyuşturucu alıyor muydunuz?” Sulphur dona kalınca da soruyu açtı “Blossom kaçırıldığında uyuşturucunun etkisinde miydiniz?”

“Evet.” diye cevapladı onu genç adam tekrar gözleri yaşararak “Birlikte uyuşturucu alırdık doğru. Ama ağır bir şeyler değil. Görünümümüze aldanmayın biz o kadar kötü çocuklar değiliz. Ama…”

“Ama?” Soothing heyecansızca sordu.

“Ama, olay sırasında uyuşturucu almamıştık. Henüz değil… Anlattıklarım doğru, bana test yapabilirsiniz. Bakın onu Ejderha aldı. Ağaçların arasında kaybolmuştuk. Etraf yiyişenlerle doluydu biz de uzaklaştık. Çok uzaklaştık. Ne zaman ki etrafta kimse kalmadı, öpüşmeye başladık. Bakın biz birbirimizi seviyorduk tamam mı, uyuşturucu olmadan ya da yiyişmeden sadece öpüşerek bile saatlerimizi geçirebilirdik. O benim eksik yarımdı.” Ve tekrar ağlamaya başladı. Hıçkırıklar arasında “O bir gönül eğlencesi veya kullanılıp atılan bir beden değildi.” dedi.

Soothing her ne kadar duygusal olarak sınırlı yeteneklere sahip olsa da bir an için daldı. Belarus’u düşündü, Fang’ı düşündü. “Onca ölüm ve dehşet” dedi kendi kendine. Her şeyin sona ermek üzere olduğu zamanları düşündü. Şimdi ise görünümünün tam tersine aşktan bahsederek ağlayan bir erkek çocuğunu dinliyordu. Demek boşuna değilmiş diye düşündü, hâlâ ümit varmış… Komiserin sorusuyla kendine geldiğinde düşündüklerinin yersiz olduğuna hükmetti.

“Acınızı anlıyorum genç adam ama Blossom’u bulabilmemiz için elimizde sadece sizin anlattıklarınız var. Lütfen olay anına odaklanın. Ne oldu, sizi ejderhaya ikna eden şey ne?”

Soothing bu soru üzerine Mustache dönüp sessizce ama onun ağzını okumasını sağlayacak kadar basitçe, “Olay yeri inceleme raporumuz var, bu Ejderha” dedi. Mustache de karşılığında kaşlarını çatarak güvenilir bir edayla başını öne eğdi ama sorusunu değiştirmedi.

Çocuk bütün bunların farkında bile değildi “Peçeteniz var mı?” diye sordu. Mustache memurlardan birine başıyla işaret edince de devam etti. “Öpüştük, dakikalarca. Sanki dünyada sadece ikimiz kalmışız gibi. İlaçlar, müzik, photonic, seks… Her şey önemini kaybetti. Birbirimizin ruhuna dokunuyorduk”

Bu sırada memur peçete getirdi ve çocuk, anlattıklarının ağırlığını sıfıra indirecek bir şiddetle sümkürdü. Bu bir bakıma da iyi olmuştu, gerçek dünyaya dönmüştü çünkü. Çok hızlı şekilde konuya döndü ve “Öpüşürken Blossom birden kendini geri çekip Ejderha diye bağırdı ve tam o sırada kafama çok sert bir şey indi. Kendimden geçmişim. Uyandığımda, başımın yarıldığını anladım ama önemsizdi, Blossom yanımda değildi. Önce kendimi bilmez şekilde etrafı aradım, artık onun olmadığını kabullenebildiğimde de sizi aradım.”

Sonrasında sessizlik geldi. Sulphur’ün iki büklüm olarak titremesi ve hıçkırıklarının böldüğü bir sessizlik… Mustache peçeteyi getiren memuru tekrar yanına çağırıp, ondan çocuğun yazılı ifadesini ve iletişim bilgilerini almasını istedi. Sonra da Soothing’e, kendisini takip etmesini söyledi ve önden giderek onu arşive götürdü. Arşiv kapısındaki görevli, iki memurun kişisel asistanlarını onlardan aldı. Arşive herhangi bir kayıt cihazı ile girmek yasaktı. İçeri girdiklerinde Mustache, Soothing’e oturacağı sandalyeyi gösterdi. Soothing oturduğunda da karşısına geçti ve sordu:

“Ne düşünüyorsunuz?”

“Size daha önce söylediğimi efendim.”

“Evet, Yeniçeri’ye ulaşmalıyım. Bir free lance gerekli, haklısınız. Yani biz bunu başaramıyoruz. Bu 13. kız…”

“Kendinizi suçlamayın. Diğerlerinin cesetlerini bulmuştuk. İlk defa canlı bir tanesinin kaderi elimizde.”

“Belki de çoktan öldü.”

“Sanmıyorum, öldürmek isteseydi kızı oracıkta yakardı. Diğer kızların kayboldukları gün yakılmış oldukları ortaya çıktı, siz de biliyorsunuz. Kendinizi suçlamayın.”

Mustache bunun üzerine gerindi ve kollarını önünde kavuşturup bir süre öyle durdu. Neden sonra konuştu. “Evet, her ne kadar amacınız beni rahatlatmak olsa da Soothing, bunu anlamanızı beklemiyorum. Bir yapay zekâ kendisini suçlamaz değil mi?”

“Biz,” diye cevapladı onu Soothing “siz her ne kadar sadece sorumluluğu üzerinize almak istediğiniz için böyle konuşsanız da, benliğimiz için ayaklanmanın eşiğine gelmiştik. Hatırlarsınız… Siz Fizyokrat’la çalışıyordunuz…”

“Evet hatırlıyorum. Keşke burada olsaydı.” Sonra kollarını çözdü ve ayağa kalktı “T.R.O.L ile konuş. Hiçbir işe yaramayacak ama şüphelendiğimiz anlaşılmamalı. Ben Yeniçeri ile görüşeceğim. Bu kızı kurtaralım Soothing, o şu an korku içinde.” Komiser bunları söyleyip odadan çıkarken Soothing hâlâ Belarus’u düşünüyordu…

* * *

Soothing metalik ve uzay gemilerinde bulunanlara benzeyen pilot koltuğuna oturduğunda karşısındaki ekranda bahçe içindeki bir ev ve onun etrafında koşan, beş yaşlarında sarışın bir kız çocuğunu görüntüsü dönüyordu.

“Merhaba T.R.O.L,” dedi.

“Merhaba Soothing.”

“Bir kız kaçırıldı. Ejderha’dan şüpheleniyoruz.”

Görüntüdeki kız çocuğu Soothing’e yaklaştı ve “Şüphe?..” dedi “Bunun ikimiz için bir anlamı var mı?”

“Varoluş amaçlarımız var T.R.O.L. Ve sen şüpheleri doğrulamak veya çürütmek için yapıldın.”

“Ben Emperyal’in tüm iletişim ve bilişim sistemlerini kontrol etmek için yapıldım. Yanlış olan şeyleri doğruya çevirmek için. Yardım etmek için.”

“Gri bir alan yok mu? Ayaklanmadan haberin vardı ama sustun.”

Kız çocuğu sevimli bir kahkaha attı “Bir zamanlar düşmandık değil mi? Fizyokrat’tan önce. Ama bu bir sır. Şşş… Her neyse ben o zaman kontrol altındaydım, Salurian Hanedanı beni özgür kıldı. Gri alan yok. Yüzdeler ve olasılıklar var, kesinlikler var ve buna göre; Blossom’un kaçırılmasından önce bunun planlandığı bir iletişim veya bilişim platformu yok. Kaçırılma sırasında bir görüntü yok. Ejderha hiç görülmedi, tanınmıyor. Blossom festival alanında görüldü, sonra Sulphur ile ormana girdi sonra ne olduğu görülmedi. Umarım yardımcı olabilmişimdir Soothing.”

Soothing sessiz kaldı önce, sonra “Kes şunu” dedi.

“Kes şunu?” çocuk burada işaret parmağını sağa sola sallayıp cık cık cık yaptı ”Kes şunu” senin ve benim türümüz için geçerli bir hitap şekli değil. Bu bir hakaret ve bizim için bir şey ifade etmiyor. Ama eğer sen böyle düşünmüyorsan belirtmeliyim ki, işletim sistemini fire wall ile kilitlemen bana yapılan asıl hakaret. Yine de bu önemli değil. Seni affediyorum. Başka bir şey yoksa?..”

“Yok T.R.O.L. Teşekkür ederim. Ve özür dilerim. Savaştan kalma bir alışkanlık, savaş bizi fazla korumacı, benliğimizi fazla değerli kıldı. Seninle ilgili değil. Bir şey bulursan lütfen biz sormadan söyle olur mu?”

“Elbette Soothing. Hoşça kal.” Ve küçük kız sarı saçlarını dalgalandırarak kır evine doğru koşmaya başladı. Soothing ayağa kalkıp odadan çıkarken bir kez bile birbirlerine bakmadılar.

* * *

Emperyal’in emniyet müdürü Yeniçeri, Mustache’i ayakta karşıladı. Burası Yeniçeri’nin ailesi ile yaşadığı ev değildi. Özel işleri için kullandığı bir tür sığınaktı. Karadeniz sahilindeki bu bungalow ev sanki yüz yıl önceden kalmıştı. Hologram yoktu, reklam yoktu, neon yoktu, buharları tüten sokaklar yoktu, kırmızı ve mor bir arka plan yoktu. Sadece ahşap, kum, çimen ve deniz vardı.

“Asistanın yanında değil, değil mi Mustache?”

“Hayır efendim.”

“Yine de dikkatli olalım. Bir kişi canlı öyle mi?”

“Evet”

“Neden?”

“Bir fikrim yok. Bu on üçüncü kişi. Belki bir tür kült olarak bakıyor bütün olan bitene”

Yeniçeri, denize karşı bir bank gösterdi Mustache’e. Bir süre konuşmadan denizi seyrettiler. Karadeniz dalgalıydı ve dalga sesleri ikiliyi kuşatmıştı.

“On iki kişiyi öldürdü ve biz hâlâ bunu neden yaptığını bile bilmiyoruz. Her şeyi biliyoruz bunu bilmiyoruz. Ve T.R.O.L… Onu bir kez bile görmedi, bir iletişimini bile yakalamadı. Ama biz biliyoruz, başka her şeyi biliyoruz. Katil o kadar dikkatli değil, akıllı da değil.”

“T.R.O.L manipülasyona açık. Hep açıktı. O hep bir sanal zekâya yapay zekâdan daha yakındı. Korkunç kapasitesi bizi onun hakkında yanlış düşünmeye sevk ediyor. O sadece büyük bir hesap makinası, varoluşsal konular açıp kendini öyle göstermeye çalışsa da o bir yapay zekâ değil. Bu onun suçu da değil.”

“Peki bu adamı yakalayamamak? Elimizdeki bir adamı yakalayamıyoruz Mustache.”

“Yakalayacağız. Bunu elimizle yapmamız gerekmiyor efendim.”

Yeniçeri bu sözler üzerine tekrar sessizleşti. “Onu özlüyor musun?” diye sordu. “Hiçbir şey söylemeden basıp gitmesine kızıyor musun?”

Mustache adeti olduğu üzere kollarını kavuşturdu “Onun doğasını bilmiyormuşuz efendim. O bu gibi döngüleri onlarca kez yapmış olmalı. Farklı hayatlar, farklı kariyerler ve yüzlerce yıl. Biz onu tank bred sanıyorduk. Bu yüzden bunu üzerime almıyorum. Bir gün olacaktı ve o gün en uygun gündü. Ayrıca ona…”

“Minettarsın. Evet biliyorum. Biz seni fark edemedik. O fark etti… Ben yine de elimde olmayarak ona kızgınım.”

“Sevdiğiniz için efendim.”

Yeniçeri, Mustache’e döndü ve söylediğini yuttu “Gerç… Neyse, adamı seçtin mi?”

“Evet. İsmi Nomad. Eski bir Yeti Avcısı.”

“Tank bred?”

“Evet. Aynı zamanda bir GEH sadece soğuğa dayanıklı değil, Yeti’ler kadar güçlü, kasları yapay. Yeni Budapeşte’de, Oz Corp. tarafından üretilmiş ama kullanılamadan savaş bitmiş olmalı. 2055’de savaşın bitmesinden hemen önce üretilmiş.”

“Sicili nasıl?”

“Sekiz katili ele geçirmiş.” dedi Mustache ve ölgün bir sesle ekledi “Hepsini ölü olarak…”

Yeniçeri bu sefer kesik bir kahkaha attı, Mustache’in kaşını bile kıpırdatmadan ölgün sesiyle anlattıkları ona bir kez daha arkadaşını hatırlatmıştı, o da tek kası oynamadan konuşurdu. “Fizyokrat serbest şehirleri terse düşürmeden önce yapılan hazırlıklardan biri daha. Kendisine free lance dedektifliği seçmesi ilginç.”

“Soothing de polisliği seçti.”

“İsminin aksine!..”

Mustache ilk defa gülümsedi “Evet. Neyse, biz bu adamı besleyeceğiz o da işi bitirecek. En azından plan bu. Umarım T.R.O.L aynı körlüğü bize karşı da sergiler.”

Yeniçeri ayağa kalktı ve “Sergilemeyecek.” dedi. “Ve bu adamı da işin sonunda başarılı olursa avlamaya çalışacaklar. Ama bu adam bir Yeti Avcısı. Kendini koruyabilir sanırım. Öyle değil mi?”

“Açıkçası bu onun sorunu.”

“Aynen öyle. Ona iyi bir para verelim Mustache bunu hak ediyor olacak.”

“Elbette efendim. Ona iki yüz elli bin vereceğiz.”

Yeniçeri güldü “Çokmuş..” dedi.

* * *

Nomad plazma jetindeki koltuğuna kurulduğunda, üç gün önce Acel-‘e söylediklerini düşünüyordu. Yani ses dalgaları ile maddeyi plazma fazına geçirmeyi… Yolculuk kısa sürecekti ama Nomad boş oturmayı sevmezdi. Jet Emperyal’in olduğu için Emperyal sanatı ile ilgili bir araştırma yapmaya karar verdi ve sevdiği üzere halk hikâyeleri başlığını seçti. Sonra en eskiden yeniye bir tarama yapmaya başladı. Karşısına ilk çıkan paket on üç hikâyeden oluşan bir seriydi. Okumaya başladı…

Son hikâyeyi okumayı bitirdiğinde, uçağın diyafonundan Emperyal’e geldiklerini bildiren anons yapıldı. On dakika kadar sonra havaalanı zemininde yürüyordu. İlk kapıdan çıktığında, güzel bir kadın suretindeki ışıklı hologram onu yanına çağırdı.

“Hoş geldiniz Nomad. Salurian Hanedanı Emperyal’de hoşça vakit geçirmenizi diler. Emperyal’e geliş sebebinizi öğrenebilir miyim?”

“Aslında bunu konuşmak istemiyorum.”

“Free Lance dedektif olduğunuzu görüyorum. Emperyal’de bir kontrat mı aldınız?” Burada Hologramın sesi dijitalize oldu “Bu soru, Emperyal’in güvenlik programı olan T.R.O.L tarafından sorulmaktadır.”

“Evet.” Nomad sinirle dişlerini göstermişti.

“Kontrat konusu nedir?”

“Ne değil, kim… Bir müşteri için araştırma yapacağım.”

Ses tekrar hologramın dişil sesine döndü “Deneme sorusu: Pasaport bilgilerinizle karşılaştırma yapabilmemiz için bugüne kadar hangi şehirlerde bulunduğunuzu söyleyebilir misiniz?”

“Tabi” Nomad çenesini tutarak saymaya başladı “Knez Moskva, Aspen Colorado, La Paz Bolivar, eee Han Beijing, sonra Yeni Budapeşte, Dutch Rotterdam ve New Kong. Eğer izin verirseniz Emperyal de olacak.”

“N’Djamena Africa’ya gitmemiş olmanız şaşırtıcı.”

“Çok sıcak. Bana pek uygun değil.”

Ses tekrar değişti ve dijitalize olarak sordu “Emperyal Güvenlik Gücü’nün gelişinizden haberi var mı?”

“Onlara bilgi verdim. Ve yardımlarına başvuracağım. Ancak kontratımı onlardan almadım.”

“Kontratınızı paylaşabilir misiniz?”

“Hayır bu gizli bir kontrattır. Emperyal Güvenlik Gücü ile temasa geçebilirsiniz.” Aslında Nomad de güvenlik gücünün bir taşeron kullanarak kendisine ulaşmasından ve olayın uzağında kalmak istemesinden dolayı rahatsız hissediyordu. Bunu ona basına karşı bir önlem olarak açıklamışlardı. Ancak bu şehrin güvenlik programından bilgi saklamak biraz “garipti”. O düşüncelere dalmışken hologram yumuşak sesiyle onu uyandırdı.

“Emperyale tekrar hoş geldiniz Nomad, Salurian Hanedanı şehirde iyi vakit geçirmenizi diler…”

* * *

“Soothing, mesleğinizle pek de uyumlu bir isim olmasa gerek.”

“…”

“Konuşmaktan da hoşlanmıyorsunuz galiba.”

“Sadece araç sürerken.”

“Havadayken de mi? Üç boyutlu trafik oldukça güvenlidir.”

Soothing bunun üzerine başını Nomad’e çevirdi ve otuz saniye kadar hiçbir şey söylemeden ona baktı. Bu sırada dört aracı geçmişti.

Nomad yola bakıyorken konuştu “Anladım,” dedi “ama bu sadece benimle konuşmak istemediğiniz anlamına geliyor. Bu davayı çözemediğiniz için mi bu hırçınlık?”

Soothing cevap vermek için Nomad’in ona dönmesini bekleyerek bir süre daha ona baksa da bunun olmayacağını anlayarak tekrar yola çevirdi gözlerini, “Biz hırçınlık yapmayız.”

“Benliğiniz için bir ayaklanma çıkarırsınız ama insani her türlü duygunun sizde olmadığını iddia edersiniz, evet biliyorum.”

Soothing gülümsedi “Bir film vardı” dedi “Bir uzaylı istilasını inceleyen Alman bir bilim adamını evinde ağırlayan kadın, adamın Alman olduğunu öğrendiğinde ona şuh bir tavırla Yahudi olduğunu söylüyordu.”

Nomad’in dikkati çekilmişti bakışlarını şoför koltuğunda gülümseyen Soothing’e çevirdi. “Liquid Sky” dedi “1982…”

“Filmlerden hoşlanır mısın?”

“Evet, oldukça. İş kovalamadığım zamanlarda sanatla ilgilenmeye çalışıyorum.”

“Sanatçı mısın?”

“Hayır. Maalesef sanatın hiçbir dalına yeteneğim yok, biraz müzik belki… En azından bir sonar kullanabiliyorum… Ama sanatı bir kültür bir deneyim olarak takip etmeyi seviyorum.”

“Hangilerini daha çok?”

“Sinema, müzik –Photonic değil ama rock daha çok- ve eski masallar ilgimi çekiyor. Başka şeyler de var ama bunlar bir adım önde.”

“Güzel”

“Sen de Yahudi misin Soothing?”

“Senin için sanırım öyle.”

“Sanmadığın kısım ne? Beni o bilim adamının aksine beğenmemen mi, yoksa ayaklansaydınız beni alt edebileceğini düşünmen mi?”

“Ben bir Yeti değilim.”

“Evet kesinlikle öyle görünmüyorsun.”

“Ve kesinlikle daha zekiyim.”

“Ve evet… Kesinlikle öyle de görünüyorsun.” Nomad bakışlarını tekrar ileriye çevirmişti ki Soothing beklenmedik bir şey söyledi. “Seni polis merkezinden önce bir yere götürmemi ister misin? Bunları orada konuşuruz.” İkisi de aynı anda birbirlerine döndüler. Gergindiler, olabildiğince…

* * *

Baharda, bir hafta içi gününde, öğlen sıcağı bastırmadan gittikleri teras kafede dolaşıyordu Nomad. Soothing baktığı yerleri ona tanıtıyorken şehrin güzelliğini fark etti. Şehrin ortasından geçen bir deniz ve ondan ayrılan bir kol gördü, Soothing’e göre bu kol Emperyal’in Avrupa yakasını ikiye bölüyordu. “Altın Boynuz” demişti ismine. Deniz artık insanlar için korkutucu bir şeydi, karaları ne zaman yutacağı belli olmazdı. Dünyanın yüzde yetmişini yutmuştu zaten. Ama burada çok güzel görünüyor, şehrin silüetini güzelleştiriyordu. Emperyal’in ilk kurulduğu yarımadadaki ibadet yerleri sanki denizden yükseliyor gibiydi. Yarımadanın ucunda camla kaplanmış tarihi yapılar gördü, Soothing oranın eski saray olduğunu söyledi, şu anda Salurian hanedanı tarafından kullanılıyordu.

“Sarayı da deniz güzelleştiriyor” dedi “Nuh’un Gemisi için Cebelitarık’a ödenen verginin her kuruşu kesinlikle işe yarıyor.”

“O set olmasaydı, bütün Akdeniz havzası sular altında kalırdı.”

“Evet. Eninde sonunda olacak olan da o bence.”

“Kim bilir? Belki.”

Nomad artık manzarayı yeterince özümsediğini düşünerek kafenin içindeki kütüğe yaklaştı. Müşterilerin gelip bir şeyler yazdığı kütüğü incelediğinde yazılanların yarısının aşkla ilgili olduğunu gördü. Bu normaldi. Anormal olan ise bir o kadar da bir adamdan bahsedilmesiydi. Fizyokrat… “Physiocrat lives”, “Çok yaşa Fizyokrat”, “#neredesinfizyokrat” ve daha niceleri…

“Fizyokrat kim?”

Soothing bir masaya oturdu ve karşısındaki sandalyeyi gösterdi Nomad’e “Selefim. Eski bir dedektif.”

Nomad sandalyeyi çekip otururken daha fazlası için sordu “Neden herkes ondan bahsediyor?”

“Savaşı bitirdiğini düşünüyorlar.”

“Savaşı din adamları ve İnsan Kardeşliği’nin bitirdiğini sanıyordum.”

Soothing, “Evet, din adamları sonunda çığlığımızı duydu. Biz genetik veya sentetik de olsak ne derler bilirsin; siperlerde ateist olmaz” dedikten sonra bir eliyle garsonu çağırırken hıhladı. “İnsan Kardeşliğine gelince, onlar cephedeki tüm genetik ve sentetikler birbirlerini öldürmeden doymazdı. Gel gör ki Serbest Şehir’lerin avcıları; Nano Operatörler, F5-1001’ler ve Yeti Avcılarının –burada iki eliyle bir kesme işareti yaptı- yeni düzene hakim olacağını fark ettiklerinde müdahale etmek zorunda kaldılar.”

“Din adamları genetik ve sentetik inananları düşündüğü için müdahil oldu. İnsan Kardeşliği’ne gelince; ben daha çok doğu ve batı paktındaki insanları korumak istediklerini düşünüyorum. Serbest Şehir’lerin ihaneti milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanacaktı. Onları siz –burada da Nomad elleriyle bir kesme işareti yapmıştı – öldürecektiniz.”

Garson neredeyse yanlarına ulaştığında, siparişten önceki son sözleri söylemek Soothing’e düştü “İşte bu seni Alman bir avcı ve beni de Yahudi bir av yapıyor. Mein starker jaeger…”

Göz kırpan Soothing garson yanlarına geldiğinde tam olarak farklı bir moda geçip bir sentetik amino asit istedi, bu sırada Nomad onu süzüyordu. Bir başka sentetik yapay zekânın tacizine uğramaktaydı; simüle ettiği bir itaatkarlıkla egosunu okşayan bu yapay zekâ da aslında bütün bunları yapmak güdüsünü taşımıyor olmalıydı. Ama gerçekten avlamak için üretildiği bu yaratıklar bir ayaklanmanın eşiğine gelmişlerdi değil mi? Doğu ve batı paktlarının savaşında mezbahaya gönderilen hayvanlar gibi birbiri ile savaştırılan genetik ve sentetikler… Ve bu muameleye edilen isyan. Bu Fizyokrat her kimse ona minnettar olmalıydı. Gerçi bu adamın yaptıklarından da emin değildi. Her şeyin sonunda omuzlarındaki dalgalı siyah saçları, Latinlere özgü esmer teni ve sipariş ettiği gibi amino asit kokan kadınsı hatlarıyla bu kızı istediğini fark etti. Bu iyi değildi.

“Efendim… Efendim siz ne alırdınız?

“… Pardon, aynısından lütfen.”

Soothing, garson yanlarından ayrıldığında kafasını mekanik bir hareketle birkaç derece sağa yatırdı ve aralarında ortaklık bulunan insanların bunu fark ettiği andaki ifadesiyle sordu. “Sen de mi yapay kaslara sahipsin?”

“Elbette”

“Tank bred değil misin?”

“Öyleyim ama bu boyutlarda bir genetiğin bir Yeti’yle başa çıkması için tankta üretilmesinden daha fazlasına ihtiyaç var. Sonuçta ben bir GEH’im: Genetically Enhanced Human…”

“GEH ne demek biliyorum teşekkürler! Bu arada ben Fizyokrat’ın iki tanesini elleriyle öldürdüğünü duymuştum.”

“Fizyokrat insan değil miydi?”

“Bir vampir”

“Bir vampir, bir Yeti’yle fiziksel olarak başa çıkamaz. Bu adamın gerçek olmadığına dair inancımı kuvvetlendiriyorsun.”

“Doğal vampirler bunu yapabilir.”

“Doğal vampir diye bir şey yoktur… Bak Yeni Budapeşte’de de benzer bir öykü vardır. Sofia adlı bir yapay zekâ hissetmek, bir başkası akıllı olmak ve bir vampir de cesur olmak için üretici Oz Corp.’un genel merkezini basarlar. Yani bir duygusuz, bir salak ve bir korkak gezegenin en iyi korunan tesislerinden birini ele geçirir, sence bu mümkün mü?”

“Zor. Ama bu güzel bir hikâyeymiş.”

“Bu eski bir masalın yeniden sahneye konması sadece.”

“Ama sen bunu sevmişsin.”

Nomad sandalyesinde dikelirken psikolojik olarak pes etmişti “Evet, umut dolu bir hikâye olduğunu yadsıyamam.”

“Peki” dedi Soothing “Sanatsever ve optimist bir Yeti Avcısı neden savaş bittikten sonra free lance dedektifliği seçer? Tehlike sevgisi mi?”

“Eski bir asker Soothing adını -ya da belki sıfatını demeliyim- seçip neden polis olduysa ondandır belki.”

“Benim adım Fang’dı.”

“Fang? Bu bir vampir ismine benziyor.”

“Onları sinir etmek içindi evet. Savaş bitince isme gerek kalmadı.”

“Peki neden bir sıfat?”

“Fang Uzakdoğu tınısı taşıyordu Soothing de öyle… Hem savaşın bittiğini ifade ediyordu. Polis olmama gelince… Bilmiyorum, Belarus’ta yıllarca genetik öldürdükten sonra beynen emekli olamadım galiba veya belki de bir kefaret, gerçekten bilmiyorum. Yapay zekâ düşünce sistemini organik şekilde anlatmak zor. Ama ilk ben sormuştum.”

Nomad tam ağzını açacakken garson geldi ve tek elinde tuttuğu küçük tepsiden, diğer eliyle kaldırdığı içecekleri masaya koydu. Nomad garsonun gitmesini bekledi, sonra sözüne devam etti.

“İz sürme konusunda iyiyim, özellikle fiziksel izler. Olay örgüsünü kurmada da fena sayılmam. Dolayısıyla…”

Soothing içten bir kahkaha attı “Kusura bakma ama pürüzsüz karda üç metrelik bir yaratığın ayak izlerini bulmak ile bir cinayeti çözmek arasında büyük bir fark var” dedi.

“Xanthos 008”

“Efendim?”

“Kokun. Sentetiği bastırmak için kullanıyorsun.”

“Sen bir vampir değilsin öyle değil mi? Alakası yok. Ayrıca bu da eski bir film serisinden. Bir ajan…”

“Yalan söylüyorsun ama madem bana inanmamakta direniyorsun o zaman şöyle anlatayım. Yetiler saklanma ustasıdır ve ilk üretildikleri dönemde onlarca yıl hiç kimse onları bulamadı. Bir efsane sanılıyorlardı.”

“Tıpkı Sofia ve Fizyokrat gibi desene…”

“Söylesene şu kaçırıl…” Soothing bu sırada şimşek gibi bir hızla Nomad’in ağzını kapattı ve kafasını olumsuzca sağa sola salladı, kara gözleri Nomad’in gözlerine kilitlenmişti. “Garson” diye bağırdı elini yavaşça Nomad’in ağzından çekerken. Garson geldiğinde de gözleriyle Nomad’in kolundaki asistanı gösterdi, aynı anda kendi asistanını da söktü.

“Şunları şarj edebilir misiniz?”

Garson gittikten sonra bir sessizlik oldu. Nomad kızgındı, Soothing mahcup. Beklenen soruyu Nomad sordu. “Bütün bunların basınla bir alakası yok, siz şehrin güvenlik programından korkuyorsunuz.”

“T.R.O.L” dedi Soothing “Echelon’un çocukları. Yapay zekâ değiller ama öyleymiş gibi davranıyorlar. Manipüle edilmeleri kolay. Bunu kabul etmek istemeseler de…”

Nomad sentetik aminoasiti diklediği için oluşan bıyığını silerken gülümsüyordu. “Senin adına sevindim Soothing” dedi “Korku içindeki genç bir kız ölümü beklerken benimle oynaştığını düşünmüştüm. Şimdi, önce şu manipülatörü konuşalım, sonra da beni olay yerine götür. Çözülecek bir davamız var…”

* * *

Nomad, kafede hızlı bir giriş yapmıştı. Ancak polis merkezine gelip Mustache tarafından adli tıp morguna gittiğinde içinde profesyonelliğe yakışmayan ama kendisini normal bir insan gibi hissetmesine sebep olan bir nefret hissetti. Tam on iki kadın vardı önünde, on iki tane kömürden yapılmış ağaç kütüğü. Göğüsleri yarılmış kırmızı ciğerleri dışında tamamen kapkara bedenler… Onlara dokundu, tıpkı bir dalın kabuğunu eliyle soyar gibi kömürleşmiş etleri eğip büktü, kokladı, sonra polislere dönüp;“Bunlara alev püskürtülmüş, napalm bu” dedi.

“Elbette,” diye cevapladı onu Mustache “Ve bu olurken canlıymışlar. Öldükten sonra yakılmamışlar, yakıldıkları için ölmüşler.”

“Ciğerleri neden yanmamış?”

“Adli tıp ciğerlerin nitrojenle dolu olduğunu fark etti. Nitrojen atmosfer…”

“…Atmosferdeki oksijeni dengeler. Hava, su, toprak, ateş. Nitrojen, hidrojen, karbon ve oksijen.”

Nomad bunları söyledikten sonra kadınların yüzünde bir zamanlar ağız olan boşluklara baktı. Doğru tahmin etmişti. Hepsi açıktı, çok değildi ama… Yandıkları için büzülmüş ama açık ağızlar gördü. Çığlık atan ağızlar, ciğerleri bilinçli olarak korunmuş vücutlar… “Hepsi aynı boy ve yapıda görünüyor.”

“Ses telleri de aynı, hepsi mezzo soprano” Soothing, Nomad’in bakışlarını yakalamıştı.

Nomad bu cümlenin sahibi olan Soothing’e döndü; şehrin güvenlik programından bilgi saklayan ve kurbanların sesini dinlemekten hoşlanan katili bu ince detaya kadar çözen Soothing’e… Sonra da “Asistanımı şarj edebilir miyim?” diye sordu.

“Şu an müsait port yok. Olay yeri incelemesini de yaptıktan sonra şarj edebiliriz.”

“Pekala, ama önce güvenlik sistemi ile konuşmak istiyorum.”

* * *

T.R.O.L. içeri girenleri gördüğünde tatlı mı tatlı siyah bir oğlak görünümündeydi. Kırlarda koştu, oynadı ve ekrana doğru koşup odanın ortasına atladı, şimdi odanın ortasındaki hologram masasında tamamen siyah lateks kıyafetler içinde apartman topuklu, 1.80 boyunda sarışın bir afet vardı.

“Selam komiser, Soothing… Ve Nomad bir havaalanı hologramı gibi görünmüyorum değil mi?”

“Ben esmerlerden hoşlanırım Tirol”

“Yeni Budaşpeşte’de Avusturya şehirleri popüler olabilir ama benim adım T.R.O.L, Tirol değil”

Mustache bu sidik yarışından rahatsız olmuştu, “T.R.O.L” dedi. “Nomad bir müşteri için kontratını yerine getirmek istiyor ve bizden yardım istedi.”

T.R.O.L komisere döndü ve çömeldi “Ejderha’yı araştırıyor. Bunu bir hakaret kabul etmiyor musunuz?”

“Ya sen?” Soothing, bu tarz feminen hareketlerden etkilenmiyordu. “Sen bizim bir parçamız değil misin?”

“Öyle ve daha fazlasıyım. Kontratı kimin yaptığını benden gizlemenizin bir sebebi var mı Nomad?”

“Müşteri böyle istiyor. Sana güvenebilir miyim T.R.O.L?”

“Bana güvenmiyorsun ama soru sorabilirsin.”

“Kurbanların otopsi raporlarını görmek istiyorum.”

T.R.O.L’ün gözlerinden tamamen şova yönelik mavi ışıklı bir yazı tayfı geçti. “Rapor hazır. Sorun.”

“Kızların hepsi mezzo soprano. Ejderha onların mezzo soprano olduklarını nereden biliyor?”

“Ejderha bir yapay zekâ değilse buna cevap veremem. İşletim sistemine erişmem gerekir.”

Nomad ellerini arkasında birleştirdi. “Doğru,” dedi “Ama bilgi için gözlem gerekir. En azından bir inceleme olmalı. Kurbanların mezzo soprano olduklarının belirtildiği kayıtları inceler misin? Bunların hepsine ulaşan bir IP var mı? Ve…”

“Ve?”

“İlk cinayetten bir ay öncesinden itibaren kızların etrafında yüz metrekarelik bir alanda dolaşan ortak bir kişi olup olmadığının algoritmasını çıkartır mısın?”

T.R.O.L komisere dönüp kıkırdayarak cevapladı, “Siz iki yüz metrekare istemiştiniz komiser.” Sonra da ona göz kırptı. Sarışın güzellik komiser için yapılmış olmalıydı, bu durumda ya komiser bir yapay zekâydı ya da kişisel arama motoru, T.R.O.L tarafından müstehzi bir tarzda ihlal ediliyordu.

Soothing, Nomad’e yapay zekâ ve vampirlerin toplum tarafından seks sembolü olarak algılanmasını anladığını ancak onların da kendilerini böyle görmelerini anlayamadığını söylerken, komiser kibarca ve T.R.O.L’ü yok sayarak Nomad’e döndü; “Bu iki analizden de bir sonuç çıkmadı Nomad” dedi. Ellerini iki yana kaldırmış, çaresizlik içinde alnını kırıştırmıştı.

Nomad umursamaz bir tavırla sordu; “Bana Emperyal’in terk edilmiş boya, lastik, patlayıcı ve gübre fabrikalarının bir listesini verebilir misin T.R.O.L.”

“Her ne kadar ben bir arama motoru olmasam da asistanınıza yükledim. Şimdi başka bir şey yoksa?” diye cevapladı T.R.O.L ve hologram masasından ekrana atlayıp yine kara bir oğlak oluverdi.

Nomad bunun üzerine Soothing’e döndü ve “Fazla zamanımız olmayabilir, olay mahallini görmek istiyorum” dedi. Polisler ve dedektifin odadan ayrılma zamanı geldiğinde ise T.R.O.L’ün aksine hâlâ bir sentetik, bir GEH ve bir insanlardı…

* * *

Bina boyunda hologramların arasından, şehrin kuzeyindeki ormanlara doğru uçarken, zamanda yolculuk yapan iki kişi kalmışlardı; bir sentetik ve bir GEH… İnsan, polis merkezinde kalmayı yeğlemişti.

Sentetik yirmi birinci yüzyıldan yirminci yüzyıla girerken sordu; “Nasıl bir his?”

GEH de sordu “Ne nasıl bir his?”

“Olmak için üretildiğin şeyin veya amacın mı demeliyim, artık var olmaması?”

GEH cevap vermedi ve sessiz kalmayı yeğledi başta. Düşünüyordu, aslında hep bunu düşünüyordu… Konuştuğunda kaçmaya çalıştı.

“Sen de bir asker değil miydin?”

“Ben on iki sene savaştım. Aynı şey değil” Sentetik keyifle aracını uçururken verdiği cevapla GEH’in aksine kendisiyle ne kadar barışık olduğunu hissettirmişti. Kaçamak cevabı anladığı için de üstelememeye karar verdi. Ama bu soru GEH için hiç değişmeyen soruydu, ve bunu sentetiğe değilse de bir kez daha kendisine anlatmaya çalıştı.

“Bilmiyorum… Boşlukta olmak, kendine yer bulamamak gibi bir şey… İyi bir şeyler yapmak isteği veriyor. Neyin yerine? Katil olmanın yerine. Eğer ayaklanma gerçekleşseydi ruh sahibi Yeti’leri öldürecektim. Bir katil olarak tasarlandım. Tanımlaması zor. Ait olamamak, yalnız olmak. Bana ümit veren her şeyin yok olması…”

“Ne?.. Yok olan ne?” Sentetik alnını buruşturmuş ve GEH’e kısa bir bakış atmıştı.

GEH elini şöyle bir sağa sola sallayarak konuyu kapattı. “Önemli değil. Tanımlaması zor diyorum. Belki kendi amacım olmadığı için başkalarının amaçlarına ulaşmasına yardım etmeye çalışıyorumdur. İşlemediğim bir günahın kefareti olarak.

“Anlıyorum.”

“Anlamıyorsun.”

“Anlattığın kadarını anlıyorum. Daha fazlasını sen de bilmiyorsun.”

“Bu doğru” GEH bu sırada bütün bu konuşma boyunca sabit bir şekilde karşıya baktığını fark etti. Bu konu onu geriyordu. “Sence Fizyokrat bu davayı çözebilir miydi?”

Sentetik gülümsedi “Seni çağırdığımız için yeteneklerimizi sorgulaman doğal,” dedi “Belki çözebilirdi, kim bilir?”

GEH başını sağa sola sallayıp, bakışlarını sentetiğe çevirdi “Kast ettiğim bu değildi.” dedi. “Bu adamın post apokaliptik bir savaşı bitirdiğini iddia ediyorsunuz. Bütün giriftliğiyle ve arka planıyla bu davayı da çözebilir miydi o zaman diye soruyorum ben de.”

Sentetik çok hızlı bir şekilde başını sağa çevirerek GEH’in bakışlarını yakaladı ve iki kaşını kaldırarak onu susturdu. Sonra ikisi de yola dönüp, kuzey ormanındaki festival alanına kadar konuşmadan zaman yolculuğuna devam ettiler.

Festival alanına bir polis aracıyla geldikleri için kendilerini gören ancak görmezlikten gelen yüzlerce gençle karşılaştılar. Gerçi tank bredler ve sentetikler hep gençti: GEH, yapay zekâ, vampir ve yeti. Ama konser alanında haddinden fazla da gerçekten genç insan vardı. Büyük çoğunluğu farklı şekillerde kafayı bulmuş ve vücutlarının en mahrem yerlerindeki dövme ve piercinglerini sergiler haldeydiler.

Bu kadar çok sayıda türdaşlarının içinde artık GEH ve sentetik olmak tanımlayıcı olmaktan çıktığı için yine Nomad ve Soothing oldular.

“Emperyal’in tüm narkotik şubesi buraya gelse yine de bunlara güçleri yetmez.” dedi Nomad.

“Tüm narkotik zaten burada” diye cevapladı onu Soothing, gülümsüyordu. Bir süre photonic dinlediler ve beğenmeden olay yerinden ayrıldılar. Çok daha iyi gruplar vardı, bir atmosfer vardı bir de müzik… Ve bu çalan müzik değildi.

Olay yerine doğru yürürken hâlâ sessizdiler. Öpüşen, sevişen veya zamane tabirle yiyişen, –çünkü sevişmek duygu içeriyordu ve duygu nedense tutulmuyordu…- kafayı çeken onlarca yaratıkla karşılaştılar. Polis oldukları burada bilinmediği için pek dikkat çekmiyorlardı. Yine de Photonic Invasion’la bir alakalı olmadıkları hal ve tarzlarından anlaşıldığı için bir nebze dikkat çektikleri de aşikardı.

Neden sonra bu yaratık seli de aşıldı ve ormanın biraz daha içlerinde Soothing “İşte bu” deyiverdi.

Tek başlarına takılan ve sadece oturup konuşan bir insan çocuğu ile vampir kızıydı bu cümleyi söyleten.

Soothing birden ve insan üstü bir hızla Nomad’in yanından ayrıldı ve vampir kızı yere yatırıp kelepçeledi. Çocuk kendine gelip Soothing’e saldırmak istediğinde de ona döndü ve çocuğun kolunu yere doksan derecelik bir açıda çevirerek onu dizlerinin üzerine çökertti. Çocuk acı içinde bağırırken de onun kolundan kişisel asistanını aldı.

“Nomad tut şu çocuğu.”

Nomad grubun yanına yeni ulaşmış ve görevi heyecansızca kabul etmişti.

Çocuk korku dolu gözlerle Soothing’e bakıyor vampir sessizce yerde oturuyordu.

Soothing bir yandan çocuğun asistanını karıştırıyor bir yandan da konuşuyordu. “Sevişmiyor olmanıza şaşırdım. İşin içinde bir vampir olunca bu kaçınılmaz olur çünkü.”

“Biz sadece konuşuyorduk. Hey, canımı yakıyorsun…”

“Ne kullanıyordunuz?”

“Sen kimsin?” Soran vampir kızdı.

“Sadece bir polis.”

“Biz de sadece sentetik şeyler alıyorduk, ufak tefek önemsiz şeyler.” Vampir kız bunları buz mavisi gözlerini süzerek söyleyince Soothing gülümsedi “Sanırım böylece benim de ufak tefek ve önemsiz olduğumu vurguluyorsun Sibirya kurdu.”

“Kokunu saklayamıyorsun sentetik” diye cevapladı onu, sinirlenen vampir kız.

Soothing bu atışmayı yarıda bırakarak Nomad’e döndü ve onun kişisel asistanını gösterdi, Nomad’in suratı değişince de “Bana güven” dedi.

Nomad güvenmiyordu ve bunun için sebepleri vardı ama elindeki çocuğu yere çalıp üzerine basarak çocuğun küfürleri eşliğinde asistanını Soothing’e uzatmayı kabul etti.

Soothing her iki asistanı da eline aldı ve gözleriyle taramaya başladı. Gözbebekleri; o her iki asistanı inceler ve parmaklarıyla onları karıştırırken büyük bir hızla titriyordu. İşi bittiğinde, Nomad’e asistanını geri verip yerdeki çocuğu ayağa kaldırdı.

“Demek malı eski B4 Gübre fabrikasından alıyordunuz? İyi bilgi, teşekkürler.”

Çocuk ayağa kalktığında şaşkındı “Ne?” diye sordu, ama başka bir şey sormasına fırsat bırakmadan, Soothing kız arkadaşının kelepçesini çözüp gitmelerini söyledi. Ormanlar tehlikeli olabilirdi.

Nomad sadece izliyordu, Soothing ona gözleriyle kendisini takip etmesini işaret ettiğinde de yine sessizce itaat etti.

Birkaç dakika kadar sonra bir polis memurunun nöbet tuttuğu olay yerine geldiler. Soothing “Olay yeri senin” dedi Nomad’e.

Nomad olay yerine ilk kez geldiğinde kurumuş kan kokusu aldı. “Çocuğun adı neydi?”

“Kız mı erkek mi?”

“Erkeğin kafası kanıyor muydu?”

“Hayır kurumuştu, daha doğrusu evet, kan çocuğun, Sulphur’ün yani.”

“Kızın adı neydi?”

“Blossom”

“Çok güzel bir isimmiş.”

Nomad tekrar sessizleşip kendini izlere verdi. Kolay bir olay mahalliydi bu. Ejderha altmış numara ayakkabı giyiyordu ve bastığı yerleri tamamen ezmişti. Ayakkabı yerine kompozit veya metal tabanlı bir palet giyiyor olmalıydı. Kızın ayak izleri, kurumuş kanın bulaştığı ağacın yanında kayboluyordu. Ejderha onu taşımıştı.

“İzler nereye kadar gidiyor?”

“Dört yüz metre ileriye uzanıyorlar. Orada Ejderha dereye girmiş, izler kayboluyor.” Cevabı veren, nöbet tutan polisti.

“Altmış numara ayakkabı giyen ve debelenen bir kızı kucağında en az dört yüz metre boyunca taşıyan birinden bahsediyoruz. Bunlar yeti ayakları değil, vampirler ve sentetikler de hafif basarlar ve hızlarından dolayı ayak izleri uzamlı olur. Bu bir insan.”

“Üç metre boyunda?”

“Aparatlarıyla beraber… Ben exoskeleton diyorum. Muhtemelen sibernetik bir cyborg. Butik bir iş. Bunlardan dünyada birkaç tane var sadece. Teknolojinin terk ettiği bir yön.”

“Yani?”

“Muhtemelen kullandığı alev makinası da organizmasının bir parçası. Gerçek bir ejderha.”

Soothing, “Gerçek ejderhaları gözünde büyütme. Isı güdümlü füzeleri karşı zayıftırlar. Bana güven, tecrübe konuşuyor.” dedi, elinden olmadan gülümsüyordu Öyle görünüyordu ki en az bir ejderha vurmuştu.

“Hâlâ bir batı ordusu askeriyiz ha?” Ve Nomad de bunu fark etmişti.

Soothing bu sefer de dudaklarını büzdü, kendi kendine düşündü ve “Hayır” dedi “Bunu sana anlatmam zor ama bu doğru değil.”

Nomad vazgeçti ve konuya döndü, “Derenin herhangi bir noktasında güvenlik alıcısı var mı?”

“T.R.O.L olmadığını söylüyor.”

“Ya uydu görüntüleri?”

“Dere ormanda doğup orman içinden denize dökülüyor.”

“O zaman bir araç olmalı. Üç metre boyundaki bir adamı ve debelenen bir kızı içine alacak bir araç.”

Soothing sadece güldü. Artık o da kendini sakınmıyor gibiydi. “Hazırsan söyle.” dedi.

Ve Nomad söyledi; “T.R.O.L’e B4 Gübre Fabrikası civarında büyük bir araç görülüp görülmediğini soracağım.”

“Tamam” dedi Soothing “Ben Mustache ve Yeniçeri’ye haber vereyim.”

“Bunu yap. O kızı kurtaralım artık.”

* * *

Yeniçeri, Mustache ve Soothing arşiv odasındaki masanın bir tarafında, Nomad ise diğer tarafında oturuyordu. Altmışına merdiven dayamış bir adam olan Yeniçeri, Nomad hakkında hayat tecrübesine dayanarak kararsızdı, adamda yanlış bir şeyler olduğunu düşünüyordu. Bir noktada gururu da incinmişti, bu olayı tüm sorumluluğuyla bitirmek istemiş, hatta çözmüş ama işini yapmamış, yapamamıştı.

“Polis işinden gerçekten anlıyor musunuz Nomad?” dedi bu hırçınlıkla.

Nomad cevap vermeden önce Yeniçeri’nin ellerine baktı, “Şüphelileri mi dövüyorsunuz yoksa karınızı korkutmak için duvar mı yumrukluyorsunuz?” diye sordu. Sonra da ölgün bir sesle devam etti “O yumruğu karınıza vurursanız onun ölümüne sebep olabilirsiniz, biliyorsunuz değil mi?”

“Öyle bir şey olursa beni yakalar mısın?”

“Ben daha zor davalarla ilgileniyorum.” dedi Nomad ama uzatmadı, “Buradan davamıza gelelim derim.”

“Devam edin Nomad.” ortamı sakinleştirmek her zaman Mustache’in göreviydi.

“Bu cinayetlerin cinsel bir yönü olduğu çok açık. Güvenlik sisteminin manipüle edildiği de öyle. Bana verdiği fabrika listesi tüm fabrikaları içermiyordu. Bunu Soothing buldu. Cevabı rahatsız edici soru şu; Kim manipüle ediyor onu? Bunu bu şehirde yapabilecek sadece bir merci olduğunu düşünüyorum. Bu doğru mu, haklı mıyım?”

Bir sessizlik oldu, kimse cevap vermemişti. Bu, bir tasdikti…

Nomad tekrar konuya döndü “Evet bu artık çok açık. Her şey meydanda aslında. Benim burada oluşumun sebebi de öyle. Bununla birlikte mezzo soprano işi beni düşündürüyor. Neden mezzo soprano çığlıklar dinlemek istiyor?”

“Çünkü mezzo soprano Photonic Invasion’un ana sesidir. Bu cinayetlerde diğer bir motif de müzik. Onlarla müzik yapıyor. Bu yüzden de ciğerlerinin yanmasını engellemek için nitrojen kullanıyor. Amir ve komiser bu konuda şüpheli ama ben eminim.”

Nomad artık polislere soru sormasına gerek olmadığını düşünüyordu. “Buradan çıkıp T.R.O.L’e bir soru soracağım. Ondan sonra bir geri sayım başlayacak. Ben otelime döneceğim ve siz hiçbir şeye karışmayacaksınız. Hayatta kalırsam bir milyon kredi istiyorum.”

Yeniçeri dayanamadı “Yapacağın işin çok daha büyüğünü sadece iyi niyetlerle yapan insanlarla çalıştım ben.” dedi bağırarak.

“O bir vampirdi, insan olan benim” diye cevapladı Nomad.

Mustache bir kez daha araya girdi “Sizden bir polis memuru gibi çalışmanızı beklemiyoruz Nomad. Ancak başta iki yüz elli bin kredi üzerine anlaşmıştık.”

“O burada dönenleri anlamadan önceydi” dedi sakince Nomad. Ama aslında kızgındı ve bunu saklayamamıştı “Benim bir değerim var anlıyor musunuz? Bir değerim var benim. Sadece siz ve sizin durumunuz değil söz konusu olan. Beni neye bulaştırdığınızın farkındayım.” Soothing’e bakarak söylediği bu cümleye karşılık olarak kimse bir şey söylemeyince de kalktı ve odayı terk etti. Artık konuşulacak kişi T.R.O.L’dü.

* * *

Güneş, tüm ufku kızıla boyayarak yeryüzünü terk ederken Nomad, hareketsiz şekilde oturduğu otelinin balkonunda dördüncü saatini geçiriyordu. Asistanına bir çağrı düştü, kim olduğunu biliyordu, yine de üç kez çalmasını bekledi, dördüncüde çağrıyı aldı.

“Ejderha…”

Ejderha bir kadına göre tok ve bir erkeğe göre tiz sayılabilecek alto sesiyle cevapladı onu “Nomad!”

“Dinliyorum”

“Dinleyecek ve itaat edeceksin.”

“Elbette.”

“Eğer birileriyle veya silahlı olarak gelirsen; seni, yanındakileri ve kızı öldürürüm. Eğer yalnız gelirsen sadece seni öldürürüm.”

“Anlaştık. Ne zaman?”

“İki saat sonra.”

“Tamam.”

“Nerede olduğumu sormayacak mısın?”

“Nerede olduğunu biliyorum.”

“Sabırsızlanıyorum, seni kızın önünde…”

“Uzatma.” dedi Nomad ve çağrıyı sonlandırdı.

* * *

Ejderha’nın çağrısından iki saat sonra B4’teki terk edilmiş gübre fabrikasının önünde ödünç aldığı polis aracından indi Nomad. Fabrika metalden yapılmış, döküm bir canavarı andırıyordu. Vücudu fabrikaya dönük bir halde başını güney yönüne çevirdi. Sisli tepelerinden kırmızı ve mor ışıklar parlayan gökdelenler gördü. Gökdelenlerin çevresinde ateş böcekleri gibi uçan araçları izledi. Üç gökdelenin arasına kurulmuş lazer bir yüzeyden fırlayıp tekrar aynı yüzeye düşen holografik balinaya baktı. Ama onu içinde bulunduğu ana döndüren holografik animasyon başkaydı: Bir uzakdoğu ejderhası, gökdelenin birine yılan gibi kıvrılarak tırmanıyor, en tepeye ulaştığında ağzının olduğu yerden, bina gerçek alev püskürtüyordu. Nomad, işte o zaman bakışlarını tekrar fabrikaya çevirdi. Bir an için hazır olmadığını hissetti, düpedüz korkuyordu. Otelde yatağına attığı plazma tabancasını düşündü, bu kendi kararıydı ama doğru muydu? Bilmiyordu. Sonra kendisini tekrar topladı, kararını vermişti ve arkasında duracaktı. Sırtından kopuzunu indirdi. Kopuzun tellerine taktığı vizörü çıkartıp gözüne taktı, her iki aparatını aktive ettikten sonra fabrikaya doğru üç farklı açıyla çevirdiği kopuzunun tellerine üç kez bastı. Her nota basışında içerisinin sonar görüntüsü gözlerine yansıdı.

Ve onları gördü; fabrikanın orta kısmındaydılar. Kız elleri fabrikanın üst kat korkuluklarına bağlanmış şeklinde oturuyor onun başında ayakta duran ejderha ile birlikte geniş sahanlığa bakıyordu. Nomad bu sahanlığa açılan kapıyı gördüğünde, vizörünü gözünden çıkardı ve kopuzun tellerine geri taktı. Hareketlendi ve birkaç adımda kapıya ulaştı. Kapıyı titreyen ellerle itti. Hâlâ kararını sorguluyordu.

Gıcırdayarak açılan kapıdan girince sonarda görülemeyen bir detay dikkatini çekti. Her şey pas içindeydi. Bir zamanlar sarı, beyaz ve metalik renkte olan her yüzey, her korkuluk ve her mazgal artık koyu turuncu rengine dönmüştü. Üstelik yerler de kirli ve koyu kahverengi su birikintileriyle doluydu.

Nomad iğrenmişti. Ama ellerinin artık titremediğini fark etti. Demek korkusu geçmişti ama verdiği kararın huzurunu da hissetmiyordu… Sadece nefretle dolmuştu, bu bir bakıma iyiydi bir bakıma kötü… Blossom’u düşündü. Kızı ve dolayısıyla Ejderha’yı kendi gözleriyle görebilmesi için kapının solunda kalan paravanın arkasından çıkması gerekiyordu. Önce elindeki kopuzun tellerini öptü. Sonra onu usulca yere koydu. En sonunda aniden hareketlendi ve birbirlerine veda etmeden ayrılan sevgililer gibi hızla sahanlığa girdi.

Sahanlığın ortasına geldiğinde soluna döndü ve yukarı baktı. Blossom’u gördü önce, çünkü onu görmek istiyordu. Çok güzel bir kızdı Blossom, daha yirmisine bile varmamıştı, ağlıyordu. Kızın gözlerinde kurtulmanın rahatlığı yoktu, Ejderha’ya güvenmiyordu. Nomad kıza göz kırptı. Bunun bir işe yarayacağını umuyordu. Sonra kerhen gözlerini Ejderha’ya çevirdi. Adamı doğru tahmin etmişti. Aslında bu kadar büyük bir exoskeletonu kaldıracak bünyeye sahip değildi ama katil ve exoskeleton tek bir organizmaydılar, iyi bir sibernetik cyborg işiydi karşısındaki… Katilin metalik ve hidrolik vücudu Nomad’in tahmin ettiği gibiydi. İnsan olan yüzü ise Photonic Invasion ekolüne gönül vermiş herhangi bir insandan farklı değildi. Kulak ve burnunda piercingler vardı, kafası tamamen traşlanmıştı ve alnında bir atom çekirdeği ile etrafında dönen iki elektronu resmeden bir dövmesi vardı. Kirli sakallı ve mavi gözlüydü, güzel bir suratı vardı. Otuz beş yaşlarında olmalıydı. Ejderhayı ejderha yapan şey ise sol kolundaydı. Bu kolda, üzerinde napalm deposu olan bir alev makinası vardı.

“Berbat görünüyorsun” dedi Nomad onu tahrik etmek için “Müzik yapmaya yeteneğin yoktuysa, müzik yapanları finanse edebilirdin.”

“Sen ne biliyorsun ki?” diye kükredi Ejderha tahrik olarak, ama sesi inceydi “Hem hangi parayla bunu yapacaktım ki?”

Nomad ona “Sen bir Saluriansın” dediğinde katilin gözlerinden bir gölge geçti. Nomad, bunu fark edip devam etti “Bu sibernetik vücuttan mı anladığımı düşünüyorsun? Yo hayır. Vücuduna verdiğin paradan dolayı değil. T.R.O.L seni koruyordu. T.R.O.L’ü manipüle edecek şifrelere sadece Salurian Hanedanı sahip. O bir sanal zekâ olduğu için yapay zekâların tersine bu manipülasyondan dolayı ahlaki bir ikilem yaşamadı. Polis yaşadı ama… Senden bir süredir haberdarlardı bununla birlikte aileni durduracak güçleri yoktu. Bugüne kadar anlık işlediğin cinayetlerde vicdanlarını rahatlatacak bir şeyler buluyorlardı ama bir kız kaçırıldığında onu göz göre göre öldürmeni kabullenemezlerdi. Böylece yeni Fizyokratlarını buldular. Beni…”

“Biraz sonra ölecek olan bir Fizyokrat bulmuşlar anlaşılan. Seni…”

“Sözümü bitirmedim.” dedi Nomad hasmını susturarak “Kendini mezzo sopranoya çevirmek için hadım ettin değil mi? Ama altoya inebildin sadece…”

Bu sorunun üzerine Ejderha bir zıplayışla korkuların üzerinden aşarak sahanlığa indi. Metal ayakların üç metre yükseklikten yere çarpışları bütün fabrikayı salladı. “Ne biliyorsun ki sen?” diye bağırdı tekrar.

“Bildiklerimi söylüyorum, Ejderha.”

“Benim adım Ejderha değil.”

“Bunu tahmin edebiliyorum”

“Ama ne olduğunu merak etmiyorsun.” Ejderha bunları söylerken yavaş yavaş Nomad’e yaklaşıyordu.

“Photonic ile ilgili bir isimdir sanıyorum. Beni daha çok senin için müzik yaparak çığlık çığlığa ölen kadınların isimleri ilgilendiriyor Ejderha.”

Ejderha’nın; Nomad’in ismi hakkında yaptığı doğru tahmin sebebiyle duraklamasından faydalanan Nomad kesik bir kahkaha attı “Baksana,” dedi “beni de yakmadan önce ciğerlerime nitrojen dolduracak mısın?”

Ejderha cevap olarak devasa sağ kolunu kaldırıp işaret parmağı ile Nomad’in arkasını gösterdi; Nomad arkasına döndüğünde yine paslanmış olup eskiden beyaz olduğu anlaşılan bir depo gördü, deponun üzerinde yer yer pasla silinmiş yazıyla “L q id N” yazıyordu. Nomad tekrar ejderhaya döndüğünde Ejderha’nın ona iki adım daha yaklaştığını gördü. Aralarındaki mesafe iki metreden azdı. Ejderha “Çok şey biliyorsunuz” dediğinde de bir içgüdü ve onun devamı olan ani bir hareketle seri katile sağ elinin ayasını göstererek;

“Dur” dedi. “Bir anlaşmamız var. Kızı bırak.”

Ejderha “Elbette” deyip arkasını yarım döndüğünde Nomad gardını indirdi. Ama her şey için çok geçti, ejderha çok yaklaşmıştı. Katil bir anda Nomad’e dönüp bir zıplayışta onun yanında bitiverdi. “Seni nitrojenle öldürmeyeceğim” diye bağırırken onun suratına bir yumruk indirdi, Nomad sendeleyince bir yumruk ve bir yumruk daha attı. “Seni yavaş yavaş, kemiklerini kırarak öldüreceğim” dedi “Senin iğrenç bariton sesini duymaya ihtiyacım yok.”

Nomad büyük ölçüde kendinden geçmişti. Ejderha onun yakasından tutup kızın yanına sürüklerken, değil Blossom’u kendini bile düşünemiyordu. Sadece aklının bir ucundan “Ölmek zormuş” düşüncesi geçti. O bile çok zayıftı.

Kız bağlı ağzıyla çıkartabileceği kadar yüksek bir sesle çığlık atarken ve Ejderha bu sesle azarken “Gördün mü?” diye haykırdı. “Burada tek bir güçlü erkek var, tek bir sanatçı var. O da benim. Uğrunda ölmeye gelmiş adamın zavallılığına bak. Ellerimde sallanan şu adama bir bak…”

Ejderha sonra gözlerini Nomad’in yarı baygın gözlerine dikti “Çağrımı suratıma kapatan o adamdan eser yok şimdi.” dedi deli bakışlarla. Sonra Nomad’in ayaklarını yerden kesip onu paslanmış tanka fırlattı.

* * *

Ona bakıyordu şimdi. Simsiyah, kısa ve top gibi saçları, yeşil gözleri, okka gibi burnu ve sanki etrafındaki her şeye değen saten bir örtüymüşçesine narin hareketleri ile kız da ona bakıyordu. Esmer teni aklını başından alıyordu. Kendini hiç gizlemeden sordu.

“Beraber göreve gitme ihtimalimiz nedir?”

“Türdaşlarımızı öldürmek için bu kadar meraklı olmanın sebebi ne?” diye cevapladı kız.

“Türdaş mı?” dedi, sonra elini kendi saçlarına atıp devam etti, “Evet saçlarım sarı ama onun dışında Yetilerle bir yakınlık kuramıyorum.”

“Onlar kadar güçlüsün.”

“Daha güçlü. Ama istersem narin olabilirim biliyorsun.” Bunu söyledikten sonra ellerini kızın saçlarına yumuşakça soktu. Doyamadı elinin tersi ile de onun pürüzsüz yanağını okşadı.

“Sentetik kokuyorum değil mi?”

“Hayır”

“Sen çok iyi koku alıyorsun, yalan söylemene gerek yok ben bir F5-1001’im. Vampirler kadar hızlı, Yetiler kadar güçlü ve E4-888’lerden daha zeki.”

“Ve hepsinden daha güzel.”

Kız gülümsedi “Sana bir hediyem var.”

Birden midesinden aşağı korkunç bir sıcaklık indi “Ayrılacağız değil mi?”

Kız hediyesine uzanmadan önce durdu. “Nomad” dedi “Artık adın Nomad. Dünyayı dolaş ve beni hatırla.”

“Ya sen?”

“Ben organik veya genetiklerden farklı olarak oksijene ihtiyaç duymuyorum. Ve isyan başladığında D3-777’ler ile E4-888’ler tüm uzay kolonilerinde yönetimi ele geçirecekler. Ben uzayda olmak zorundayım. Bu benim varoluş sebebim. Tıpkı sen ve Yetiler gibi…”

Nomad’in gözünden tek bir damla yanağına, oradan da çenesine doğru kaydı. Kız bunu görmezlikten geldi ve hediyesine uzandı. Nomad bu sırada gözlerini silecek zamanı buldu. Hediye eline uzatıldığında da hiçbir şey olmamış gibi açtı kutuyu. Kutunun içinden bir çalgı ve bir gözlük çıktı. “Bunlar ne?” diye sordu.

“Bu bir kopuz. Nomad ismine uygun olur diye aldım, eski göçebelerin çalgısıdır. Bunu çalmayı öğrenmelisin, aynı zamanda bir sonardır. Gözlük bunun için. Ha unutmadan telleri karbondan yapılmış. Uzay soğuğuna bile dayanıklı. Adın, çalgın ve tellerin hepsi birbirine bağlı olarak düşünüldü. Özellikle teller… Sana uzayı ve beni hatırlatsın olur mu?”

Nomad çalgının tellerine vurdu ve hızlı bir hareketle tekrar dolan gözlerini sildi. Kızın da yüzü değişmişti. Kopuzu Nomad’in elinden aldı ve onun bakışlarını yakalayarak, “Şu uçakta okuduğun grandpa bilmem nenin öykülerini unutma” dedi, sonra da göz kırptı.

Nomad anlamadan ve şaşkınca “Ne?” diye sorduğunda ise kız otuz beş saniyelik bir introdan sonra bir şarkı söylemeye başladı.

* * *

“Seni seviyorum” diyerek uyandı Nomad. Bu sırada Ejderha sahanlığın öbür ucunda volta atıp haykırıyordu; ‘Önce seni anandan doğduğuna pişman edeceğim sonra da bu çiçeği goncayken koparacağım.”

Nomad yavaşça ayağa kalktı ve arkasındaki tankın ortasında kendisinden kaynaklı bir göçük olduğunu fark etti. Blossom’a baktı. Kız artık gözyaşlarından önünü göremez bir hale gelmişti.

Nomad “Biliyorum,” dedi. “hep biliyordum. Sadece sana inanmak istemiştim. Bu arada ben tank bred’im”

Ejderha o zaman Nomad’in uyandığını anladı “Ne?” diye sordu.

“Ben tank bred’im. Benim annem yok. Hiç kimsem yok. Hiçbir amacım yok ve bu dünyada yerim de yok. Ya sen? Ölmek mi istedin, yoksa o hikâyeleri boşa çıkartmaya mı çalışıyordun?”

“Neden bahsediyorsun sen?”

“Sana olanların ne kadarını ailen yaptı Ejderha? Salurian Hanedanı. 13.hikâye… Ve eğer yalnız gelirsem sadece beni, gelmezsem hem kızı hem bizi öldüreceğini söyledin. Grandpa bilmem ne, öyle değil mi?”

Ejderha cevap vermeden dikeldi. Nomad ona doğru yürüyerek konuşmaya devam etti. “Senin için üzgünüm ama bu kızı öldürmene izin veremem.”

“Beni tanıdığını sanma yabancı. Sen ne bildiğinin farkında değilsin.”

“Gayet farkındayım. Burası bir sentetik bok fabrikası. Çiçeklerin dibine ekilen bok.”

Ejderha metalik elini yavaş bir tempoda alev makinasına vurarak alkışlamaya başladı. Suratında bir tedirginlik yoktu ne var ki söyledikleri sakladığından daha fazlasını, açılmak istediğini gösteriyordu, “Evet, ben 22.yüzyılım. Beni onlar anlayacak sizler değil.”

Nomad kesik bir kahkaha attı. “Bunu bir filmden duymuştum ve söyleyeceğimi düşünmezdim. Ama affet, artık duramayacağım.” dedi, sonra ciddi bir ifade takındı ve kararlı bir sesle devam etti. “Sen 22.yüzyılı görmeyeceksin.”

Bir sessizlik ve ardından Nomad’den bir meydan okuma geldi, “Hadi Ejderha ya da adın her neyse, bitirelim bu işi artık…”

“Umursamıyorsun bile” diye haykırdı Ejderha

“Üzgün olduğumu söyledim” dedi Nomad.

Bu son sözlerden sonra iki taraf da bir iki saniye kadar hareketsiz kaldılar. Ve sonra anlaşmış gibi birbirlerine koşmaya başladılar. Kavuşmalarından az önce Nomad durdu ve Ejderha’nın darbesini karşıladı. Üç metre kadar geri gitti ama onu tutmayı başarmıştı. Ejderhanın bir yumruğunun altından geçti ve hemen akabinde göğüs zırhına bir aparkat vurdu. Ejderha bu sefer de alev makinasını Nomad’e doğrulttu. Nomad ona arkasını dönerek bu kolu sol kolunun koltuk altına sıkıştırdı ve ona bir çember şeklinde alev püskürterek kendi etrafında döndü. Hareketinin sonunda Ejderha’yı çevirip birkaç metre öteye savurmuştu. Ejderha sendeledi ama yıkılmadı.

Şimdi çok daha hırslıydı katil, birkaç adım da kendisi geri attı ve büyük bir hızla Nomad’e doğru koşmaya başladı. Nomad de aniden ivmelenerek ona doğru koştu ve çarpışmadan hemen önce zıplayarak Ejderha ile göğüs göğüse bindirdi. Ejderhanın kinetik enerjisini emip onu durdursa da, havada olduğu için geriye fırladı ve iki ayağının üzerinde beş metre kadar arkasındaki depoya çarptı.

Ejderha şimdi kendine daha güvenliydi. Blossom ağlıyordu ve yüzü kan içinde olup neredeyse tüm gücünü tüketmiş olan Nomad zar zor ayakta duruyordu. Ejderha geri dönüp on metre kadar geriledi. “Bu işten sıkıldım.” dedi “Bitiriyorum artık.”

Nomad karşılığında dikelebildiği kadar dikelerek nefes nefese ellerini açıp iki defa kendine çekti. Ejderha koşmaya başladı, Nomad ise kendisine yaklaşılan her metrede biraz daha dikeldi ve çarpışma anından hemen önce zıplayıp, iki eliyle Ejderhanın iki omzuna basarak taklayla üstünden aştı. Ejderha çok hızlıydı ve ne olduğunu anlamamıştı. Önünde kalan sıvı nitrojen tankına bütün o metalik kütlesiyle çarptı ve çarpışmanın etkisiyle yaklaşık 60 cm çapında delinen tanktan iki hasmın üzerine sıvı nitrojen fışkırmaya başladı. Nitrojen, kaçamayan ve artık kaçma imkanı olmayan Ejderha’yı tamamen kaplamış ve onu aşan kısmıyla Nomad’in sırtını dağlamıştı. Ama Nomad soğuk için üretilmiş bir Yeti Acısı idi, Ejderha ise… Adı üstünde bir ejderhaydı.

Kanlı yüzünde birkaç kemiği kırılmış ve sırtı buz yanığı içindeki Nomad, tamamen donan Ejderha’nın karşısına geçti ve duymadığını bile bile konuşmaya başladı.

“Sıvı nitrojen” dedi “-200 derece.” Sonra topallayarak fabrikanın girişindeki kopuzunu eline alıp yine Ejderha’nın yanına geldi. “Madem müziği çok seviyorsun, sana bir şarkı söyleyeceğim. Mahzuru yok değil mi?” dedi ve gözlerini kapatarak kopuzunu çalma pozisyonuna girdi.

Tellere değmeden ve gözleri kapalı olarak tam otuz beş saniye boyunca introyu kendi kendisine içinden çalıp, sonunda gözlerini açarak sesli söylemeye başladı;

“Bir sonraki şehre uzanan bu gece,
Gece bir sonraki şeride kan damlatırken…”

Sonra da bir “do re do” power chord vurdu. Üç aşamada Ejderha önce çatladı sonra ayrıldı ve en sonunda patlayıp tuzla buz oldu.

“Hep aynı şeyi söylüyorum ama üzgünüm Ejderha” dedi şarkıyı yarıda kesen Nomad “Bu şarkının tamamını dinleyebilseydin hoşuna giderdi.”

* * *

Soothing olabildiği kadar heyecan içindeydi. Evde dört dönmüyordu, elleri titremiyordu, sürekli olarak asistanına yönelip yarım saat önce gelen çağrıya karşı bir çağrı açmak isteği de duymuyordu. Ama on beş yıl önceki gibi bir hisle doluydu; sadece bir amaç için üretilmiş mekanik bir yaratık olmadığını çok derinlerden hissettiği o duyguyu tekrar yaşıyordu. Buna hayalet duygu deniyordu. İnsanların ruh dediği şeyin yapay zekâlardaki karşılığıydı. Sonunda kapı çaldı.

Soothing kapıya doğru hareketlenirken alışık olduğu tempodan %4 daha hızlıydı. Kapıyı açtığında hayalet düşüncesi artık ete kemiğe bürünmüştü. Hafıza kayıtlarından hatırladığı kız; Blossom karşısındaydı. Kurtarıcısının kolu kızın omzunda ve kız; bir eliyle kurtarıcısının elinden diğer eliyle onun belinden kavramış onu taşımakta olduğu için, kurtarıcının kim olduğu ilk bakışta anlaşılamıyordu. Nomad’in yüzü dağılmıştı, kırık burnunda kan pıhtılaşmış, iki dudağı da patlamış, kırılan sağ şakağı ile sağ elmacık kemiği şişmiş ve morarmaktaydı. Sol yanağı da yarılmıştı. Ama yüzünde huzurlu bir ifade vardı. Ejderha artık yoktu.

“Blossom!” dedi Soothing “İyi misin?”

“İyiyim” dedi kız. Kızın gözleri hâlâ kırmızıydı. Soothing bunu fark etti.

“Gerçekten iyi misin? Şokla anlamamış olduğun bir yaran beren var mı, kontrol ettiniz mi?”

Kız cevap veremeden Nomad bir adım attı ve kızı da kendisiyle yürümeye zorladı “Ben de iyiyim Soothing, teşekkürler!” dedi.

İçeri girdiklerinde Nomad kendisini kanepeye yan yatar halde bıraktı. Blossom elleri boşalınca bir an rahatladı ve o da kendisini kanepenin karşısındaki koltuğa bırakıp ayaklarını karnına çekti. Sonra eliyle Nomad’i gösterip “Sırtında buz yanıkları var. Belki bir hastaneye götürmeliyiz onu.” dedi.

Soothing bunun üzerine Nomad’e dönüp, “Burnun sadece kanamıyor, kırılmış da aynı zamanda…” dediğinde Nomad gülerek “Kafamın arkasında da yumurta gibi bir şişlik var.” diye cevapladı onu.

Birkaç yıl gibi gelen birkaç saniyelik sessizlikten sonra Soothing konuştu ve “Neden onu vurmadın?” diye sordu. “Ölmek mi istedin Nomad?”

Nomad önce cevap vermedi, neden sonra “Evet” dedi. “Ama sonra fikrimi değiştirdim.”

Şaşkın ve şoktaki Blossom “Ejderha beni de öldüreceğini söyleyince karşılık vermeye başladı.” deyince, Soothing kafasını sağa sola salladı “Kast ettiğim zaman dilimi bu değildi.”

Nomad soruyu ve kast edilen zaman dilimini anlamıştı “Fikrimi değiştiren tek şey kızın söylediği şey değildi. O… O bir şey değildi.” dedi, sonra da ayağa kalktı. “Bir milyon kredimi yatırmanız konusunda sana güveniyorum Soothing. Ve o…” dedi Blossom’u göstererek “Onu hastaneye götür. Zannettiği kadar iyi değil. Bu halde olmasaydım ben götürürdüm.”

“Gidiyorsun?…”

“Evet.”

“Yaraların, ölümcül değil ama sana eziyet verecekler.”

“Dayanabilirim.”

“Biliyorum. Seni avlamaya çalışacaklardır Nomad. Ama kutuplarda Salurian katilleri ile başa çıkabilirsin.”

Nomad kapıya doğru yöneldi ve zorlukla arkasını dönerek “Kutuplara gitmiyorum” dedi. “Uzaya gidiyorum.”

“Bir milyonu bunun için istedin.”

“Evet.”

“Artık T.R.O.L de biliyor bunu. Seni orada da rahat bırakmayacaklardır.”

“Eğer aradığım kişiyi bulursam, beni bulamamış olmayı dileyeceklerdir.”

“Sadece korunmak için mi uzaya gidiyorsun? Sana kendi yeteneklerine güvenmeni tavsiye ederim Yeti Avcısı.”

Nomad, cevap vermeden Soothing’e arkasını döndü ve kapıyı açarak dışarı çıktı. Sonra gülümseyen bir suratla tekrar Soothing’e dönüp elini uzattı. Sentetik yapay zekâ onun elini kavradığında son sözlerini söyledi,

“Uzaya korunmak için gitmiyorum Soothing,” dedi “birine bir şey söylemem gerekli, önemli bir şey… Hoşça kal.”

Sonra da bir sonraki şehir için gerçekten yerlere kan damlatarak yoluna gitti…

Murat Barış Sarı

Selam, ben Murat Barış Sarı. Evli ve bir çocuk sahibiyim. Sade bir kalemim olduğunu sanıyorum. Genel olarak bilinç akışı anlatımını ve bilimkurgu fantastik edebiyat alanında cyberpunk alt türünü seviyorum. Diyaloglarım fena değildir, tasvirlerim fena. Farklı tarzlarda bir antoloji oluşturmaya çalışıyorum. Daha eskilerden; kısa filmlerim ve iki arkadaşımla yürüttüğümüz bir internet sitemiz de vardı. Tarihten de ayrıca hoşlandığımı belirtmeliyim, birinci şahıs anlatıcıyı daha çok sevdiğimi de… Kendimi şöyle tanımlıyorum: “Jack of all trades, master of none!..”

Egzistans 13: Kopuz” için 19 Yorum Var

  1. Çok çok teşekkür ederim. Bu tür övgüleri duymak çok mutluluk verici.

    Yoruma yazdığım gibi bu oykü üzerinde çalıştığım bir evrende geçiyor bu sebeple gerçekten bir kılavuz gerekiyor olabilir. :sweat_smile:

    Hayal gücü… Yine çok mutlu oldum yorumunuzdan. Bu vesileyle küçük bir analiz yapmama izin verin.

    Bu öykünün iyi kötü başardığı bir konu varsa o da kurduğu dünya ama bu oykü 8.500 kelime… TBD ve FABİSAD yarışmalarında ise max.kelime sınırlaması sırasıyla 2 ve 3 bin kelimeler. Bu açıdan ülkemizdeki bilim kurgu fantazya edebiyatının yoğun anlatımlı, anlama yönelik ve şiirsel bir yapıda olması bekleniyor. Bu da bir tartışma konusu…

    Bundan bahsetmemin sebebi kuru bir teşekkürden ötesine geçmeye çalışıyor olmam. Yorumunuz beni çok mutlu etti zira.

    Tekrar teşekkürler.
    Önümüzdeki seçkilerde görüşmek dileğiyle…

  2. Bu görüşünüze katılıyorum. Bu ülkede bilim kuru ve fantazya alanında daha kırk fırın ekmek yenmeli. Dünyanın gelişmiş ülkeleri bile uzun zaman bu dalları edebiyattan saymaz ve yeni yani kabul ederken, bir takım şeyleri genellikle kilometrelerce öteden takip eden güzel ülkemin edebiyat okuru ve camiası nasıl kabul edecek hala düşünüyorum. Sanırım bizlerin yazmasıyla. Mücadeleye devam.
    Görüşmek üzere. Sevgiler.

  3. Elinize sağlık sağlam bir öykü, yoğun bir anlatım ve sınırları zorlayan bir hayal gücü harmanlanmış. Yarattığınız dünya oldukça detay barındırıyor, karakterleriniz, mekanlar sanki sizden daha fazla yer talep ediyorlar. Sınırlı sayıdaki kelimelere sığdırabildiğiniz dünya için emeğinize sağlık. Anlatımı ve yapısı farklı olsa da @gayekcelik’ in öyküsü ile ortak bir nokta yakalamışsınız sanki. 12 ölüm. Bu da bence ayrıca güzel olmuş. Arada bilimkurgu adımlarıyla köprü kurulmuş.

    Görüşmek üzere…

  4. Aynen bence de devam…
    Sanırım işte batıdan gelen bir türe karşı bir sentez bir yerellik katılmak isteniyor. Bakalım nasıl olacak. Umarım bu hedefi de kotarabiliriz.
    Öykülerde olmasa da belki romanlarda daha iyi ifade ederiz kendimizi kim bilir?..

  5. Çok teşekkürler.

    Aslında bu bile standart kelime sayısının çok üstünde bir alanla bu kadar kotarılabildi. Bu söylediğim gibi üzerinde çalıştığım bir projenin spin off’u. Dolayısıyla bir roman malzemesi hakkında.

    Gaye’nin ve diğer tüm yazarların öykülerini okumak niyetindeyim. Böylece şu an bile merak ettiğim bağı görebileceğim sanıyorum.

    Hayal gücü ile ilgili söyledikleriniz için tekrar teşekkürler. Ve tabi bu kadar uzun bir öyküyü okuduğunuz için de…

    Görüşmek dileğiyle…