Öykü

İnci

Uyanmıştım uyanmasına ama gözlerimi açamıyordum bir türlü. Sanki bir güç göz kapaklarımı yapıştırmıştı. Tekrar uykuya dalmaya çalışıyorum bunun zor olduğunun farkında olarak. Savaşmayı bırakıp kalkmaya karar veriyorum. Doğrulup, ayaklarımı yataktan sarkıtıp öne arkaya sallamaya başlıyorum. Dış dünyayla tek bağlantım olan gözlerim hâlâ kapalıydı. “Açmadan tüm ömrümü geçirebilir miyim acaba?” diye geçiriyorum içimden. Kör olanları kıskandım biran. Kör olmayı dileyecek kadar bıkmıştım dünyada gördüklerimden. Yataktan kalkmayı deniyorum, olmuyor. O gücü yine hissediyorum, ruhumu dibe çeken güç şimdi de bedenime baskı uyguluyor olanca kuvvetiyle. Ağırlaştım, kocaman bir kaya parçası gibi hissedene dek ağırlaşmaya devam ettim. Artık ayaklarımı da sallayamıyorum bir o yana bir bu yana. Halıyı hissetmeye çalışıyorum, yatağımın başucunda duran terliklerimi ama nafile. Koca bir kaya parçasıyım artık, yataktan inmek için yuvarlanmaktan başka çaremin olmadığını anlıyorum.

Düşerken öyle bir gürültü çıkarmıştım ki herkes saniyeler içinde odama doluşmuştu. Sesleri duyuyordum, hatta ayırt edebiliyordum. Annem, babam ve kız kardeşim, hepsi buradalar. Annem çığlık atmayı bırakmış, hıçkırıklara boğulmuştu saniyeler içinde.

– İnci, yavrum aç gözlerini lütfen. Biz buradayız anneciğim. Yok bir şey, sadece yataktan düşmüşsün.

Ne kadar da basit çıkıvermişti ağzından “sadece” “sadece yataktan düşmüşsün”. Sadece mi anne? Gerçekten sadece mi?

– Neden açmıyor gözlerini Rıdvan? Kızım koş Ali amcana haber ver, durumu anlat. Hastaneye gitmediyse uğramasını rica et.

Patır patır ayak sesleri çıkıyor odadan. Annemle babam benimle kalmış olmalılar. Kaldırmayı deniyorlar ama olmuyor. İki yaşlı vücut, yaşlarından daha çok çektikleri üzüntüden yaşlanmış iki beden. Teyzemin geçen gün dediği gibi “ Son bir ayda yüzün çöktü abla, saçların bembeyaz oldu. Hepimiz üzülüyoruz ama hayat devam ediyor. Senin güçlü olman lazım. Evin direği sensin. Sen mutlu ve güçlü görünürsen herkes öyle hisseder.”

Kayayım ben artık anne, hem de çok ağır ve büyük bir kaya. Boşuna denemeyin, yerimden oynatmaya gücünüz yetmez sizin.

– İnci aç artık gözlerini lütfen, bak korkutuyorsun beni.

– İnci canım lütfen açar mısın gözlerini yavrum? Rüya gördün galiba. Bak annen çok korktu.

Canım babam, kim bilir neler geçiyor o güzel yüreğinden, hâlâ hissettirmemek için bize acılarını gömüyorsun derinlere. Ne kadar derine gömmeye çalışsan da o masmavi gözlerindeki acılı bakışın nasıl da ele verirdi seni bilemezsin. Eskinden de İşten eve geldiğinde annem seni görür görmez kapıda soruverirdi “Rıdvan, ne oldu canım? Niye üzgünsün? İşte bir şey mi oldu?” diye de bu kadar hızlı nasıl anladığını bir türlü kavrayamazdın. Daha önce fark etmemiştim, sesin de ele veriyormuş acılarını baba. Mavi gözlerini göremiyorum ama hissediyorum seni.

Gözlerimi açmak mı? Şart mı? Gerekli mi gerçekten? Açıp da ne olacak? Penceredeki bej storların yerine suları gürül gürül akan bir şelale, köşedeki koyu lacivert kadife kumaşı yer yer eskimiş koltuğun yerine dallarına rengarenk papağanların tünediği tropik ağaçlar, üzerinde hâlâ yattığım kilim desenli halının yerine yemyeşil çimler, duvardaki bebekliğimden başlayıp lise mezuniyetime kadar (okullardaki mevsim şeridi konseptiyle hazırlanmış) fotoğraflarımın yerine yabani çiçekler, muhtemelen üzerinde kitaplar yığılı olan masamın yerine bir fil mi var ki gözlerimi açayım? Hayatımda ne değişecek gözümü açmamla? Beni bu ağır kaya parçasına dönüştüren acılarım bitecek mi? Yıllarca hayalini kurduğum ülkelere gidebilecek miyim? Dağlarda kamp yapabilecek miyim? Arkadaşlarımla konsere gidip çılgınca eğlenebilecek miyim? Yatağımın yanındaki sehpadaki ağrı kesicilerin yerine tokalarımı, parfümlerimi koyabilecek miyim? Aşık olabilecek miyim yeniden anne? Birini sevebilecek miyim? Beni sevebilecek, bensiz yaşayamayacağını haykıran biri girebilecek mi hayatıma? Benim için şiirler yazan, evlilik hayalleri kuran? Evimize alacağımız eşyalar için kavga edebileceğim? Çocuğumuza hangi ismi koyacağımız için günlerce tartışacağım birisi girecek mi hayatıma yeniden anne?

Açmayacağım o zaman, böyle hayal kuracağım sadece. Açarsam her şey gerçek olacak, değiştiremeyeceğim salt gerçekler. Şimdiyse odamı istediğim gibi hayal etme özgürlüğüm var. Bugün tropik bir orman, yarın binlerce balıkla birlikte yüzdüğüm masmavi deniz, başka bir gün sımsıcak uçsuz bucaksız bir kumsal. Neden bu ihtimalleri yok edeyim ki?

Bu dünyayla kurduğum bağlar teker teker koparıldılar. Tek bağlantım kaldı: gözlerim. İster kullanırım istersem kullanmam, güç bende. Bırakın kalan son gücümün tadına varayım. Onu da alırsanız ne kalacak bende? İşte o zaman gerçekten bataklıkta boğulmuş olmaz mıyım?

Kaldırmayın beni, hayır. O yatağa koymayın tekrar. Her gün biraz daha batıyorum karanlık derinliklere o yatakta. Bataklık gibi içine çekiyor beni görmüyor musunuz? Yakında tüm vücudumu yutacak. Duymuyor musunuz beni? Koymayın o yatağa diyorum size.

Bu yatağa yatırmakla bana ne kadar kötülük yaptığınızın farkında değilsiniz. Yorganımı başıma çekmek istiyorum ama şimdi de kollarımı hissetmiyorum. Kollarım da bataklıkta artık vücudumun geri kalanıyla birlikte. Sadece başım dışarda kalmış. Zor nefes alıyorum. Yakında başımı da yutacak bu bataklık yatak.

Odaya yeni birisi giriyor, parfümü ağaç kokulu. Yanağıma dokunuyor usulca, şefkatli.

– Açabilirsin istersen gözlerini İnci. Bunu yapabileceğini ikimiz de biliyoruz.

Bir an parfümün etkisinde kalıp yine ormana gidiyorum. Ağaçların kokusunu içime çekiyorum, tertemiz hava, güneş ışınları sık ağaçların dalları arasından sızmaya çalışıyor. Ortaya çıkan manzara harika. Ayaklarım yarı toprak yarı çim olan zeminde çıplak. Geziniyorum özgürce bir başıma.

– Daha önce de konuşmuştuk, fiziksel olarak bir sorun yok. Açmayı reddediyor. Bunu da atlatacaktır sabırlı olun. O güçlü bir kadın, neler atlattı bugüne kadar. Biraz daha zamana ihtiyacı var. İnciciğim, şimdi sana sakinleştirici bir iğne yapacağım. Canın çok acımayacak ama hazırlıklı olmanı istiyorum. Uykunu getirecektir muhtemelen, uyanınca kendini daha rahat hissedeceğine eminim.

Küçücük bir sızı hissediyorum, bir dikene çarpmış olmalıyım yürürken. Bu kadar büyük bir ormanda diken bulunması çok doğal. Ilık bir rüzgâr esiyor sanki. Çimlerin üzerine uzanasım var. İleride akan bir derenin sesi geliyor. Gidip ayaklarımı sokup ıslanmak istiyorum ama hiç gücüm yok. Birazcık kestireyim şuracıkta, sonra giderim dereye. Hatta yüzerim biraz. Vücudumda buz gibi suyu hissetmeyeli ne çok oldu. Gözlerim kapanıyor usulca. Nasıl da tatlı bir uyku bastırdı birden. Uykuya bırakıveriyorum kendimi direnmeden.

Ne kadar geçti bilmiyorum üzerinden, aniden ayağa dikiliyorum. Her yanım kan ter içinde. Etrafıma bakıyorum hâlâ ormandayım, güneş, hâlâ ışıklarını toprağa göndermek için ağaç dallarıyla kavgada. Uzaktaki dere akıyor, sesinden belli. Uzaktan görüyorum seni, yaklaşıyorsun gittikçe. İnanamıyorum ilk önce, gözlerimi ovuşturuyorum. Gittikçe yaklaşıyorsun, artık eminim, sensin. Dokunuyorum sana, gözlerin, dudakların, yüzün. Kokunu içime çekiyorum, hâlâ mis gibi kokuyorsun. Sımsıkı sarılıyorsun tek bir kelime bile etmeden. İlk sarılışın gibi kampüsün dibindeki parkta. Beni sevdiğini söyleyip utangaç tavrınla, gözlerini gözlerime dikmiştin tepkimi görmek için. Cevabım kötü olur duyduğun şüphe gözlerinin içinden okunuyordu. Aynı babam gibi seni okuyabiliyordum gözlerinden. Hem bu hem de babamın masmavi gözlerinin sende de olmasından mıdır nedir ilk gördüğümde aşık olmuştum oysa sana. Şüphe duyman boşunaydı ama sen nereden bileceksin ki. Ben duygularımı saklamada bir ustaydım. En ufak bir belirti göstermeyerek kendime savunma kalkanı geliştirmiştim. Çünkü hayal kırıklığına uğradığımın bilinmesi benim için en büyük zayıflıktı o zamanlar. Ah o zamanlar…

– Rüya gördüm Anıl. Çok kötü bir rüya. Birlikteydik, okuldan çıktık, yürümek istemedin, taksiye bindik. Yine göz göze konuşuyorduk dünyanın farkına varmadan. Sadece sen ve ben vardım mekândan, zamandan bağımsız. Sonra birden dünya durdu, zaman durdu: bir ses, çok güçlü bir ses, ardından her şey dönmeye başladı. Hayır her şey değil, biz dönüyorduk, yuvarlanıyorduk. Sesler durdu. Bir anlığına yaşam durdu. Derinlerde bir ağrı hissettim, canım çok fena yanıyordu Anıl. Acıdan gözlerimi açamıyordum. Bağırışlar başladı dört bir yandan, çığlıklar. Ama acım çok fenaydı. Sonra gözlerimi açtım. Seni gördüm, yine bana bakıyordun, ama bu sefer masmavi gözlerini okuyamadım. Gözlerin açık, bana bakıyordun oysa. Anıl dedim, gözlerinde tepki olmadı. Anıl diye bağırdım, Anıl, Anıl…

Kaç zaman geçti üzerinden bilmiyorum, yine gözlerim kapalı birileri bana sesleniyor adımla.

– İnci, İnci. Duyuyor musun beni? Duyuyorsan başını oynatır mısın?

Komutu anlamış hiç düşünmeden başımı oynatmıştım. Çok güçsüzdüm. O kadar halsiz hissediyordum ki anlatamam. Sadece uyumak istiyordum. Muhtemelen yine uykuya daldım.

Yine kim bilir kaç zaman sonra gözlerimi açtım bu sefer uyanınca. Karşımda bir duvar, üzerinde küçük ekran bir televizyon. Solumda bir kanepede annem üzerinde kareli bir İskoç battaniyesiyle uyumuş. Oda loş bir ışıkla aydınlanıyor. Tuhaf bir koku var. Tanıyorum bu kokuyu, hiç sevmediğim tanıdık bir koku. Dezenfektan kokusu, hastane mi burası? Aynı hastane gibi kokuyor. Kalkmaya çalışıyorum yataktan kalkamıyorum, sanki bağlamışlar beni yatağa. Hiçbir yerimi oynatamıyorum. Ayaklarımı, kollarımı kıpırdatamıyorum. Sadece başım, ona hükmedebiliyorum sanki. “Anne” diyorum usulca. Annemi ayağa kaldırmak için bu kadarı bile yetiyor. Hemencecik kalkıyor koltuktan, yanıma geliyor. “İnci” diye diye seviyor beni hıçkırıklarla ağlarken bir yandan da. “Ağlama” diyorum “Neden ağlıyorsun? Bak uyandım.” Daha da artıyor hıçkırıklarının şiddeti. Kapı açılıyor babam, bir doktor ve bir hemşire giriyorlar içeri. Babamın masmavi gözlerine bakıyorum hemen, korku var içlerinde. Bakışlarımla soruyorum “Neden korkuyorsun baba? Annem neden ağlıyor?” her zaman ki gibi saklayamıyor düşüncelerini. Bakışlarını kaçırıyor, önce yere sonra yatağıma bakıyor. Gözleri bedenimin altında kilitleniyor. Tedirgin oluyorum. Babam bile olsa bacaklarımın olduğu yere böyle bakması tuhaf.

“Niye bakıyorsun oraya baba? Ne var orada? Lütfen öyle dikme gözlerini rahatsız oluyorum.”

Başımı usulca kaldırıyorum, babamın baktığı yeri görmem gerek. Meraktan ve huzursuzluktan çatlamak üzereyim. Ama hiçbir şey yok orada, sadece yatak, çarşaf… Bir tuhaflık var bunda, yatağımın geri kalanı boş. Yanlış mı görüyorum? Algım mı zayıfladı? Deliriyor muyum? Orada bacaklarımın olması gerekmez mi? Neredeler? Çarşafın altında olmalılar. Ama yoklar. Ayaklarımı oynatmaya çalışıyorum Anıl, oynatamıyorum. Ayaklarım olması gereken yerde yoklar Anıl. Ellerimle çarşafı çekmek istiyorum, Anıl ellerim de yok, kollarım da. Sadece gövdem var sanki yatakta. Her yerim bandajlar içinde. Çığlık atmaya başlıyorum. Ben çığlık attıkça annem çığlıklarımı bastırırcasına ağlıyor, artık babamın masmavi gözleri de buğulu. Arkasını dönüyor ama nafile onun hıçkırıkları da geliyor kulağıma. Çığlıklarım yeri göğü inletiyor Anıl.

Sonra birden uyanıyorum. Sanki rüya içinde rüya görüyorum. Seni soruyorum bu sefer. En son seninleydik ya? Yine hastane odasında uyanmışım güya. Annem, babam yine baş ucumdalar. “Anıl” diyorum usulca “Nerede? Onunla konuşmam gerek.” Bu sefer ikisi birden kaçırıyorlar gözlerini gözlerimden. Bir daha seni sormuyorum Anıl. Bu seni son soruşummuş güya, rüya bu ya. Küsüyorum sana, beni bu halde bırakıp gittiğin için. Hayatta ilk kez aşık olduğum, ona karşı tüm savunma mekanizmalarımı indirdiğim adamın beni terk edişine çok içerliyorum.

Küsmüştüm ben sana Anıl. Rüyada bile beni asla terk etmemelisin. Sen burada bekle, birkaç dakika içinde döneceğim. Annemlere bir mesaj iletmem gerek, daha sonra sonsuza dek birlikteyiz.

Üzülmeyin! Siz beni sadece yatakta yatarken görüyorsunuz oysa ben dünyayı geziyorum şimdi.

İnci” için 1 Yorum Var

  1. Kör olmak görmekten daha mı iyi midir? Rüya ile gerçek arasında akan bu hikayede gördüklerimizden çok göremediklerimize odaklanabilirsiniz. Beden hareketsizken aksiyon ve gerilim dolu bir hikaye. Merak duygusu ise hikayenin sonuna kadar sürüyor. Kalemine sağlık Feyza.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!