Öykü

Biten Değil Batan Bir Yol Hikâyesi

Haftalardır planladıkları doğa gezisi için gün belirlenmiş, 5 kişilik yürüyüş ekibi Colorado Trail’in yolunu tutmuştu. Colorado Amerika’nın en yüksek eyaletidir. Colorado Trail ise çeşitli ekosistemin bulunduğu, Etrafını Rocy dağlarının çevrelediği, yürüyüş boyunca çaylar ve göllerin bulunduğu bir parkurdur.

Daniel yürüyüş botlarını özlemiş onları giydiği gibi yüzü gülümsedi. Jane su matarasını çantasının sağ gözüne yerleştirirken, Mary güneş kremini almış, Richard ilk yardım çantasını, düdüğü, çakıyı hazırladı. David ise çadır, uyku tulumları, çakmak, el fenerini hali hazırda tuttu. Ekip olarak hava durumunun tedirgin ediciliğine aldırış etmeden bir yolculuk hikâyesine karıştılar.

Sabahın erken saatlerinde yürüyüşleri başladı. Havada bir pus vardı. Sis perdesi aralanmış, o perdenin buyur ettiği anlarda başlarına ne geleceğini bilmeden yürüdüler. Yürüyüşe, rüzgârın gerdanından süzülen esintiyle devam ettiler. Birbirlerine yakın yürüseler de David ve Richard sis yoğunlaştıkça 10 metre ileriden gidip rehberlik yapıyorlardı. Yoruldukça dinleniyor, dinlendikçe bulutların karartısı artıyor, yürüyüşleri ile ilgili tedirginlikleri artıyordu.

Jane, herkesin içinden geçen ama derinlere itilen cümleyi kurdu: “Arkadaşlar geri mi dönsek, hava daha kötüye gidecek gibi. Karanlık olmadan dönebiliriz.”

David, kaşlarını çatarak: “Biz gezginiz unuttunuz mu? Daha öncede havanın buna benzer olduğu yürüyüşler gerçekleştirdik. Hem sohbeti bırakın da 500 metre ilerde Chaster ırmağı var. Onu görünce korkunuz kalmayacak”

Chaster ırmağının adı geçince Jane ve diğerlerinin yüzünde bir gülümseme belirdi. Kaldıkları yerden yola devam ettiler. 10 dakika yürüdükten sonra şiddetli bir fırtına çıktı. Richard, çadırları kuralım, yürüyüşe devam etmemiz riskli dedi.

David: “Biraz sabredin Chaster ırmağına geldik sayılır, orada kurarız.” dedi.

David’in her yürüyüş etkinliklerinde grubun lideri gibi hareket etmesi Richard’ı kızdırıyordu. Grubun en sessizi Daniel yürüyüşle pek arası olmayan ama dostlarını kıramayıp kendini yürürken bulan biriydi. Fırtına yürüyüşlerine engel olsa da Chaster ırmağına geldiler. Irmağın eşsiz güzelliği, kuşların cıvıldaması ve suyun sesi onlara huzur verdi. Çadırları kurdular, karınlarını doyurdular. Arada bir çıkan şiddetli fırtına tedirgin etse de bulundukları yer her şeyi unutturuyordu. David, Jane ve Richard’ı alıp keşfe çıktılar. Mary ve Daniel çadırın yakınında çalı çırpı topladılar. David ve arkadaşları yürürken bir mağaraya benzer büyük bir kayalık gördüler.

David: “Bir gidip bakalım gençler ne dersiniz” dedi.

Jane: “Bence uzaklaşmayalım, hem orada yol bile yok, hatta şu görünen küçük su birikintisi bataklık olabilir. Hem Mary ve Daniel geride kaldılar. Ekipçe hareket etsek daha iyi olur.” Dedi.

Richard: “Jane haklı David. Hava yürüyüşümüzü bile zorluyor. Bence bu gereksiz maceralarını başka bir yürüyüş gününe bırakalım.”

David her zamanki ukala tavrıyla: “Arkadaşlar nice yürüyüşlere çıktık, bir çok keşifte ne tarihi eserler, lahitler, zamana meydan okuyan eşyalar bulduk. Düşünsenize şu mağaradan neler çıkacak kim bilir. Hava şu an iyi hemen 15 dakikada bakar geliriz. Jane senin gördüğün yer bataklık değil, olsa olsa şiddetli yağmur sonrası oluşmuş su birikintisidir. Hadi ama çocuklar, biz cesur bir ekibiz unuttunuz mu?” dedi ve tedirginde olsalar ona uyan Jane ve Richard mağaraya doğru yol aldılar.

Mağaraya çok yaklaştılar. Geçmeleri gereken David’e göre su birikintisi vardı. David: “Arkadaşlar buranın su birikintisi olduğunu üçümüz ispat edeceğiz. Aynı anda zıplayacağız botlarımız suya girdiğinde öndeki tahtaya hemen basıp mağaraya geçeriz.” Dedi. Kendi kararları ile grubu yöneten David ikna yeteneği güçlü olan yapısını kullanarak, el ele tutuştu ve arkadaşlarıyla birden zıpladılar suya. Üçü de aynı anda düştü su birikintisine.

David, kahkaha attı: “Çok eğlenceliydi çocuklar hadi mağaraya” dediği anda Richard: “Ayağımı oynatamıyorum” dedi.

Jane ona yönelmeye çalıştı: “Ben de ayağımı kıpırdatamıyorum” dedi. David ne olduğunu anlayamadığı esnada ayaklarına ağırlık çöktü. Üçü de bataklığa saplanmış, batıyorlardı. Üçü de “imdat yetişin, Mary, Daniel sesimizi duyan yok mu” diye haykırsalar da böyle bir havada onlardan başka yürüyüşe cesaret eden olmadığı gibi, Mary ve Daniel de o bölgeye çok uzaktaydılar. Üçü de battılar, nefesleri yetmedi ne yürümeye ne keşfe.

Mary ve Daniel meraklanmış, nerede bunlar diye aramaya başlamışlardı. Karanlık çökmüş el feneri ile ayak izlerini takip ederek bataklığa kadar gelmişlerdi. Richard, Jane, Daniel sesimizi duyuyor musunuz diye bağırıyorlardı. Çok korktular başlarına bir şey geldiğinden artık emindiler. Feneri etrafa tutarken mağarayı andıran kayalığı gördüler.

Daniel: “Mary, şuraya bak! Mağara var burada. Kesin buraya girmişlerdir. İçerde bir sürü tarihi eser bulmuş, onlarla zaman geçirirken uyuya kaldılar herhalde hadi gel içeri bakalım” dedi.

Mary: “Ben arama kurtarma ekiplerini çağırdım. Bence bekleyelim Daniel” dedi. Daniel: “Ben David’i tanırım o böyle şeyleri kaçırmaz, ben bekleyemeyeceğim. Hem şurası bakıp geliyorum. Sen bekle” deyip su birikintisine atlar.

Bir adım attıktan sonra botunun kalkmadığını, hareket edemediğini görür. Yavaş yavaş dibe doğru çekilirken: “Mary batıyorum. Burası feci bir bataklık yardım et” dedi.

Mary gözlerine inanamadı, çok soğukkanlı biriydi. Hemen bir kütük bulup Daniel’e uzattı. Yavaşça çekmeye başlarken, birden fener ışıkları ortamı aydınlattı. Arama kurtarma ekipleri gelmişti. Daniel’i kurtardılar.

Mary ve Daniel arkadaşlarının cansız bedeninin bataklıktan çıktığını gördüklerinde kahroldular, gözyaşlarıyla evlerinin yolunu tutarken, Mary, gözleri yaşlı ve sesi titrer bir vaziyette Daniel’e dönerek: “Fırtına gördüğümüzde yürümenin yanlış bir tercih olduğunu hiç unutmayacağız, bir de dostlarımızı bizden alan bataklığı…” diyerek vedalaştılar.

Biten Değil Batan Bir Yol Hikâyesi” için 1 Yorum Var

  1. Aremas dedi ki: dedi ki:

    Bir hata olmamakla beraber, kullandığımız sayı 1984 gibi bir tarih değilse, sayıyı rakamlar yerine yazıyla belirtmenin daha hoş göründüğü kanısındayım. Sayısal ifadeler metnin devamında da aynı şekilde mevcut. Uzaklık, zaman gibi kavramlar eğer karakterler tarafından net bir şekilde ölçülmüyorsa 3. bir göz olan anlatıcı da net ifadeler vermekten kaçınmalı. Bu durum öykünün doğallığını baltalar.

    -Miş ve -Di çatışması akışı bozuyor. Belki de cümleleri bölerek yazmak sizi bu tip hataları yapmaktan alıkoyabilir.

    Karakterlerin, olayların oluş hızına ayak uydurmak bir yana, cansız bir figüran gibi oradan oraya koşmaları, bence hikayedeki en büyük eksiklikti. Olaylar o kadar hızlı olup bitti ki karakterler ancak birer gölge kadar varlıklarını hissettirebildi. Öte yandan kurgu sanki zorla temaya oturtulmuş gibiydi. Belki bu öykü çok aceleye gelmiş de olabilir bilmiyorum. Eğer böyle bir durum söz konusu değilse, düş gücünüzü ve ifadelerinizi geliştirmek için kitap, film, dizi, belgesel vs. ne varsa saldırmalısınız. Sağlıcakla.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!