Öykü

Dijital Duygu

Frank yarı çıplak halde doğrulup yatağın kenarına oturdu. Kendini yorgun hissediyordu fakat canı sigara içmek istemişti. Komodinin üzerinde yer alan dijital saate baktığında saatin gece 2’ye yaklaşmakta olduğunu fark etti. Uyuması gerekiyordu, yarın erkenden o hiç sevmediği işine gitmesi gerekiyordu. En çok da iş arkadaşlarını sevmiyordu. “Hepsinin canı cehenneme” diye söylendi ve yanı başındaki sigaradan bir tane alıp yaktı. Yatağın diğer tarafında yatmakta olan çıplak kadın “Ne oldu sevgilim?” diye sordu tatlı bir sesle Frank’in sivilceli sırtını okşayarak. “Yok bir şey” diye homurdandı Frank kendi kendine. Bu soru onu daha da sinirlendirmişti.

Sigarasından derin bir nefes aldıktan sonra göz ucuyla yanında yatmakta olan çıplak kadına şöyle bir baktı. Veronica güzelliğin göreceli olduğu iddiasını çürütebilecek güzellikte bir kadındı. Bembeyaz ve lekesiz bir cildi vardı. Altın sarısı saçları oldukça gür ve uzundu, gözlerinin maviliğiyle birleşince ona kuzeyli havası katıyordu. Oldukça ince bir bele, fakat bir o kadar dolgun hatlara sahipti. Hareketleri zarif, ses tonu ise bir o kadar tatlıydı. Şüphesiz her erkeğin başını döndürebilecek bir güzelliğe sahipti, hatta sinirle ona bakan Frank bile kadını inceledikçe yeniden heyecanlandığını hissediyordu.

Veronica’yı yaklaşık 2,5 ay önce Living Digital’dan satın almıştı. Sektörün lideri bir firmaydı Living Digital, siz nasıl isterseniz birebir androidler üretebiliyorlardı artık. Keza bütün fiziksel, hatta davranışsal detaylarını bile tek tek Frank belirlemişti. Yaklaşık 10 senedir de böyle üst kalite bir android alabilmek için para biriktirmişti zaten. İsmini de bizzat kendisi seçmişti, zira Veronica ismi oldum olası ona seksi gelirdi. Kendisine çok düşkün, hatta deliler gibi âşık, ne isterse gözünü bile kırpmadan yapacak bir robot istemiş, Living Digital’de aynısını, hatta fazlasını yapmıştı. Frank omzunun üstünden baktığında Veronica’nın gözlerinde ona bakarken duyduğu aşkı net biçimde seçebiliyor ve bu onun sinir katsayısını daha da arttırıyordu.

Veronica ile ilk 2 ayı rüya gibi geçmişti Frank’in. Veronica onu mutlu etmek için ne gerekiyorsa yapıyor, şehvetini tatmin için bütün fantezilerini gerçekleştiriyor, ev işlerini eksiksiz yerine getiriyor, her fırsatta onu ne kadar sevdiğini söylüyor, hatta aşkından ellerini ayaklarını öpüyordu. İstediği zaman da onu sorgulamadan rahat bırakıyordu. Frank pek dışarı çıkmayı seven biri değildi (evinin sınırları dışında kendini rahatsız hissediyordu) fakat kimi zaman da sırf insanlar ne kadar güzel bir kadınla birlikte olduğunu görsün diye Veronica’yı dışarı çıkartıyordu. Erkeklerin ona hayranlık ve şehvet dolu bakışları büyük bir zafer hissi veriyordu. Gene de android olduğu anlaşılmasın diye onu insanlarla tanıştırmamaya özen gösteriyordu.

Aslında kadınlar (özellikle de gerçek olanlar) konusunda hiç başarılı sayılmazdı Frank. Hayatı boyunca hiç kız arkadaşı, hatta bırakın flörtü bile olmamıştı. Çirkindi bir kere. Boy konusunda doğa ona pek cömert davranmamıştı. Dar omuzlarına bir de yeni yeni yeşeren göbeği eklenince armut gibi gözüküyordu uzaktan. Suratı ergenlik yıllarından kalma sivilcelerin kurumuş çukurlarıyla doluydu. Mat siyah saçları iyice seyrelmiş ve yaklaşan kelliğe işaret ediyordu. İş hayatında da başarılı değildi üstelik. Bir lojistik firmasında depocu olarak çalışıyor, ne uzuyor ne de kısalıyordu. Bir kadının mevkiine ya da unvanına âşık olabileceği bir adam da değildi yani. En fenası da kadınlara nasıl yaklaşması ve davranması gerektiğini bilmezdi. Babası çiftçilikte ısrar eden, eski kafalı ve cahil bir adamdı, bu yüzden oğlunu da aynı hoyratlıkla yetiştirmişti. Daha çok küçükken evden kaçan annesi gibi babasından kurtulmak için genç yaşta şehre gelmiş fakat ne yazık ki ondan yadigâr tutumunu da yanında getirmişti. Sanki miras kalan iğrenç genleri yetmiyormuş gibi.

Gelgelelim Veronica ile geçirdiği 2 ay biraz olsun özgüven kazanmasını sağlamıştı. Ne de olsa her erkeğin hayallerini süsleyen güzellikte bir kadın ona deliler gibi âşıktı, sokaktaki erkekler de ona imrenerek bakıyordu. Lakin gene de bir şeylerin eksik olduğu hissediyordu. Veronica ne kadar mükemmel olursa olsun onun gerçek bir kadın olmadığını pek ala biliyor, bu fikri aklından çıkartamıyordu. Gerçek bir kadınla birlikte olmakla aynı şey değildi bu. Şirketin muhasebe bölümünde çalışan Claire ile hâlâ birlikte olmak istiyordu mesela, kaldı ki Veronica’nın yanında güzelliğinin lafı bile olmazdı. Hatta sarıya boyanmış saçları, zayıf vücudu, kısa boyu ve sigara kokan nefesiyle vasat olduğu bile söylenebilirdi fakat gerçekti işte.

Nihayetinde Veronica ile geçirdiği 2 ayın ardından kazandığı özgüvenle Claire’a yaklaşmaya karar vermişti. Ne var ki hiçbir şey de beklediği gibi gitmemişti. Claire, Frank’in gösterdiği yakınlığa karşı soğuk ve ilgisiz davranmış, en sonunda da onu herkesin içinde terslemişti “Burası bir iş yeri, lütfen kendine gel” diye. Hâlbuki daha kısa süre önce Brian’la arşiv odasında yakalandıklarını herkes biliyordu.

Tabi bu durum Frank’in iş yerindeki hayatını daha da çekilmez hale getirmişti. Eskiden kimsenin farkında bile olmadığı silik sıradan bir adamdı. Şimdi ise kadınlar sapıkmış gibi ondan kaçıyor, erkekler ise Çapkın Frank lakabını takarak onunla dalga geçiyorlardı. Bu durum onu öylesine rahatsız ediyordu ki, bir gün iş yerine Veronica’yı getirip herkese aslında ne kadar güzel bir kadınla birlikte olduğunu göstermek gibi hastalıklı bir fikir bile geçmişti aklından. Tabi Veronica’nın aslında bir android olduğunun ortaya çıkması ihtimaline karşılık bunu yapmaya cesaret edememiş ve herkesten kaçar olmuştu.

İşte o gece Veronica’yle seviştikten sonra iş yerinde olanlar durduk yere aklına gelmiş ve asabını bozmuştu. Gerçi durduk yere de sayılmazdı, Claire’ın onu terslediği günden beri Veronica’nın ona gösterdiği her türlü yakınlık yapay, hatta itici gelmeye başlamıştı. Halbuki öncesinde böyle hissetmiyordu. Sigarasından büyük büyük nefesler almaya başladı, içme hızı öfkesiyle beraber doğru orantılı olarak artıyordu. Dışarıdan bakıldığında öylesine komik bir görüntüydü ki bu Veronica android olmasaydı kahkahalar içinde gülebilirdi.

“Ne oldu bir tanem? Ne olursa olsun benimle paylaşabilirsin” dedi Veronica yavaşça doğrularak, Frank için yaşadığı endişe gözlerinden okunuyordu. Gerçekten de başka bir kadınla birlikte olmak istediğini ona kolayca anlatabilirdi, çünkü Veronica hepsini anlayışla karşılayacak şekilde programlanmıştı. Onun yerine “Kapa çeneni” diye sertçe tersledi Frank, zavallı android ne kadar yakınlık gösterirse tepesi o kadar atıyordu. “Peki sevgilim, sen nasıl istersen” dedi Veronica ve Frank’in istediği gibi sessizliğe gömüldü.

Birkaç dakika sessizlik ve Frank’in sigara çekişleriyle geçti. Kafası karışıkken hep böyle yapardı zaten. Ne kadar sigara dumanına gömülürse o kadar aydınlanıyor gibiydi. Sigarası bitince de onu sessizce izleyen Veronica’ya döndü ve gergin bir sesle sordu:

“Beni gerçekten seviyor musun?”

“Tabi ki aşkım, herkesten ve her şeyden fazla hem de!”

Bu cevap Frank’e hiç de inandırıcı gelmemişti. O tıfıl Brian’la bile birlikte olan, şirketin en vasat kadını Claire bile ondan hoşlanmamışken Veronica gibi bir afet nasıl olur da ezik Frank’ten hoşlanabilirdi? Başarısız Frank’ten, çirkin Frank’ten, kadınlara nasıl davranılacağını bilmeyen Frank’ten? Aşikar şekilde yalan söylüyordu. Onu gerçekten sevmiyordu, seviyor olamazdı. Sadece bir asker gibi görevini yerine getiriyor, onu sevmesi programlandığı için sevdiğini söylüyordu. Hiçbir gerçekliği olmayan, tamamen sanal ve sahte bir duyguydu bu. Dijital duygulardan oluşan bir bataklıkta boğulduğunu hissediyordu.

“Yalan söyleme!” diye sesini yükseltti Frank. “Yani, eğer beni sevmek zorunda olmasaydın, beni sevmeye programlanmasaydın gene de sever miydin?”

“Elbette hayatım, sen benim için bu dünyadaki en mükemmel erkeksin” dedi Veronica gülümseyerek. Aslında oldukça zeki bir android olsa da bu soru için verebileceği başka bir cevabı yoktu çünkü.

Veronica’nın bu temelsiz ve koşulsuz sevgisi başlarda çok hoşuna gitse artık onu rahatsız ediyordu. Veronica’nın yanından uzaklaşmak, dijital duygularından kaçmak istiyordu. Balkona çıkıp biraz hava sakinleşebilirdi, gecenin sessizliği ona hep iyi gelirdi çünkü. Fakat ayağa kalktığında boy aynasında biçimsiz vücuduyla çirkin suratını gördü ve bu hiddetini iyice körükledi. Bir anda delirmiş gibi yatağın üzerine atladı ve iki eliyle Veronica’nın ince boynunu sıkmaya başladı.

“Bana yalan söyleme dedim pis fahişe! Beni aptal mı sanıyorsun? Bilmediğimi mi sanıyorsun? Konuş hadi, çok çirkinsin de, eziksin de, senin nereni seveceğim de, hatta başka erkekleri arzuladığını söyle bana…”. Veronica’nın boğazını deli gibi sıktığı halde moraran Frank’in kendisiydi, bir android’i boğarak öldüremezdi.

“Beni istersen sabaha kadar boğabilirsin, hatta dövebilirsin aşkım, ama seni sevmediğimi nasıl düşünürsün?” dedi Veronica. Söylediklerine gerçekten de inanıyordu. Frank’in aksini düşünebiliyor olmasını da algılayamıyordu.

“Yeter!” diye bağırdı Frank ve Veronica’nın suratına okkalı bir tokat indirdi. Şimdiye kadar ona ilk kez vurmuştu. Öylesine kuvvetli bir tokattı ki bu gerçek bir kadına vurmuş olsa bayıltabilirdi. İçinden onu öldüresiye dövmek, ondan aslında iğrendiğini söyletene kadar işkence etmek geçiyordu. Ama işe yaramayacağını biliyordu, böyle olmasını o istemişti. Üstelik Veronica olan her şeyi olduğu gibi kabulleniyor, bu durum daha öfkelenmesine sebep oluyordu.

Veronica’yı peşi sıra sürükleyerek balkona çıktı ve sertçe android’in sırtını korkuluklara yasladı. Korkuluklar ancak bel hizasına geliyordu. Soğuk bir Eylül gecesiydi ve tamamen çıplak olmasına rağmen Veronica’nın gözlerinde üşümekten ya da korkudan eser yoktu, sadece Frank’in neden bu kadar sinirlendiğini anlamaya çalışıyordu. Omuzlarından sarsarak “Söyle dedim, beni sevmediğini söyle, gerçekleri söyle hadi!” diye bağırdı suratına karşı tükürükler saçarak.

“Sevgilim, lütfen sakinleş, tersini düşünmene ne sebep oldu bilmiyorum ama ben seni gerçekten de çok seviyorum. Ne yaparsan yap, hatta kimle beraber olursan ol. Hiçbir şey sana karşı olan hislerimi değiştiremez.”

“Sana emrediyorum” diye bağırdı Frank avazı çıktığı kadar. Başka hiçbir şey duymak istemiyordu. “Beni sevmediğini söyleyeceksin derhal”.

Veronica’nın mavi gözleri şaşkın biçimde Frank’in yüzünü okumaya çalışıyordu. “Eğer seni mutlu edecekse bir tanem” demeye çalıştı ama Frank izin vermedi. “Bırak şimdi benim mutlu olmamı, sadece beni sevmediğini söyle, sana emrediyorum”.

Birkaç saniye süren bir sessizlik oldu.

“Seni sevmiyorum” dedi Veronica usulca. Bakışlarında hüzün vardı ve gözlerini ondan kaçırmaya çalışıyordu.

Frank android’in yüzüne baktı. Yüzündeki üzüntüyü ve daha şimdiden oluşan pişmanlığı net biçimde görebiliyordu. Hafifçe gülümsedi ve “Bu söylediğin bile gerçek değil” dedikten sonra Veronica’yı balkondan aşağı itti.

Android’in binanın 34. katından yere çakılması pek de kısa sürmedi. Bir süre sessizce havada süzüldükten sonra büyük bir gürültüyle kaldırıma çakıldı ve paramparça oldu. Pek çok insan gürültünün kaynağını anlayabilmek yataklarından kalkıp balkonlarına fırlamıştı. Bazıları da yere çakılan Veronica’dan kalanları görünce istemsizce çığlık attı. Uzuvları ve mekanik parçaları sokağın dört bir yanına dağılmıştı. Büyük parçalardan da enerji yakıtı sızıyor ve uzaktan bakıldığında kanlı bir ceset gibi görünüyordu.

Veronica’nın enkazı kendi hayatının sefilliğini hatırlatıyordu Frank’e. Gene de bu görüntü ona kendini iyi hissettirmişti. Uzun süredir bu evde hissettiği en gerçek duygu buydu ne de olsa…

Emre Sümer

Emre Sümer bendeniz. İzmir doğumluyum, İzmir Atatürk Lisesi’nin ardından Celal Bayar Makine Mühendisliği’ni bitirdim. Video oyunlarını, oyun koleksiyonculuğunu, müzik dinlemeyi, okumayı ve kısa öyküler yazmayı seviyorum. 2009’dan beri Oyungezer dergisinde yazarlık yapmaktayım. Ölümsüz Öyküler’in 2015 yılındaki yarışmasında “Geri Döndü” isimli öykümle üçüncü oldum ve öyküm kitaba basıldı. Fantastik, korku ve bilimkurgu öykülerini seviyorum, favori yazarım ise Edgar Allen Poe.

Dijital Duygu” için 2 Yorum Var

  1. Öncelikle elinize sağlık. Son cümle öykünün en güzel cümlesi olmuş. Güzel bir sonla biten, güzel bir öyküydü.

    Naçizane kendi eleştirilerimi sunayım, yalnızca yazınızı geliştirmeniz adına. Lütfen yanlış anlamayın.

    Yeni yazarların düştüğü en büyük hata; okudukları çeviri kitapların etkisinde kalıp gerçek bir üslup yerine çeviri gibi yazmaları. Bunu çok iyi biliyorum çünkü yazmaya yeni başladığım zamanlarda ben de çok yapıyordum. Hâlâ da yaptığımı söyleyen bir yazar arkadaşımız olmuştu, özen göstermeye dikkat ediyorum. Size de aynısını tavsiye ederim. Mutlaka yerli eserler de okuyun ve yazdığınız metinler yerli özelliklere sahip olsun. Olay Türkiye’de geçsin, konuşmalar Türkçe olsun, karakterler Türk olsun. Kendimizden bir şey bulalım, görelim. Başka türlü diğer eserlerden nasıl ayrılırız? Bu şekilde Frank ile Veronica’ya bir yakınlık duyamıyorum. Çünkü gerçekçi gelmiyor.

    Onun dışında bence kısa öykü adı altında yazdığınız bu metinde yaptığınız betimlemelerin uzunluğu fazlaydı. Bence gerek yoktu bu kadara. Bu kadar uzun cümlelerden, paragraflardan kaçının. Betimlemeyi seviyorum, yapmak istiyorum derseniz de tavsiyem; konuşmaların aralarına serpiştirin, katı bir paragraf halinde yazmayın.

    Sonuç olarak bunlar çok kısa sürede düzeltilebilecek şeyler. Siz şu aşamada güzel bir fikir bulup onu akıcı bir metne dökebilmişsiniz. Önemli olan da zaten bu. Mutlaka başkalarının (ben de dahil) yaptığı eleştirileri kendi süzgecinizden geçirin, uygulamak isterseniz öyle uygulayın.

    Elinize sağlık. Üretmeye devam. :fist:

  2. @ulu.kasvet Merhaba, öncelikle öykümü okuduğunuz ve eleştirilerinizi paylaşma inceliğini gösterdiğiniz çok teşekkür ederim. Yanlış anlamak ne kelime, aksine çok mutlu bile oldum eleştrilerinize :slight_smile: Fikirlerinizin üzerinden sırayla geçersek.

    Olayların Türkiye’de Türk karakterler arasında geçmesiyle ilgili olarak, aslında emin olun yerli eserler de okuyorum. Lakin iş böyle bilimkurgu, korku ya da doğaüstü öykülere geldiği zaman nedense Türk karakterlerle yan yana koyamıyorum kafamda.Dediğiniz gibi bu alanlardaki eserlerin genelde yabancı kaynaklı olmasından dolayı böyle bir algım oluşmuş olabilir. Gene de gelecek öykülerimde bu fikrinizi kesinlikle gözden geçireceğim.

    Betimlemelere gelince, genelde kısa öykülerimde pek betimleme kullanmam aslında. Hatta eşim de bana hep kızar (öykülerimi önce o okur, kendisi de sıkı bir okuyucudur) “Senin karakterlerini kafamda canlandıramıyorum ben” diye. Hatta inanın bu kadar betimleme kullandığım da ilk öyküm buydu, o da size denk gelmiş :smiley: Zira ben de sizin gibi bu tarz öykülerde betimlemeleri kısa tutma taraftarıyımdır normalde. Bu öyküde Frank’in kompleksini ve Veronica’nın tarifsiz güzelliği vurgulayabilmek adına betimlemeleri uzatmıştım ama sanırım biraz ayarı kaçırmışım. Dikkat edeceğim bu konuya da.

    Öykünün akıcılığını ve özellikle son cümleyi beğenmenize de çok sevindim (ki en vurucu olmasını istediğim kısım oydu), çok teşekkür ederim yorum ve eleştirileriniz için. İleri de aynı şekilde görüşlerinizi paylaşırsanız çok sevinirim.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!