Öykü

Bir Yaban Ezgisi

Algazın, Yaşlı ormana girerken bir korku sardı vücuduna, ince pelerinin ardında zarif bedeninin titremesini durduramıyordu. Ağzında dolan solukları daha dışarı çıkmadan bir yenisi burnunu yakarak ciğerlerine yol alıyordu.

Kaçtığı fark edilmeden önce Rüzgârlı Vadiyi arkasında, olabildiğince uzakta bırakmaya niyetliydi. Ancak hava o kadar kararmıştı ki mecburen adımlarını yavaşlatıp dikkatli bir şekilde yürümeye başladı.

Algazın takip edileceğini biliyordu. Babasının haritasını ve hançerini çalmıştı. Sırf bu suçları yüzünden babasından on kırbaç yiyebilirdi. Ancak o daha kötüsünü yapmaya cesaret etmişti; kaderinden kaçarken köy çıkışında nöbet tutan bir muhafıza yakalanmıştı. Nöbetçi onu tanımıştı. Algazın, nöbetçinin şaşırmasından faydalanıp babasından çaldığı hançerle adamın boğazına kesip öldürmüştü. Birileri, kendi kanı içinde ölü halde yatan nöbetçiyi bulacaktı, sesler ve çanlar gürleyecekti, gelini bekleyen Valiye haber verilecek, Kırık Kalkan Köyü didik didik aranacak ve Gelinin babasının haritayla hançerinin; mutfaktaki peynir ve ekmeğin… Ya da gelinin kaçtığı öğrenilecekti.

Kırık Kalkan Valisi peşine bizzat düşecekti. Tabi yanında valinin gazabından sinen soluk yüzlü Algazın’ın babası ve en sevdiği tazısıyla, birçok muhafızı yanında alarak beşine düşeceklerdi.

Algazın, arkasına her baktığında, köyün yüksek kapısından dışarı akan atların toynak seslerini, soğuk havayı yaran köpeklerin havlamalarını ve karanlıkta parlayan meşaleleri görmeyi beklemişti. Ama hiçbir şey yoktu. Yaşlı orman sessizliğe çökmüş, Algazın’ın soluğundan başka seslere kulaklarını tıkamıştı.

İlk dereyi ardında bıraktığında, Algazın yönünü değiştirip yoldan çıktı. Sonunda dik ve taşlı bir kıyıya varana dek yarım mil kadar derenin kıvrımlı yatağını takip etti. Avcılar yanında getirdiği köpekler, bu manevra sayesinde izini kaybettireceğini umuyordu. Yollar çok tehlikeliydi. Yolda da kalmak ölmek demekti ve Algazın bunu bilecek kadar akıllıydı.

Algazın korktuğunun farkındaydı. Henüz on iki yaşında bir kızdı, önünde karanlık bir orman, arkasında kılıçlarla at süren kâbusu beşindeydi. Ama bir şekilde kendisini daha iyi hissediyordu. Soğuk hava, nöbetçinin kanını Algazın’ın elinde kurumuş bir leke olarak bırakmıştı. Ve ilerledikçe tek tük kurtların sesleri orman da yankılanmaya başlamıştı.

Algazın, su içip hızlı ve soğuk bir kahvaltı edecek kadar durdu. Mutfaktan çaldığı ekmek ve sert, küflenmiş sarı peynir parçasını yedi.

Haritayı açıp kuzey yönüne baktı. Daha iki buçuk mil olduğunu gördüğünde korkuyla panikledi. Zamanında bataklığa ulaşacağından emin olamasa da, haritayı katlayıp cebine koydu, yosunlu ağaçların yardımıyla yönünü kuzeye çevirip devam etti.

Bataklığa vardığında güvende olacağına inanıyordu. Herkesin lanetleyip adını ağzına almaktan korktuğu bu yer, belki peşindekilerini korkutup kaçırabilirdi. Bu benim tek şansım diye fısıldadı.

Uykusuz ve yorgun bir geceden sonra, şafaksız bir gün doğdu. Gökyüzü ağır ağır aydınlandı fakat güneş kendini hiç göstermedi. Siyah griye döndü ve renkler korkakça dünyayı sürünerek geri döndü. Asker camlar kasvetli yeşillerini giymiş, kızıllara ve solgun sarılara bürünmüş, hasır otlar kahverengiye dönmeye başlamıştı bile.

Algazın hızını artırdı. Düz arazilere çok ender rastlıyordu, ilerledikçe engebeli ve dik tepeler sıklaşıyordu. Tepeler ve ağaçlar hiç bitmeyecek gibi görünüyorlardı ve sonunda tırmanıp inmekten, dere yatakları boyunca ilerleyip yanı başında dikilen ağaçlarla kaplı sığ ormanda geçmekten yorulmaya başladı.

Algazın zaman zaman, arkasında bıraktığı izleri karıştırmak amaçlı geldiği yoldan geriye yürüyordu. Takip edildiğini fark etmek için bazen duruyor, kulak kesilip etrafı dinliyordu. Çok yavaş gittiğinin farkındaydı ve yakalanacağı korkusu her saat daha çok artıyor dayanılmaz bir hale dönüşüyordu. Bir keresinde dere kenarında arkasındaki vadide, ağaçların arasından geçen koyu renkli şekiller görmüştü, neredeyse nefes almayı unuttuğu o an, Valinin adamları olduğunu sanmıştı ama tekrar dikkatlice baktığında, sadece bir gurup kurdun güneye doğru yol aldığını anlayıp rahat bir nefes vermişti.

Etraftaki ışıklar canlanırken ağır ağır yol almaya devam etti ve bacaklarının ağrısı gittikçe artıyor, yürürken üstüne yorgunluk çöktüğünü hissedebiliyordu. Göz kapakları itaatsizce kapanıyordu ama bununa cesaret edemezdi. Uyursa, gözlerini açtığında Vali’yi, babasını ve diğer canavarlarıyla birlikte tepesinde bulabilirdi.

Ama bir süre sonra odaklanmakta zorluk çekti, attığı her adımda gözleri giderek kararmaya başladı ve bir meşe ağacın altında gözlerinin kapanmasına izin verdi. Bir an sonra gözlerini korkuyla tekrar açtı. Uyuyamam diyerek bağırdı kendisine. Parmaklarını gözlerine bastırdı ve kurumuş kanı parmakların da gördüğünde nöbetçiyi hatırladı.

“Hey senin burada ne işin var” dediğini hatırlıyordu. Babasının kasap dükkânında bıçaklarla çok zaman harcamıştı. Defalarca dizlerinin altında çırpınıp kurtulmaya çalışan ayakları bağlı birçok keçi ve kuzunun boğazını kesmiş, ılık kanları parmaklarının arasında akarken bir kez bile gözlerini kırpmamıştı. Ve nöbetçinin şaşkın ve şüpheli bakışlarıyla karşılaşınca ilk yaptığı babasının keçilerin derilerini yüzmek için kullandığı hançerle bir an bile düşünmeden nöbetçinin boğazını kesmişti. Adamın soğuktan sulanan gözleri dehşetle açıp Algazın’a bakmıştı, porsuk eldivenli ellerini boğazına götürüp yere yığılmıştı. Boğazından çıkan hırıltılar eşliğinde bedeni kasılıp duruyordu. Ve Algazın bir an için adamın cansız suratına bakmış içinde hiçbir duygu kırıntısı hissetmeyince şaşkınlıkla ardına bakmadan koşarak uzaklaşmıştı. Bir adam öldürdüm demişti koşarken, sesinin kendisine yabancı geldiğini hatırlıyordu.

Bir şarkının melodisini duyduğunda Algazın dondu, taş kadar hareketsiz halde kulak kesildi, elindeki ekmeği unutmuştu. Peşindeki avcıları düşündü, sırtından soğuk terlerin aktığını hissedebiliyordu. Bu adil değildi, bu kadar yaklaşmışken değil.

Ama avcılar neden şarkı söylesindi?

Şarkı, sisli tepeden süzülerek doğudan geliyordu. “Ay ışığında yıkanmış bakireye âşık oldum. Ve önümde kılıcımla ölmekte bekleyen zalim ejderha he- he- ya…

Şarkının sesleri gittikçe daha çok duyulur olmuştu. Algazın korkuyla ayağa kalktı, elindeki ekmek öylece duruyordu. Saklanmak zorundayım.

 Orman’ın seyrek bir yerinde durduğu için kendisine kızdı. Yirmi adımlık uzaklıkta birkaç söğüt ağacı ve bataklıkta yetişen sazlıklar vardı, ama toprağın büyük kısmı acı verecek kadar çıplak ve sadeydi. Aptal aptal.

Ekmeği yere atıp belindeki hançeri çıkardı. Hızlı adımlarla söğüt ağacına doğru koştu, çamura bulanan ayakkabılarını umursamadan ağacın arkasında çömeldi. Sonra bir eşek anırdı ve şarkı birden kesildi. Duydu diye düşündü, belki yalnız bir gezgindir diye umut etti.

“Duydun mu?” Diye sordu bir kadın sesi.

“Evet” dedi kaba bir ses.

Sadece iki kişilerdi, Algazın bundan emin oldu. Belki karı koca bir gezgin olabilirdi ve ona zarar vermeden gitmesine izin verebilirlerdi, ama bundan emin olamadı. Söğüt ağacın ardından onları göremiyor, seslerini duyabiliyordu.

“Sence bir ayı olabilir mi?” dedi kadın sesi.

“Umarım bir ayıdır, çok et vardır” Dedi erkek sesi. “Aynı zamanda çok da yağ, sonbahardayız. Doğru pişirirsen tam bir ziyafet olur.”

“Belki de bir kurttur.”

“Umurumda değil.”

Algazın bir ses duydu, ilk de anlam veremese de sonradan bir yayın gerildiğini anladığında korkuyla yerine sindi.

“Orada ne varsa artık okumun tadına bakabilir.”

“Ya, sırandan bir adam ve ya yolcuysa, zavallı adam öldürebilirsin.”

“Dürüst bir adam ya da yolcuysa kendini gösterip sinsice saklanmazdı.”

Algazın korkuyla ayağa fırladı durun diyerek bağırdı. Elindeki hançerini tehditkâr bir şekilde gösterdi. Eğer ölürsem savaşarak ölüm.

Sıradan yolculara benziyorlardı. Uzun yayını germiş olan adamın önünde yere üç ok saplamıştı. Giysileri çamurlarla ve lekelerle doluydu. Ufak tefek bir adamdı. Suratı kurak çöller gibi kuru ve yaşlıydı, görünüşe bakılırsa eli yaşlarındaydı. Büyük bir burnu, kalın kaşlı ve seyrek beyaz saçları vardı. Rengi solmuş siyah giysilerinde birçok yamalar vardı. Sırtında oklarla şaşkın bir şekilde Algazın’a bakıyordu.

Adamın yanında, ondan bir el uzun bir kadın duruyordu ve daha genç görünüyordu. Mavi gözleri, soğuktan beyazlaşmış suratı sertti ve belinde odun kesmek için kullanılan bir balta sarkıyor, elinde otları yeme uğraşan eşeğin ipini tutuyordu. Başında kırmızı bir kep vardı, sırtında aşağıya sarkan pelerini oldukça kalın ve iriydi.

Şaşkınlıklarını gizleyemeyen yolcular şüpheyle Algazın’a baktılar. Erkek olan bir adım atıp “Kızım istersen o elindeki oyuncağı yerine koy bizden zarar gelmez.” Dedi. “Burada ne işin var senin bakayım. Evden çok uzaktasın ufaklık, ayriyeten buralara da başıboş bir sürü kurt ve ayının olduğundan eminim.”

Kadın, “bize katıl küçüğüm, karnını doyurup seni evine kadar götürebiliriz.” Dedi ve ekledi “Kırık Kalkan’dan çok uzaktasın”

Algazın korkuyla gözlerini kadına çevirdi. “Nereden anladın?”

“Buraya en yakın köy Kırık Kalkan, diğer köy ise Karlı Tepe ki, orandan buraya canlı bir şekilde gelemeyeceğini anlayacak kadar bu toprakları tanıyorum ve bizim yolumuzda o yönde.”

“Senin İsmin ne ufaklık” dedi adam birden. Algazın cevap vermeye niyetli değil ancak zaman onun için daralıyordu. “Algazın” dedi ve dediği an pişman olmuştu. Bu yolcuların Karlı Tepelere gideceklerse yolu Kırık Kalkan’da kesişecekti ve bir kızın ormanda kuzeye doğru başıboş gezdiğini söylediklerinde olacakları tahmin edebiliyordu.

Algazın konuyu değiştirmek için “peki siz kimsiniz, gezginlere benzemiyorsunuz?” Dedi.

“Bana ihtiyar Tas diyebilirsin, buda benim kızım Elyn. Hayır, gezgin falan değiliz, sadece evinden edilen çiftçileriz.” Dedi, elindeki yayla dikilen Tas. “Kuzeyin yarısı savaştan kırılıyor. Meşe Hanesi, sultana karşı ayaklandığından beri kuzey topraklarında pek huzur yok kızım. Solmuş otlaklar kana bulanıp, ahşap evler ateşe verildikten sonra benim gibi yaşlı adamların daha fazla ölümü kaldıracak gücü kalmıyor… Kızım Elyn’de savaştan nasibini alan birçok kadın gibi o da benimle güneye, Karlı tepelere tarafsız olan Uğultu Vadisine gidiyor.”

Kırık kalkan her ne kadar sultana bağlılık yemin etse de, hamisi olan Meşe Hanesini karşısına alacak kadar güçlü bir köy değildi. Savaş çıktığın da, Vali’nin köy meydanında eli tutan tüm adamların savaşa, sultana karşı Meşe hanesine yirmi iki adam gönderdiğini hatırlıyordu. Aralarında bir zaman arkadaşı olan Telk’te vardı. Daha on dördünde sakat annesine bakıyordu.

Telk gitmeden önce ağlamıştı Algazın bunu çok iyi hatırlıyordu. Her zaman büyük bir adam gibi davranan Telk’in çaresiz bir çocuk gibi ağlaması Algazın’ı çok üzmüştü, ona vereceği sadece yanaklarında iz bırakacak soğuk bir öpücüktü.

Algazın, Elyn’nin buz mavi gözlerinin huzursuzca kendisine sabitlendiğini gördüğünde, gözlerinin yaşardığını fark etti.

Kendisini toparlaması pek uzun sürmedi. “Ben bataklığa gidiyorum.” Dedi. Baba ve kızın kuşkuyla birbirlerine bakışmalarından rahatsız olmuştu. “Tam olarak nerde olduğunu biliyor musunuz beyim?”

“Boyuna göre cesur kararların var Algazın. Kimse bataklığa gitmez oradan kaçar, bunu biliyor olmalısın.” Dedi, ses tonu ciddi bir renge bürünmüştü. “Sadece yolumuzun önünde diye on mil yol saptıracak kadar ürkütücü ve kötü bir şöhrete sahip olan bu yere neden gitmek istiyorsun?”

Algazın, “arkamda beni öldürmek için at koşan avcılar var beyim, tek kurtuluşum o bataklık.” Dedi.

“Kararını değiştirmek için dil dökmek isterdim ancak pek nasihat dinleyecek birine benzemiyorsun ve zorla bir yere gidecek bir kızda değilsin ha.” Dedi ses tonundaki acı buhar olup gitti. “Pekâlâ, şu anda doğru yoldasın eğer hızlı bir yolculuk yaparsan gece orada olursun ancak bunu tavsiye etmem Algazın, gündüz yeterince kötülüğü sırtlayan bu yerin, gece olduğunda ne tür iblislerin kol gezdiğini ancak tahmin edebilirim.”

Algazın’a eşeğin semerinde çıkardığı kalın pelerin ile bir kalıp peynir verdikten sonra vedalaştılar. Yeni pelerinin ağır bir şekilde sırtından sarkıyordu. Yıkanmamış koyun postlarından dikilmiş pelerini sert rüzgârdan koruyor ve sıcak tutuyordu.

Güneşin tepesinde yok olup utangaçla bulutların ardına gizlendiği vakit, zamanının daraldığını anlamıştı. Ormanın çorak topraklarından kurtulup daha derine gittikçe ağaçlar çoğalıp, ayağının altındaki topraklar çamurlaşıyor ve kurtların sesleri daha yakından duyuluyordu.

Gün boyu yürümüştü, güneşi arkasında bırakmıştı ve içinden başaracağına dair bir umut ışığını hissedebiliyordu. Gece, karanlık bir kumaş gibi yeryüzünü kapladığında, Algazın sesler duymaya başladı. Kurtların çıkaramayacağı kadar yüksek sesler. Hızlıca yan tarafında yükselen ağaca tırmandı. Koluna doladığı ağaç aksi çıkmıştı, elbiselerinin dikişlerinin kesiyor soğuktan çatlamış ellerini ısırıyordu. Ancak Algazın ağaca çıkması pek uzun sürmedi. Gözlerini sesin çıktığı yere çevirip rüzgârdan korunmak için ellerini siper yaptı. Karanlığı yaran ay sayesinde biraz da olsa etrafı görebiliyordu. Ortalık birden sakinleşip sessizleşmişti. Kuzeyden gelen kurtların sesleri sıklaşmış huzursuzca ulumaya başlamışlardı ve sonra bir ses duydu. Algazın dudaklarını ısırıp dişlerini sıktı. Bir attın kişnemesine karışan köpek seslerini gayet iyi duyabiliyordu.

Algazın korkusunu yatıştırmak için derin bir nefes aldı. Su gibi sakin. Seslerin çıktığı yerde iki karaltı gördü. İri pelerinlerinin içinde ayı gibi hareket eden adamlara baktı ve hemen ağaçtan inip koşmaya başladı. Şimdi, şimşek gibi hızlı. Diye düşündü. Sonra sığ ormandaydı, hızla ilerliyordu.

Artık hangi yöne gittiği fark etmezdi. Ayaklarının altındaki zeminin yumuşayıp su balçıklarına döndüğünü hissedebiliyor, bataklığın sığlaşmış sazlığını görebiliyordu. Sonra köpeğin havlamaları kulak tırmalamaya başladığında avcıların arkasında küfürler edip koşmaya başladığını duydu. Kulağını seslere tıkadı ama omzunun üzerinden arkasına baktığında, iki değil dört adamın onu takip ettiğini gördü.

Yabani otlarla kaplı solmuş sazlıklardan, bel yüksekliğindeki otların arasın geçti. Bataklığın içinde izimi kaybettirebilirim. Devrilmiş çürük bir kütüğün üstünden atladı ve gövdesi sivri dallarla yükselen devasa bir devrik ağaca tırmanıp arkasına tekrar baktı. Biri arkada soluk soluğa kalmış pes etmiş gibiydi, ancak üçü küfürler eşliğinde koşmaya, arayı kapatmaya çalışıyordu.

Algazın, yolunu kesen kahverengi ıslak yaprakla boğulmuş suyun içine girdi. Karşı kıyıdan çıkarken bazı yapraklar saçlarına yapıştı. Zemin; kökler ve taşlarla doluydu, önüne başka bir bayır çıktı tırmandı tekrar indi ve bir an atığı adımı havada kaldı. Herkesin korkuyla ağzına aldığı bataklık tüm dehşetiyle önünde serilmişti; ağaçların belleri kamburlaşmış dalları ihtiyar bir cadının kolları gibi şekilsiz ve damarlıydı, akan sular yeşilimsi renkleri ormanın ışığını emiyor, ayın gümüş ışıkları damarlı dallardan süzülüp hastalık saçan çamurlara vuruyordu.

Algazın adımını atıp koşmaya başlamadan yere değen ayağı acıyla yanmaya başladı, kemiği parçalayan bir metalin sesi duydu ve dengesini kaybedip kafasını sert bir zemine vurduğunu hatırlıyordu. Başından akan sıcak bir ıslaklık ve gözlerine inen yorgunluğa dayanamayıp kendisini karanlığa bıraktı.

Gözlerini açtığında kafası zonkluyor ve sol ağayı acıyordu. Elleri istemsiz bir şekilde başına doğru hareket ederken bileklerini yakan bir acıyla durdu, uyuşuk gözleri ellerine çevirip ne olduğuna baktı. Onu bağlayıp iri bir atın üstüne atmışlardı tıpkı çuval gibi.

“Dün akşam iyi bir rüya gördüm.” Dedi üç adımlık önde olan adam “Eskiden tanıdığım bir meyhane fahişesini öpüyordum. Kırmızı dudakları ve dolgun göğüslerini hâlâ hatırlayabiliyorum.” Kahverengi benekli bir atın üstündeydi. Algazın, sırtı dönük olduğu için adamın yüzünü göremiyordu ancak adamın kambur duruşundan kim olduğunu hemen anladı. Başında kırmızı ve siyah renkli miğferin boyası aşınmış, sırtından aşağıya sarkan siyah pelerini çamura bulanmıştı. Sol elinde tutuğu meşaleyle yollarını aydınlatıyordu.

“O fahişe öldü ihtiyar. Onu sadece solucanlar ve zebaniler öper artık.” Diye tısladı diğerinden daha genç görün adam. “Kükreyen Ayı’nın –Ruhu şat olsun- yatağına girmektense bir orduyla yatarım derken, ağzından çıkan kelimeleri dikkat etmeliydi.” Miğfersiz başını geriye, Algazın’a çevirdiğinde meşalenin aydınlattığı suratında bir karartı belirdi. “Bak sen kimler uyanmış” ağzından iğrenç bir çamur varmış gibi suratını ekşitip yere tükürdü. “Haberin olsun öldürdüğün o adam, iyi biriydi. Daha yeni çocukları olmuştu… Seni küçük fahişe!”

“Kızı rahat bırak Azill, Vali onunla yapılması gerekeni yapar.”

“Bence onu şu anda öldürmeliyiz. Boğazında kayan bir hançerin soğuk öpücüğünü tattırabiliriz.” Dedi Azill denen adam çürük dişlerini göstererek sırıttı. “Azgın Vali, onu yatağa atmadan önce öldürmeyeceğini sende biliyorsun Efkârlı Tlbol. Artık he ne kadar topal olsa da. En azından arkadaşlarıyla aynı kaderi paylaşmaz.”

“Ne arkadaşı?” Diye bildi Algazın. Cevap yoktu. Tlbol kaşlarını çatıp atını ileri sürerken Algazın, suratında acı bir buruşuk gördü. Azill denen adam ise sadece gülümsemişti. Cevap yoktu.

Algazın, Tlbol tanıyordu. Beş Çay savaşında iki çocuğunu, krallıkları yıkacak kadar uzun süren Bitmez Vebada ise karısını kaybettiğini duymuştu. Vali’nin en gözde avcısıydı. Avladığı birçok geyiği babasına sattığında Algazın’da oradaydı.

Algazın peşindeki dört adamdan ikisinin önden valiye haber yollamak için gittiğinin fark etmişti. Beni karşılamak için diye düşündü.

Yolculuğun geri kalanı sessizlikle devam etti. At sürdükleri kıvrımlı tepelerden hiç yol geçmiyordu. Sonbahar yapraklarının kızıl altın renkleri azalmıştı ve tepeler sığ ormana dönüştüğünde renkler tekrar geri gelmişti. Şimdi üzerinde sonsuz bir bollukla gri yeşil meşe ağacı, köknar ve asker camları yükseliyordu.

Sadece bir kez durmuşlardı, Efkârlı Tlbol Melis’in ok saplandığı ayağındaki kanın tekrar kanamasıyla boynundaki şallını ayağına sarmıştı. Ardından birkaç kurdun ulumaları ormanı sarmıştı. Sesleri normal olmayacak kadar yakından gelmişti. Azill korkuyla “bu da ne?” diye sormuştu.

“Yol boyunca bizi takip ettiler Azill, biraz daha dikkatli bakarsan batı tarafındaki ağaçların arkasında üç gri kurdu fark edebilirsin.”

Azill elindeki meşaleyi Tlbol’un gösterdiği tarafa çevirdi, rüzgâr da sallanan meşale etrafını aydınlatsa da, ormanın içindeki kurtları gölgeliyordu. “Kurtların insanlardan korktuğunu sanıyordum Tlbol.”

“Açken değil.” Dedi Tlbol. “Gece ruhumuzu karatmadan önce kampa gidersek bizim için daha güvenli olur.”

Karanlıkta yollarını doğru düzgün bulamadığı için Efkârlı Tlbol, soğuk ve bulutsuz gecenin üzerinde yayılmış yıldızlara bakarak ilerliyordu.

Algazın, geceyle örtünen ağaçların seyrekleşip havaya karışan yemeği kokusunu alıp, köpeklerin ve atların huysuz seslerine karışan kaba erkek seslerin kahkahalarını duyabiliyordu. Kampa gelmişlerdi.

Azill atından atlayarak Algazın’ın yanına geldi. Suratının yarısını kaplayan bir gülümsemeyle Algazın’ı sertçe yere çekip attı.

Algazın çuval gibi saatlerce atın sırtında gitmekten beli tutulmuş, okun kırdığı bacağındaki kemikleri acıyla sızlıyordu ve şimdi yere atılırken başını tekrar yere vurmuştu, saçlarından aşağı akan kanın sıcaklığını hissedebiliyordu. Acı zayıflatır.

Gözlerini acıyla kırpıp kampa bakmaya zorladı, büyük bir ateşin üstünde kaynayan tenceredeki dumanlar tuhaf bir şekilde aç olduğunu hatırlatıp acıyı unutmasını sağladı. Ateşin kenarında tombul bir adam elindeki kepçeyle put gibi dikilmiş Algazın’a bakıyordu. Algazın, babasını hemen tanıdı. Ancak daha dikkatli baktığında meşalenin aydınlattığı sol yanağında taze bir izi gördü, bıçağın keskin tarafıyla yapılacak bir şey. Vali’den gelinin babasına düğün armağanı. Algazın kahkahasını bastırıp kıkırdadı.

Gözleri tanımadığı dört adam ve yaver olduğunu düşündüğü sarı saçlı bir çocuk gördü, omzuna atılmış havlu ve elinde su kovasıyla şaşkın gözlere Algazın’a bakıyordu. Muhafızlar üniformalarıyla dikilirken yaver elindeki su kovasıyla bir an ne yapacağını bilemiyormuş gibi etrafına bakındı sonra kovayla birlikte kurulmuş çadıra doğru hızlı adımlara gitti.

Algazın Vali’nin karşında sahibini bekleyen bir köpek gibi durmayacaktı. Kendini ayağa kalkmaya zorladı ancak kırık ayağı yüzünden tekrar yere düştü. Efkârlı Tlbol atını bağlayıp Algazın’a kalkması için elini uzattığında Melis dişlerini göstererek hırladı. “Kendim kalka bilirim.” Sağ ayağı ve ellerinden destek alarak ayağa kalktığında sol ayağı hiç olmadığı kadar acıyla sızladı. Gözleri yaşarmasına karşın çenesini kaldırıp başını dik tutmayı başardı. Senden korkmuyorum.

Çadırın koyun postundan dikilmiş kapısı aralandığında Vali’nin iri cüssesi ortaya çıkmıştı. Zırh giymemişti. Sırtında ayı postundan yapılmış kalın bir pelerin, Meşe Hanesinin rengi olan siyah ve kırmızı bir tunik giymişti. Suratındaki kırışıklar yaşını eli veriyordu. Mavi gözlerinin etrafı ve dudakları soğuktan morarmıştı.

Algazın, Vali’nin buz mavisi gözlerinin kendisine baktığını hissedebiliyordu. Kendisine doğru atılan her adımda kaçma isteğine engel olmak için yumruklarını sıkıp nefesini kontrol etmeye çalıştı. Korku aptallaştırır.

Vali “Baban sana hiç Işığın öğretilerini okumadı sanırım” dedi. Suratına bir karış yaklaşmışken baharatlı şarabın tadını ve öfkenin kokusunu hissedebiliyordu. ”Babanın rızası alınmış her evlilik ışığın önünde kutsaldır. Her can Işığın bir parçası ve özü olduğu için öldürmek günahtır… Her iki büyük günahı sırtına taşıyorsun Algazın ve her suçun bir bedeli vardır.” Sesi yargı dağıtan Demir Yargıçlar gibi gür ve kendinden emin çıkıyordu.

Etraftaki adamların küfürle eşlik eden tezahüratları kulağında çınladı, sadece babası ve Tlbol sesleri aralarında seçememişti. Babası köknar cam ağacın gölgesinde, meşalelerin uzağında karanlığa gömüldüğünü göz ucuyla fark etti. Korkak.

“Beni rezil ettin fahişe. Senin kaçmana göz yumacağımı sanmıyordun değil mi?” Sol kulağına yaklaşmış sesini adamların duyamayacağı şekilde alçaltmıştı. “Seninle ilgili planlarım bittiğinde hiç doğmamayı isteyeceksin.” Algazın susarak cevap verdi.

Vali bir adım geri çekildi, ellerini uzatıp Algazın’ın çenesini kavradı. Pis tırnaklarının keskin tütün kokusu iğrençti. Algazın nefesini tutu.

“Bana bakmanı istiyorum.”

Algazın baktı ve sert bir yumruğun sağ kaburgasında hissettiğinde çığlık atmak için aralanmış ağzından iniltiler eşliğinde yere düştü. Kaburgasının çatlamıştı ve ağzına dolan kanın metal tadını alabiliyordu.

Vali tepesinde dikilmiş kırık bacağına baktı, kaşlarını çattı. “Bacağına ne oldu Tlbol?”

Tlbol ağzını açacağı sırada Azill araya girdi. “Bataklığa girerken okumla durdurmak zorunda kaldım.” dedi kendinden gurur duyarak. “Sürtük bizi cadının ine doğru çekiyordu.”

“Algazın, ismin gibi yabansın ama beni hayal kırıklığına uğratın.” Dedi Vali, sesi gerilmişti. “Senin gibi gözü dönmüş bir kızdan daha akıllı bir şey beklerdim ama bataklık, hiç akıllıca değil. Her aklı başında olan adam, oradan kaçınması gerektiğini bilir, hikâyeleri sadece koca karıların anlattığı masallar sanıyorsan yanılıyorsun.

Bataklıkta yaşan bir cadı. Algazın hikâyeyi biliyordu, annesinden ölmeden önce şımardığı zaman anlattığı karanlık bir hikâye, ondan kalan anılar… Sultanın topraklarına veba sarıp birçok canların yitiği vakitler, bataklıkta yaşayan yalnız başında bir kadının söylentileri diyara yayılmış ve Işığın Yolcuları üç yüz kılıç ve meşaleyle bataklıkta yaşan iblisi öldürmek için ilahilerle yola çıkmıştı. Ancak geriye sadece bir adam geri dönmüştü. Dudakları dikilmiş, gözlerinde anlatılmayan vahşetin parıltısı varmış. Hikâyeyi herkes bilir.

“On yıl önce ticaret yapan bir kafilenin, savaştan kaçıp mallarını ordulardan uzak bir yere götürmek için bataklıktan geçmeye karar verdiklerinde, otuz üç kişiden sadece altı tanesi akan dereden cesetleri bulundu. Orada bende vardım ve o görüntü…”

“Masallardan korkmuyorum. Sadece sizin gibi ödleklerin korkmasını umut etmiştim.” Dedi Algazın, ağzındaki kanı elinin tersiyle silerken valiye pis bir gülümseme yolladı. Domuz.

Vali kırık bacağına tahta tabanlı çizmeleriyle vurdu. Vurdu. Algazın bu sefer çığlığın gizlemekte başarılı olamadı.

“Efendim, o daha bir çocuk, Demir Yargıçlar tarafından sorgulanmadan önce ellerinizde ölmesini istemezsiniz.” Dedi Tlbol, huzursuz bir şekilde elleri belindeki kılıcına gidip duruyordu.

“Bana bir daha ne yapacağımı söylersen seni tazılara atarım ihtiyar.”

Tlbol cevap hazırlanırken bir uluma sesi ormandan yankılandı. Ardından birçok ses kampın her tarafından gelmeye başladı. Kurtlar. Muhafızlar mızrakları ve kılıçlarına sarıldılar, Tlbol ve Azill uzun kılıçları hâlâ kılıflarındaydı ama gözleri gergin bir şekilde etrafa bakıyordu. Ağaca bağlı atların huzursuzca ayaklarını yere vururken çadırın yanındaki köpeklere tekrar havlamaya başlamıştı.

“Kurtlar” dedi vali sinirden soluyan nefesi soğuk hava karışıp yok oldu. “Neden bu kadar yakınlar.”

Tlbol kılıcını çektiğinde Azill’de yayını sırtında indirip klişe bir ok yerleştirdi. Muhafızlar tedirgin bir şekilde etrafa Meşalelerin aydınlatmadığı ağaçlara bakıyorlardı. Algazın yerdeyken korkunun kokusunu alabiliyordu.

“Yol boyunca bizi izliyorlardı.” Dedi Tlbol. “Aç olduklarını sanmıyorum Beyim, kış daha kendini göstermeden olmaz. Bir şeyin peşindeler sanki.”

“Adamları toplayın ve bu lanetlenmiş yerden gidelim.” Dedi Vali. “Saliç, bir ip getir de şu eniği bağla.”

Algazın, Saliç denen kişinin kendisinin göstermediğinde Vali sinirden kızardığını gördü. Vali tekrar ismi seslendi ama cevap yoktu, sadece kurtların daha çok yaklaşan sesleri ve muhafızların korkuyla atları ve köpekleri yatıştırmak için çıkardıkları gürültü vardı.

“Nereye kayboldu bu yaver” söylenerek vali hızlıca çadıra girdi.

Tlbol, Algazın’ın yanına gelip nazik elleriyle ayağa kaldırdı. Ağzındaki kanları yuttuğundan midesi bulansa da bacağındaki acı her şeyi daha kötü yapıyordu.

Algazın ayağa kalkarken bir çığlık duydu, bedenindeki tüm kanları çekildiğini hissedebiliyordu. Bu valinin sesiydi, muhafızlar atları yatıştırmaktan vazgeçip çadıra doğru koştular ancak vali çadırdan dışarı çıkmış tökezleyerek parmaklarını uzattığı şeyden kaçmaya çalışıyordu.

Çadır yırtılarak açıldı, içeriden iki metreden daha yüksek bir şey çıktı. Tamamen siyah giyinmiş olduğundan Melis bir şeyler seçemiyordu. Ancak bir insan olmadığını görebiliyordu. Meşalenin aydınlattığı vücudu metaldendi. Metal bir adam. Gözleri yanan iki fener gibi baktıkları tarafı aydınlatıyor, donuk suratı adamların korku dolu yüzlerine bakıyordu.

Ve Algazın bir şey fark etti. Metal adamın sağ elinde Saliç olduğunu düşündüğü yaverin kanlı kafası vardı. Dili kanlı dişleri önünde çıkmış, cansız gözlerine baktı. Korku aptallaştır demesi fark etmiyordu. Korkuyordu, hem de hiç olmadığı kadar. Kafa havada dönerek valinin önüne düştü.

“Öldürün! Öldürün onu!” diye bağıran Vali’nin sesini duyduğunda korkuyla bir yere kaçma isteğiyle savaşıyordu.

Mızrak tutan bir muhafız, yumruğunu kaldırdı ve bir mızrak havayı keserek gölgenin içine daldı. Hedef Metal adamdı ama mızrak metale saplanmadan önce inanılmaz bir hızla havada kaldı. Metal adam mızrağı tutmuştu, Algazın gözlerine inanamıyordu. Ardından mızrak geriye muhafızın boğazına girip boynundan çıktı. Kan, koyu ve ıslaktı. Muhafız mızrağın sapını tutarken cansız bedeni düştü. Algazın kusacak gibi oldu.

“Öldürün onu!” dedi Vali korkmuş bir sesle. Havada mızraklar ve oklar uçuşmaya başladı. Algazın kendini tekrar yerde buldu. Tepesinde dikilen Tlbol “yerde kal” deyip kılıcını çekerek metale doğru saldırıya geçti. Zırhların, kınlarından çıkan kılıçları, metale çarpan mızrakların, at nalların sesleri geliyordu. Metal adamın her hareketi kulakları zımparalıyordu. Başının üstünden döne döne bir meşale uçtu ve havada alevden ışıklar bırakarak çadıra düştü.

“Kılıçlar!” diye bağırdı Tlbol. “Ayrılın, etrafını sarıp çaresiz bırakın. Azill arkasına geç ve mızrağınla sırtında bir delik açmaya çalış, biz onu oyalamaya çalışırız.”

Babası, Vali’yi ayağa kaldırıp korkudan yeri toynaklayan atlara doğru gitmesine yardım ettiğini gördü Algazın. Sağ tarafında boğazına saplanmış mızrakla yatan muhafızın yanına süründü. Titreyen elleriyle mızrağı muhafızın boğazından çıkarmaya çalışırken gözlerini kapadı.

Mızrağı aldığında elleri kana bulanmıştı. İki muhafızın yere düştüğünü gördü suratlarından koca bir yarık vardı, gözleri yerlerinden çıkmış çukurlardan aşağıya kanlar akıyordu. Algazın gözlerini kaçırıp ayağa kakmaya çalıştı, atların olduğu yere doğru sendeleyerek yürüdü.

“Kolum! Kolum!” diye bağıran Azill’in sesini duyduğunda Melis geriye baktı. Azill’in kolları kesilmiş, fıskiye gibi kan fışkırtıyordu. Metal adam Elindeki kılıcı Azill’in boğazından sokup kafasından çıkardığında vahşice kükrede. Sırtında çarpan kılıçlar ona zarar vermiyor gibiydi. Geriye Tlbol ve bir muhafız kalmıştı. İkisi de geri adımlar atarak Metal adamdan uzaklaşmaya çalışıyorlardı. Muhafız korkusuna yenik düşüp arkasını dönüp kaçmaya çalışınca Metal adam hiç olmadığı kadar hızla elinden bir şey fırlatıp muhafızın ensesinden vurdu. Cansız beden yere serdi.

Algazın, toynaklarını korkuyla yere vuran benekli atın yanına gitti. Arkana bakma. Atın ipini çözdüğünde At şahlandı, kaçmak için tepiniyordu ancak Algazın kaçmasına izin vermedi, zorda olsa atın sırtına çıkmayı başardı. Kanlı elinde kayan mızrağı sıkıca tuttu ve atı ileri sürdü.

Gerisinde tek tük kılıçların şarkıları kulaklarına dolduruyordu. İlerisinde ise Vali büyük bir atın sırtında başını omzundan arkaya atarak ikide bir geriye bakıp hızla yol alıyordu. Algazın, Vali’nin yanında babasının tombul gölgesini seçebiliyordu.

Kalbinin atışları kulaklarında çınlıyor, atı dörtnala sürerken karanlıkta önüne çıkacak olan tepelerden kaçınmaya çalışıyordu. Gözleri hâlâ Vali’deydi onları yakalamalıydı. Mızrağı sıkıca tutmaya devam etti.

Ağaçların seyrekleşip ay ışığının doldurduğu boş araziye çıktı, araya kapatmıştı. Önündeki iki atta hızlıydı. Vali’nin geriye Algazın’ı gördüğünde karanlıkta suratı çarpıldığı seçebiliyordu. Vali, tekrar önüne baktığı ve bir okun kafasını parçalayıp atan düşmesinin sağladı. Attı kişneyip şaha kalkarken bir başka okun sesi duyuldu, ardından bir tane daha. Sıradaki hedef korkuyla etrafına bakan babasıydı, boğazına ve gözüne saplanmış oklarla yere yığıldı. İki atta dörtnala ormanın karanlığına karıştı.

Vali ve babası ölmüştü, düşüncesi bile saçmayken cesetleri ay ışığında kana bulanmıştı. İlk adet gördüğünde babasının iştahlı gözlerinin irileşmeye başlamış göğüslerine baktığı gün hâlâ acı veriyordu. Bazen şaka diye kalçasına vururken, basit bir gülümsemenin ardında maymun iştahını dizginlemekte zorluk çektiğini Algazın biliyordu.

Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştu. Vali’yle evleneceği söylendiği vakit, gece boyunca ağlamıştı. Annesini yanında görmek istiyordu. O ne yapılması gerektiğini bilirdi, o beni korurdu… Vali’nin daha önce iki karısını döverek öldürdüğünü köyde bilmeyen yoktu ve babası, her gün Vali’nin yatakta sert olduğunu söylerken daha fazla dayanamayıp kaçmaya karar vermişti. Şimdi ikisi de ölü, bu düşüncelerle kendini rahatlamaya çalıştı.

Algazın korkuyla atın eyerini çekip etrafına baktı. Boş araziyi çevreleyen yüz adımlık uzaktaki ağaçlar karanlığa gömülmüş ay ışığına karşı direniyorlardı. Başka bir okun sesi duyulmadı ancak hâlâ tehlikedeydi.

“Attan in ufaklık. Aptalca bir şey yaparsan bir sonraki hedef sen olursun.” Ses arkasından buz gibi çıkmıştı. Karşı koyulmayacak kadar sert.

Algazın attan indi.

“Şimdi suratını yavaşça bana çevir ve o elindeki mızrağı yere at.”

Mızrağı yere atarken geriye doğru topallayarak yavaşça döndü. Bacaklarının titremesini engellemeye çalışsa da başarılı olamadı. Karşısında on adım ilerisinde kalın pelerine sarılmış suratını gölgelere gömen adam duruyordu, ellindeki yayda başka bir ok vardı.

“Sen Algazın olmalısın. Seni izliyorduk.” Dedi yabancı sesi yaşını ele vermiyordu. “O iki gezginle konuştuğunda oradaydım.”

“Onlara ne oldu?” Dedi Algazın. En azından arkadaşlarıyla aynı kaderi paylaşmaz. Demişti Azill. Düşündüğü şeyin yanlış olması için dua ederken buldu kendisini.

Yabancı hiç kıpırdamadan öylece duruyordu. Konuşmaya çalışırken sesi tekledi ancak konuşmaya devam etti. “Vali’nin adamlarına yakalandılar. Senin hakkında bazı sorulara direndiler ancak şu Tlbol denen adam uyanık çıktı. Bir şey sakladığını fark ettiklerinde Kızın babasını gözleri önünde öldürdüler. Ve kıza… Tecavüz ettiler.” Son sözleri boğazında bir hırıltı olarak çıkmıştı. “Tlbol en azından aralarında değildi ama hepsi lekelenmiş, ölümü hak ediyorlardı.”

“Beni de öldürecek misiniz?” dedi Algazın. Yabancıya tanımasa da sesinde güven verici bir ses tonu vardı.

“Hayır, buraya senin için geldik.”

“Ben mi?”

SEN BİZİ ARIYORDUN. Arkasındaki sesi tanıyordu. Bir ürperti tüm vücudunu sarıp kırık kemiğinin sızlanmasına neden oldu. Metal Adam. Sendeleyerek kaçmaya çalıştı ancak ayağı bir çukura takıldı, kendini yerde buldu. “Kaç” diye bağırdı yabancıya. Yerde geriye doğru sürünürken bir elin sıcaklığını omzunda hisseti, kafasını kaldırdığında yabancının olduğu anladı.

“O” işaret parmağını Metal Adam’a çevirip “herkesi öldürdü oradaydım, kanlarını akıtırken kahkaha benzeyen sesler çıkarıyordu.” Gözlerinden aşağıya akan gözyaşlarına engel olamıyordu. Herkesi öldürdü.

“Bir kızın yaşamaması gerek şeyler yaşayıp gördün Algazın ama bitti. Artık güvendesin.” Dedi yabancı. “O aradığın şey Algazın, sana zarar verecek insanlardan uzak tutacak bataklığın ta kendisi… İnsanların korkudan yataklarına sarıldığı kişi ama eğer onu tanırsan benim gibi, içinde sevgiye dair çok şey bulursun”

Algazın konuşamıyordu. Metal Adamın suratı tamamen demirdendi; usta bir demircinin kızgın ocakta dövdüğü bir demir. Gözlerinin içinde yanan bir meşale vardı sanki gördükleri yerler güneşin ışıklarıyla doluyor, aydınlanıyordu. Algazın kendini Metal Adam’ın ellerinde bulduğunda ilkte şaşırdı. Metal bedenin soğuk olacağını tahmin etmişti ancak sıcaktı insanın sarılıp uykusunu getiren bir sıcaklık ve bir şey duydu, bir kalp atımına benzeyen bir şey.

“Beni nereye götürüyorsunuz?”

“Bataklığa.”

Bir Yaban Ezgisi” için 3 Yorum Var

  1. hilay dedi ki: dedi ki:

    Bayildim. Anlatiminizdaki akicilik, oykunun kurgusunun guzelligi ve kelimelerin ustaca kullanilmasi… her sey oylesine guzeldi ki ne desem bilemiyorum. Basta uzun olmasından dolayi okumaya biraz cekimser baslamistim ama iyiki okumuşum ve bu guzel oykuden mahrum kalmamisim. Elinize, kaleminize saglik :blush:

  2. MURAT dedi ki: dedi ki:

    Merhaba. Öykümü beğenmenize sevindim. Değerli yorumunuz için teşekkürler.

  3. Bravo kardeşim sürikliyci bi öyküydü… bataklıktan kasıt nedir gene yazar olarak en iyi sen açıklarsın fakat bana ölmek kadar özgür biyer gibi geldi bende batmak istedim en dibine? başarılarının ve öykülerinin devamını bekliyorum sevgiler…

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!