Öykü

Su, Mücevher ve Köpük ya da Bu Şartlar Altında Kabarcık

Güneşli, ılık meltemlerin estiği güzel bir bahar günüydü oğlum Sarp’la Bebek parkına gittiğim o gün. Bir gözüm hâlâ onun üzerindeydi. Çocuğun sallanan salıncakların önünden geçmek gibi bir huyu vardı. Tehlike seviyordu, artık uyarmıyordum onu, sadece izliyordum. Belki de diye düşünüyordum; bir gün bir salıncağa çarpmalı. Sonra aklıma yarılmış bir kafa, o bembeyaz teninden akan kanlar ve travma korkusuyla hastanede müşahede altında kalışı geldi. Bağırdım.

“Sarp, Sarp! Salıncaklara yaklaşma oğlum”

Oğlan dikkatini salıncaklara verince benim de dikkatim onun masumiyetine kaydı. Bembeyaz pamuk gibi yumuşacık bir ten ve ruh vardı karşımda. Koşmaktan yanakları kıpkırmızı olmuş, masum, sadece sevgiyi, oyunu ve yemeyi bilen bir ruh. O zaman keyiflendim ve dikelip masmavi gökyüzüne bakarak derin bir nefes aldım. Daha da mutlu olarak düşünmeye koyuldum. Ne zaman başımı ilk kez kaldırdığımı düşündüm ve buldum. Döndüm oraya; o zamansız ve mekansız olaya…

* * *

Behzat bana bakıyordu, Çek kızlardan şimdi ismini unuttuğum mavi gözlü, siyah saçlı ve beyaz tenli olanını beğenmişti, kız ise beni… Kumral, uzun boylu olan ise Behzat’ı beğenmişti ki normal olan da buydu; Behzat düzgün yüz kemiğinin yanı sıra doğal olarak mükemmel vücuduyla korkunç yakışıklı bir adamdı. Ama mavi gözlü, siyah saçlı ve beyaz tenli kız beni beğenmişti, şaşırtıcı bir şeydi. Ben de saçlarımı ta Ricky Martin’in un dos tres şarkısından öğrendiğim şekilde jöleleyip kaldırdığımda fena olmuyordum ama asıl savaşı nelerden hoşlandığımız sorulduğunda kazanmıştım. Yazıyorum demiştim, bir polisiye senaryo yazıyorum. –ki senaryo demeye bin şahitti- Behzat geri kalmamak için okumayı severim demişti, James Joyce severim. Ulysses falan… Kızlar çok ilgilenmemişti. İlgilenseydi Finnegan’s Wake’i patlatacaktım –ki okumamıştım- kız çok güzeldi çünkü. O ara komik bir şey de olmuştu, tekne turundaydık ve tekneci çocuk;

“Abi kızlarla ortak ödüyorsanız onlara sizin ücreti de ödetecek şekilde söyleyeyim ücreti” demiş ve benim aklım, yıllar önce TRT’de dönen bir turizm reklamına gitmişti. Reklamda önce ülkelerin haritadaki şekilleri ekrana gelir sonra o ülkenin popüler müzikleri çalar –hatta Almanyanınki lüskasiyli ida lüskaseyli ida gibi bir şeydi- en sonunda da o ülkeden birileri Türkiye’nin güzelliklerinden bahsederdi. Mesela Fransız bir kadın Ayasofya, Kapadokya falan deyip sonunda da sorardı “Neden daha fazla tanıtmıyorsunuz ülkenizi?” Reklamın sonunda da kısaca turistleri kazıklamayın mesajı verilirdi.

Saniyenin milyonda biri hızında düşündüğüm bu temalardan sonra ve Behzat’tan önce cevabı vermiştim. “Neden daha fazla tanıtmıyoruz ülkemizi/Hayır teşekkürler biz öderiz…” Behzat bana her şeyin başında söylediğim gibi yine bakmıştı. Çok uzatmaya gerek yok, tekne turunu alman usulü ödemiş, mavi gözlü, siyah saçlı ve beyaz tenli kız beni seçmiş ama Behzat’ın şişkin egosu baskın gelmiş ve “Bros before hoes” ekolü gereği kızları paylaşamayıp evlerine sağ salim ve zararsız göndermiştik.

Evet, Behzat yine bana bakıyordu. Yeni tanıştığımız bu kızlardan birine göz koymuştu ama ortalama vicdanlı bir insan olarak Çek kızlarda yaptığım şövalyeliği de hatırlıyordu. Gözbebekleri büyümüş bir beğendiği kıza bir bana bakıyordu ama bu sefer bu kurda bakıp, tek kaşımı kaldırdığımda pes etti ya da eder gibi yaptı. Bu sefer değil Behzat demiştim ona gözlerimle zira.

Dönemin deniz kenarındaki popüler bir gece kulübünün üst katındaki balkondaydık. Gece yarısıydı ve içeride millet kendini paralarcasına dans edip çiftleşmek için av ararken biz romantik şarkılar eşliğinde tanışıyorduk. Kızlar Polonyalıydı, şimdi unuttum ama sanırım birisi adına Petra demişti. Petra koyu kestane saçlı, kahverengi gözlü, buğday tenli, 1.65 boylarında, fit ve vamp bakışlı bir kızdı. Hoştu ama Behzat’ın ona alışması için biraz çabalaması gerekecekti. Öbürü; sanırım Fanny olan sarı saçlı, mavi gözlü, asla şişman değil ama kadınsı “feature”ları büyük denebilecek daha çok 50’li yılların Hollywood yıldızlarına benzer güleç bir kızdı. O zamanlarda yaşasaydı Jane Mansfield, Marilyn Monroe veya Anita Ekberg –ki bu ismi öylesine söylemiyorum bu bir easter egg- kadar popüler olabilirdi, gelgelelim biz 50’lerde değildik.

Konuşma ilk başlarda kasık devam ediyordu, hep böyle olurdu. Benim dışımdaki üçlü, pipetleri ile bir Fish Bowl içiyordu ve söylediğim gibi havadan sudan konuşuluyordu. Behzat ve Selim’in icat ettiği bir yönteme göre bu Fish Bowl ikinci kat balkonunda sipariş edilir, sonra yanımıza alınarak dans pistine inilir ve parası ödenmeden kulüpten çıkılırdı. Bir gün fena dayak yiyecektik ama o günün bugün olmamasını umuyorduk. Derken Petra birden alakasızca sordu;

“Polonyalılar hakkında ne düşünüyorsunuz?”

Bu olurdu, iki farklı milletten insan ilk tanıştığında milletleri ana konuşma konusu olurdu. Ve ben bu muhabbeti severdim.

“Zeki insanlar” dedim “Amerika ve Kanada’da yapmakla kalmadılar kendi ülkelerinde de harika bilgisayar oyunları yaptılar. Mass Effect, Witcher… Sonra mesela eski besteciler, Papa II.Jean Paul, Polish Lithuanian Commonwealth, Büyük Casimir, kanatlı Hussarl’lar…” devam ettim “Yine de tabi herkes bir değil sizi öven de yeren de yazarlar gördüm.” Kızlara Polonya televizyonunda komünist dönem sonrası bizim özel kanalların ilk yıllarında olduğu gibi erotik filmlerin alenen yayınlandığını, ancak bizden farklı olarak kızları da erkekleri de orijinal seslerin duyulabileceği şekilde tek bir erkek sesinin konuştuğundan bahsedecektim ki Petra o ana kadar söylediklerimle hiç ilgilenmemiş olduğunu belli eden bir tavırla soruverdi;

“Ruslar hakkında ne düşünüyorsunuz?”

Behzat bu muhabbetten zaten hoşlanmazdı ama artık bildiğiniz gibi düşüncelerini bakarak verme konusunda ustaydı, bana yine baktı ve ben de anladım. Normalde Rusya deyince aklıma Prut bataklıklarında kazandığımız o savaş ve Katerina gelirdi. Katerina olayı kurgusaldı ama gülmek için idealdi. Kendimi tuttum ve

“Harika insanlar” dedim “Neden sordunuz?” Kızları ürkütmeden itiraf ettirmeliydik.

Ve kızlar ürkmeden itiraf ettiler “ Biz Rusuz aslında”

Güldük ve sorduk “Neden Polonyalıyız dediniz?”

“İnsanlar bizi sevmiyorlar” Cevap veren Petra’ydı, aslında tüm bu konuşmayı temelde Petra ve ben yapıyorduk, Behzat bakıyor, Fanny gülüyordu. Ben ise Behzat’ın haince planına düşmekten korkuyordum. Sonuçta Behzat gülümseyen avını izleyen bir kurt gibiydi ve ben ise Petra ile konuşuyordum.

“Neden?” dedim.

“Biz bahşiş bırakmıyoruz çünkü.”

Behzat seslice gülmüştü, İngilizce biliyorum demek istiyordu sadece. Yoksa hain planı hâlâ yürürlükteydi.

Ben de bir zeka pırıltısı gösterdim “Biz garson muyuz canım?” Sonra hepimiz güldük. Gözlerim aslında öyle aman aman benim tipim olmasa da Fanny’ye kaydı. Behzat’tan Çeklerin intikamını almak istiyordum. Ama şu da vardı ki olur da Fanny Behzat’ı seçerse karışmayı düşünmüyordum, Behzat’ı severdim.

Petra Jirinovskici falan olmalıydı ki ısrarla sordu

“Ama gerçekten Ruslar hakkında ne düşünüyorsunuz?”

Behzat dudaklarını büzdü. Bu kadarı fazlaydı dayanamadım. “1711 Prut Savaşı” dedim “Prut bataklığında Petro’yu sıkıştırmıştık.” Katerina’dan bahsetmedim, kendimi tuttum. O zamana kadar dilini kedi yemiş gibi oturup Fanny’yi kesen Behzat Türkçe olarak bana dalaşınca da kendimi tutamayıp güldüm. Bu da sık sık olurdu, iki farklı milletten insan yan yana gelince aralarında İngilizce konuşurlar ama arada sırada mutlaka kendi dillerine dönüp taraflardan gizli konuşmalar yapardı.

“Yine mi tarihsel kurgu anlatacaksın …?” dedi. Üç nokta yerine dilimizde artikel olarak da kullanılan küfrü etmişti. Sonra söyledikleriyle ben de boş adam değilim demek istemişti. Buna gerek yoktu boş adam olmadığını biliyordum. “Büyük Kuzey Savaşı. Geçen ki İsveçli kıza da anlatmaya çalışıyordun, Demirbaş Şarl’ın adını da bilmiyordun, Şarl mı, Karl mı, Charles mı? Kıvrandın durdun.”

“XII. Charles” dedim “Sonradan baktım. Ne diyeyim adamın elli tane ismi var.”

Behzat nükleer bombayı sona saklamıştı “Demirbaşşşşş” dedi.

Birden patlar gibi oldum ama kendimi kontrol etmek adına alakasızca cevap verdim “Dayanamadım oğlum sordukça soruyor kız” Bu sırada Petra’yla, Fanny’nin aralarında Rusçaya geçtiklerini fark etmiştim. Bu işi biliyordum. Sonra Petra tekrar İngilizceye döndü, saldırgandı “Sadece bunu mu biliyorsunuz?”

Hayır sadece bunu bilmiyordum aslında bir yabancı için oldukça fazla şey biliyordum ama bu bir Rusya konferansı değildi ve ben de Petra’yla ufak ufak tartışmaya dönen bu konuşmayı yapmaktansa Fanny’yi daha da çok güldürmeyi yeğlerdim.

“Hayır. Esasen bayağı bir şeyler biliyorum.”

“Ne gibi?”

“Seninle kıyaslanmaz ama çok şey”

“Such as?”

Tekrar ediyor olsam da bu kadarı gerçekten fazlaydı. Fanny’nin ve Behzat’ın artikel bu kıza biraz bir şeyler anlatacağım dedim kendi kendime. “Pekala” dedim “Her ne kadar sen gen havuzunuzdan farklı olarak daha koyu olsan da güzel ama tekdüze denebilecek bir yapınız var. Şaşırtıcı olansa kültürünüzün bu tekdüzelikten ciddi derecede farklılaşan tarihselliği.”

Kız ilgilenmişti. Devam ettim.

“Mesela dininiz. Ayasofya’dan etkilenip Ortodoks Hristiyanlığı seçtiniz. Ama en önemli katedraliniz St.Basil ki -korkunç Ivan yaptırmıştı yanlış hatırlamıyorsam- şu hep Kremlinle karıştırılan; soğan kubbelidir mesela. Daha doğulu bir dizayn. Göçebe slavlar, ortodoksluğu seçiyor, sonra doğudan esinleniyor sonra Petro ile Avrupa’ya açılıyor. Bu elbette gen havuzunun tekdüzeliğine karşıt şekilde bir çeşitlilik sunuyor. Yine de Moskova’nın bir İstanbul olduğunu da düşünmüyorum. Kendimi tekrarlıyorum ama bir tekdüzelik var.”

“Moskova’yı gördün mü?”

“Hayır. Sen İstanbul’u gördün mü?”

“Hayır bu bizi eşit yapıyor sanırım.”

“Sanırım ama belki siz bu tatil beldesi yerine İstanbul’u seçebilirdiniz. Neyse temelde evet. Belki ileri gittim.”

“Önemli değil. Başka?”

“Çok şey ama en ilginç olan şey soğuk savaş sonrası çalkantıydı. Ben Karadeniz’de büyüdüm Sovyetlerin yıkılışından sonra bizim oralara gelip pazarlar kurmuşlardı. Zor durumdalardı. Bir Bianchi’nin üçte biri fiyatına starcycle’ı almıştım onlardan.” Starcycle; benim standart janttan bir boy büyük kontra pedal, vitessiz bisikletim. Onu ancak ayakta sürebiliyordum. En son, apartmanın bodrumunda zinciri paslanmış yatar hali geldi gözümün önüne. Gerçekten üzülmüştüm belki bu yüzden anlattıklarım huzursuzluk verecek şeylere döndü “Sovyetlerin yıkılışı ve soğuk savaşın bitişini hatırlıyor musun? Ben televizyonda Çavuşesku’nun idamını seyretmiştim. Korkunçtu.” Evet, o programı ilkokuldaki bir çocuğun izlemesine izin verdikleri için anne ve babama hâlâ kızgındım. Aklımın bir kısmını orada kaybettiğime dair kuvvetli bir inancım vardı.

Petra “Ben Sovyetleri hatırlamıyorum” deyince tek kaşımı kaldırdım ve “O zaman belki sınavı geçmişimdir ha?” diye sorup konuyu kapattım.

Fanny bizi bekliyor olmalıydı “Türkiye, İstanbul tehlikeli mi?” diye sordu ciddi ve korkmuş gözlerle. Bu ifadesi bana sevimli gelmişti. Bu arada dikkatimi çekmişti ki Fish Bowl’u kimse içmiyordu. Bu iyiydi bir Fish Bowl’un parasını ödemeden kaçmak bir şeydi iki Fish Bowl’u ödemeden kaçmak bambaşka bir şey… Tehlike iki katı değildi logaritmik olarak artıyordu.

“Sana bir hikâye anlatayım” dedim bu düşünceyi aklımdan uzaklaştırarak. Kız yine soğuk savaş sonrası buraya gelen güzel ırkdaşlarının başına gelenleri duymuştu. Bunlar doğruydu biz de duyardık. Bana sevimli gelmesine rağmen onu tedirgin eden korkuyu bir şekilde azaltmak artık milli bir meseleydi.

“Biz üç arkadaşız birinin adı Selim. Onunla bir keresinde iki Letonya’lı kızla tanıştık…”

Petra bizim turizm yöresindeki piçlerden olduğumuz düşüncesiyle sözümü kesti “Adları neydi?”

“İina ve Suomi” tamamen atmıştım, Suomi’nin Finlandiya demek olduğunu bilmemelerini umuyordum. Biz kendimizi piç değil cavıs –jaws- ve pirene –pirana- olarak tanımlardık. Savrulup gidiyorduk… O an bir şey tık etti beynimde, hissettim ama tanımlayamadım. Ciddi bir rahatsızlıkla devam ettim;

“İina büyük bir sustalı taşıyordu, Selim bakabilir miyim diye sordu ve sustalıyı alıp açtı. Sonra da sordu; eee şimdi bu bende ne yapacaksın? Kız dikeldi, çenesi havada ilgilenmiyormuş gibi yaptı. Ama korktu da. Neyse Selim bıçağı geri verdi. Yani iki şey var. Birincisi bu iticiydi anlıyor musun? Bir kızın erkek gibi meydan okuması. Kadınlar kadınca da meydan okuyabiliyorlar ve bu onlara daha çok yakışıyor.”

Fanny ilgiyle dinlerken yine Petra sordu “Kadınları iyi tanıdığını düşünüyorsun sanırım”

Oralı olmadım önce, hâlâ Fanny’ye bakıyordum “Ve ikincisi, evet her yer gibi burası da tehlikeli olabilir ve bıçak taşıyorsan onu kimseye verme. Pasaportunu da kimseye verme…” Sonra Petra’ya döndüm “Kadınları bir erkeğin tanıyabileceği kadar tanıyorum, eğer tamamen tanıdığımı düşünseydim, şimdiki zaman kipi yerine geniş zaman kipi kullanırdım ve tam bir gerizekalı tiplemesi çizerdim böylece.”

“Peki başka neler biliyorsun kadınlar hakkında” Soruyu şaşırtıcı olarak Fanny sormuştu. O sorunca daha güzel cevaplamaya karar verdim.

“Kadınları seviyorum” dedim önce, onlar gülünce elimle bir tür sakin olun işareti yapıp “Gerçekten” dedim “Şimdi bu masadan kalkıp giderim ve birbirimizi hiç görmeyiz isterseniz. Söylediklerimin doğruluğuna inanacaksanız bunu yaparım.” Bunu yapardım gerçekten, öyle hissediyordum. “Çok güçlü olduğunuzu düşünüyorum” dedim sonra “Korkak ve güçsüz olsanız da severdim sizi. O da yakışıyor size. Letonyalıları hatırlayın. Güç derken demek istediğim de hayatın akışındaki rolünüz mesela. Sizi aşamıyoruz. Ne kadar güçlü de uğraşsak siz hep oradasınız, ayak uydurabiliyorsunuz. Burada cinsellikteki rolleri de utanarak hatırlatmak isterim. İlk itki bizden gelse de bunu bize yansıtıp, bizde etki uyandırıyorsunuz. Bu muhteşem bir şey…”

Fanny cevap verdiğinde hem söylediğinden hem de Behzat’ın tüm ümitlerinin tükenmiş olmasından dolayı mutlu olmuştum “Peki beğenmediğiniz bir şeyimiz yok mu?”

“Çok istikrarlısınız. Fazlasıyla. Tarih boyunca büyük bilim insanları, sanatçılar ve kaşiflerin erkek olmasının sebeplerinden azımsanan bir tanesi budur. İstikrara inanılmaz bir düşkünlüğünüz var ve bu da erkekleri itebiliyor.”

“Neden böyleyiz sence?”

“Çocuk… Çocuk için”

Fanny ile üç cümleyle kurduğumuz bu iletişimi kıskanan Petra –çünkü Fanny tatmin olmuşçasına gülümseyerek pipetinden kokteyl çekmeye başlamıştı- nefretle “Güçlü erkekler güçlü kadınları sever” dedi.

Dudaklarımı büktüm. Muhtemelen öyleydi. Bunu Fanny ile tartışmalıydı, kendimi bu ithamın muhatabı saymadım. Karşılık vermeyince kendimi güçsüz hissettiğimi düşünmüş olmalı ki anaç bir tavırla ve Behzat’a da dönerek. “Siz ne iş yapıyorsunuz” diye sordu.

O dilini kedi yemiş Behzat öyle bir hızla ve gururla “Navy” dedi ki, ben bile etki altında kalıp kızlara boynumdaki künyemi gösterdim. Gerçi künye eğitim sırasında ciğerlerim patlar, kaslarım isyan eder ve acılar içinde talim yaparken bana psikolojik olarak bir fayda sağlamamışsa da kızlar üzerinde bir etkisi var gibiydi. Bununla birlikte ben kızların bu etkilenmeyi simüle ettiklerini sanıyordum. Bizim onların bundan hoşlanacaklarını düşünmemizden ötürü bundan hoşlanır gibi yapıyorlardı. Petra neden sonra bana döndü ve “Bir anın var mı?” dedi “Bizim çocuklar hiç susmaz.”

“Anım var ama sizi sıkar, daha fundemental bir şeyden bahsedeyim” diye başladım sözlerime “Silahlar filmlerde olduğu gibi stereo ses vermezler. Kuru ve çok yüksek sesli bir patlama sesine eşlik eden çok mekanik bir tak tak tak sesi vardır. Kama düzeninin sesidir ama işin özü çok mekanik bir alettir silah, tüfek de böyledir top da. Mekanik bir limon sıkacağından farksızdır silah. Ergonomik olarak farklı şekilde yapılabilir ve silah olduğuna dair hiçbir şey ele vermez. Gerçi er ya da geç lazere geçeceğiz. Gelen çağ bir ışık çağı olacak. Lazerler, fotonlar, plazmalar, hologramlar. Ama bir aydınlanma değil bir şov bu, bir ara yüz… Nasıl, standart bir askerlik anısı değil, değil mi?”

Kızlar birbirine bakıp Rusça bir şeyler söyleyip gülerken tezimin doğrulandığına inandım ve iğneleyici bir eğlence olması için biraz da kabaca konuyu değiştirdim.

“Bir de” dedim. “Siz Rusça konuşurken aklıma geldi. Kızmayın ama İngilizceye çok önem veriyorsunuz.” Mesela hav ar yu yerine hıvaryiğ gibi bir aksan duyunca saygınız artıyor olabilir.”

Bir sessizlik oldu, Fanny, gözlerinin altından Petra’ya bir bakış attı. Petra son cümlemi affetmemişti.

“Sen neden içmiyorsun” diye sordu. Bu çok basit soruyla alt üst oldum. Neden içmiyorum ve neden buradayım? Cevap veremedim. Cevabı kendisi verdi “Sen iyi bir koca olurdun” Sonra hepimiz çılgın gibi güldük. Ben yalandan, Fanny çekingence, Behzat ve Petra patlarcasına… Kendime kızdım. O kadar ki Rus erkeklerinin votka içip ev hayatına hiç önem vermemesinden bahsetmek ya da evet en azından içip azdığım bir gecenin sonunda trafik kazası yapıp ölümüne sebep olmam demek gibi bir misilleme bile yapamadım. Golü yemiştim ama sorun Petra’nın zaferi değil. Bu gece ikinci kez içinde bulunduğum ortamla çatıştığımı fark etmemdi. Savrulmuyordum sadece, batıyordum da. Ama o anda tam olarak adını koyamamıştım bunun. Yine de egom bana üstün geldi ve Behzat’a dönüp Türkçe bir şeyler söyledim, bu bir tuzaktı, Petra hâlâ gülerken Fanny’ye Rusça bir şeyler söyledi, Fanny gözucuyla beni kesti. Ne söylendiğini kelime kelime anlamasam da içeriğini tahmin etmiştim. Bir gol sevinciydi.

Evet gol atmıştı ama tuzağıma da düşmüştü. Sadece şunu söyleyebilirdim “Benden iyi bir koca olmazdı çünkü ben bir egomanyağım” Ama bu yaralandığımı gösterirdi. Onun yerine hâlâ gülerken konuşmaya başladım.

“Rusça çok ilginç bir dil. Z, S, Y ve en önemlisi J. O kadar çok kullanılıyor ki sanki buzda kaymak ya da bir arabanın patinaj yapması gibi. Sanki derine inilemez gibi, çok beyaz, çiğ ve homojenmiş gibi bir tınısı var. Doğunun o koyu renkli, ağır, sanki insanın özüne dair hissi yok bu dilde, havada gibi.” Şimdi bunun bir saldırı olmadığını kanıtlamak gerekiyordu “Ama gel gör ki bu dil Tolstoy, Dostoyevski, Çehov ve daha birçok büyük edebiyatçıyı çıkardı. Hatırladınız mı Ayasofya ve soğan kubbeler…”

Tam bu sırada; yani Fanny, Petra’nın dominantlığından rahatsız ve benim kendisine ilgimden dolayı onun tarafından zayıf ilan edilmesi dolayısıyla kırgın –çünkü kızacak değil kırılacak birisiydi- hissedip benim saldırımdan dolayı memnun gülümserken. Petra ise edebiyatçılarla ilgili dönüşten dolayı kafası karışmış beni süzerken sanki ayarlanmış gibi LP’nin Muddy Waters şarkısı çalmaya başladı.

We are kneeling at the rivers edge and tempting
All the steps to follow closer right behind

Ara sıra balkonun kapısı açılıp içeriden gelen çılgınca mono ses şarkının ritmini bozsa da takip edebiliyordum.

I will ask you for mercy
I will come to you blind dizesi ile birlikte balkona; kolunu bir slav dilberinin beline sarmış, kot pantolonlu, botlu, kulağında ve kaşında piercingler olan, beyaz bir metal t-shirt’i giyen, uzun kıvırcık saçlarını arkadan bağlamış bir çocuk girdi. Biz de Behzat’la birbirimize baktık. Behzat omuz silkti. Öyle ya, bizim gibi sığ ve çılgınca savrulan –batan- denyoların arasında bir metalcinin, dünyanın sırrını çözdüğünü düşünen birinin ne işi vardı?

Çenem düşmüştü ve yavaş yavaş kendi içimde bulunduğum ruh halini çözmeye başlamıştım. Bu herkesin hissettiği ama dile getirmediği soruyu seslice cevapladım. Üstelik bir easter egg daha kullanarak.

“Fellini’nin bir filmi vardır. La Dolce Vita izlediniz mi?” Kızlar kafalarını sağa sola sallarken Behzat göz kırparak kafasını hafifçe eğdi. Behzat’ın sessiz, avına odaklanmış, anneanneyi yiyecek kurt edaları sizi şaşırtmasın, o ciddi bir entelektüeldir. Kaldı ki bu filmi bilmek o kadar da ahım şahım bir başarı değildi. Fazla mainstreamdi. Devam ettim “O filmde dejenere olmuş bir gazetecinin 1950’lerin sonunda Roma’da içinde bulunduğu yüksek sınıf aristokrasi ve burjuva sınıfı ortamında yaşadığı maceralar ve ruhen bunu kaldıramaması anlatılıyordu. Konunun bizi ilgilendiren kısmı şu ki…

In the muddy water we’re falling
In the muddy water we’re crawling

Orada görüyorsunuz ki bugün içinde bulunduğumuz ortam aslında 1950’lerde sadece üst sınıflara özgüydü ve bu yaşam tarzının geniş halk kitlelerine mal olması 68 kuşağının yaptıklarının bir sonucudur.

Petra ilgiliydi ama yine de sabırsızdı. “Yani?”

“Yani işte bu çocuk” gözümle metalci çocuğu gösterdim. “68 kuşağının organik torunu olarak burada olmayı da hak ediyor olabilir.”

Artık Petra bile pes etmişti. Ama ben bir gol sevinci yaşamadım. 68 kuşağına da bakışım değişmişti. Kendim anlatırken kendimi o filmdeki gazeteci gibi hissetmiş ve boğulur gibi olmuştum. Ve olan oldu. LP burundan ve tüm duygusallığıyla şarkının konuşma kısmını icra ederken Fanny’nin yanaklarını iki elimle kavradım ve gözlerinin içine bakarak LP ile tekrarladım;

Don’t fail me now
Put your arms around me and pull me out
I know I’m found
With your arms around me, oh save me now

Bittiğinde ne yaptığımı bilmez bir halde ve dehşete düşmüş bir şekilde önüme baktım. İmdadıma Behzat yetişti. “Hadi piste inip biraz dans edelim” dedi ve sabık Fish Bowl’u eline alıp ayağa kalktı. Herkes dehşet içindeydi, kimse itiraz edemedi.

Aşağı indiğimizde bir fırtınaya girmiş gibi olduk. Alışkındım. Parlak bir bar, lazerle sürekli değişen ışıklar –özellikle şu insanı fotoğraf karesine çeviren yanıp sönen beyaz ışık-, bar bar bağıran bir müzik ve delice dans eden erkek ve kızlar. Bütün bir yaz bunları görmüştüm ve alışmıştım. Bir şey dışında; kulübün içinde çalan elektronik parçalardan farklı olarak ekranlarda gösterilen klipler… Bu klipler içinde bulunulan ortamla o kadar farklı, o kadar sessiz ve o kadar gizemli olurdu ki büyülenmiş gibi onu seyrederdiniz. Bu gece daha da beterdi ben aklımı kaçırıyordum, Behzat kaderine razı Petra’ya asılıyordu –ki 1-Petra güzel bir kızdı yanlış anlamayın ve 2-Benim biraz önce yaptığımdan sonra artık Fanny’ye yaklaşmasının imkanı yoktu- ve Fanny iki kolunu omzuma sarmış gülen gözlerle dans ediyordu. O sırada yine bir rüya klip başladı. Beyaz lateks kıyafetler içindeki pürüzsüz suratlı bir kız ve oğlan dört buçuk dakika boyunca kuru olmayan ama iğrençlik derecesinde salgılar içermeyen bir şekilde öpüştüler. Ve ben tamamen koptum.

Kendime geldiğimde ikili gruplar halinde deniz kıyısındaki iki şezlonga oturmuştuk. Gecenin meltemi, küçük dalgaların şıpırtısı ve kumların nemi ile yüzüme su çarpılmış gibi uyanmıştım. Önümde Fanny oturuyordu ve ben onun belini sarmıştım, beraber denize bakıyorduk.

“Aaah” dedi “Petersburg da güzel ama ben buradan nasıl ayrılacağımı bilmiyorum.”

Aklıma yine saçma sapan şov yapmak geldi, Hermitaj, Petro, Demirbaşşş Şarl, Büyük Kuzey Savaşı, Leningrad gibi bildiğim ne varsa söylemek istedim ama bunun yerine zalimce cevapladım onu “Ne zaman gidiyorsunuz?”

“İki gün sonra, Pazar.”

O anda üzüldüm hem de çok. Klasik bir jaws protokolü içinde duyguları olan bu kızı nasıl bir duruma sokmuştum. Ama bir yandan da içim rahatlamıştı, kendimi bir gecede daha iyi tanıdığımı fark ettim. Ben didişeceğim bir Petra değil, yumuşak huylu, mutlu bir Fanny’yi tercih ederdim. Belki bu benim bencil, dominant ve klasik ataerkil bir adam olduğumu gösteriyordu ama böyleydim ben. Bu kız insanın canına can katardı ve ne kadar ataerkil bir ruha sahip olduğumu fark etsem de ben de buna karşılık ona sınırsız bir hareket alanı sağlardım. Evet bu adil olurdu. Hem mutlu olurdum hem mutlu ederdim.

Fanny ise birden beni daha da yıkan bir söz etti “Sen çok güzelsin.”

O anda burnumun direği sızladı, resmen ağlamak istedim. Bu kıza yapacağımdan ve kendi yaptıklarımdan dolayı. Ama yapmak zorundaydım, ben o eski ben değildim artık ve çizgiyi bir yerde çekmek zorundaydım. Korkakça ama gerekli şekilde cevapladım onu;

“Güzel bir erkeğin karakteri gelişmemiş olur. Fark edilmek ister, beğenilmek. Kuğu gibi süzülür, erkeğin o tuttuğunu koparan istediğini alan bakışlarından bile yoksundur. Erkekçe değildir bu. Erkek içinde bir alev taşımalıdır. Biraz çirkin olmalıdır. Güzel bir erkek yanlış seçimdir.” Fakat bu kadar zalim de olamazdım. “Ama güzel bir kadın böyle değildir. Güzellik kadına yakışır. Güzel bir kadın şımarmalı ve şımartılmalıdır. Ve sen de çok güzelsin.” Yanağını okşadığımda ıslak olduğunu fark ettim. Kalkıp denize girmek ve yunan adalarından birine kadar ağlayarak yüzmek istedim ama artık çok geçti. Anlamazlıktan geldim o gözyaşlarını “Hem” dedim. “Bazı insanlar huzursuzdur ve karşılarındakini huzursuz ederler. Kadınların bir erkekte gördüğü küçücük işaretlerden onların ruhlarını okuma eğilimi vardır. Ruh okursunuz siz, bizim gibi kabataslak bir şekilcilik değildir….”

“Sana güzel dediğimde bunu kast ettim” sözümü ölümcül bir kesinlikle kesti. Arkasını döndü “Hâlâ çok güzelsin. Sana yolunda başarı ve iyi dileklerimi sunmaktan fazlasını yapamam. Kırgın değilim. Sen de üzülme. Seni tanımaktan büyük zevk aldım.” Ve dudaklarıma bir buse kondurdu. Behzat’la Petra öpüşüyordu. Biz kalkınca onlar da kalktı. Behzat bana döndü ve, “Yarın tekne turuna çıkacağız” dedi. Kafamı olumlar şekilde salladım. Kızları otele bıraktık ve eve dönüş yolunda Behzat tekrar konuştu.

“Çıkmayacağız değil mi?”

Bu sefer kafamı olumsuzca salladım “Olur da Petra, Fanny’yi ümitlendirip seni ararsa Yunanistan’la savaş çıktığını ve bir çıkartma gemisinde olduğumuzu söylersin.” dedim, güldük.

Biraz daha yürüdükten sonra Behzat’a renklerle ilgili bir şeyler anlattım, yani bir kimyasal, ışıkla buluşunca bir rengi yansıtıyordu ve insanlar bunu keşfetmişti. Bu mucizevi bir şeydi.

Behzat bunu pek takmadan direkt konuya girdi. “Oğlum kafamıza göre yaşıyoruz işte. Erdin mi bir anda ne oldu?”

“Bilmiyorum”

“Ne oldu peki?”

“İçimden gelen ile Ben’im aramdaki karar verme mekanizmasının düşündüğümden daha önemli olduğunu anladım sanırım.”

“Yani”

“Yanisi… Varlığımızın anlamı Behzat. Yani eğer biz hiçbir hareketimiz üzerinde bir karar yetkisine sahip değilsek ve bunu da içimizden geldiği gibi yaşıyoruz diye tanımlıyorsak o zaman ne anlamımız olur. Salt biyolojik veya hormonel bir yaratık olsaydık da dünyaya salınsaydık davrandığımızdan daha farklı davranmıyorsak. Bu varlığın ne anlamı olurdu ki?”

“Hayvandan farkımız olsun diyorsun.”

“Bu kadar sert şekilde söylemeye gerek yok.”

“Sen her şeyi fazla uzatıyorsun.”

“Fellini’nin filmi aklıma boşuna gelmedi. Gece boyunca olan bir dizi olayın sonunda geldim oraya. Tatlı hayat gerçekte o kadar tatlı değil. Bütün bunlardan bıkacağımı yanlış bulacağımı bilemezdim daha önce ama daha sağlam bir hayat istediğimi fark ettim.” Kafamı hırçınca sağa sola salladım sonra içimi daha da açmaya çalıştım “Biz… Biz köpük gibiyiz, mücevher yaparken mücevherin üstündeki ya da su çağıldarken suyun üzerindeki köpük gibi… Ben artık altta kalan olmak istiyorum. Bu gece daha da beteri köpük yerine bataklıktaki bir kabarcık gibi hissettim. Boğuldum anlıyor musun?”

“Anlıyorum. Ben buraya varmadım henüz ama anlıyorum. Söylediklerini tamamen anlıyorum.” Behzat iç çekti “Ama kız üzülecek. O boğulmayı anladığın anda kızın yüzünü iki elinle kavramıştın ve…”

“Ve batıyorum, beni kurtar diye şarkı söylüyordum… O da anladı. Sen üzülme yeter ki.”

* * *

O mavi sonbahar gününü hatırlıyorum sonra. Behzat’a renkleri anlatırken aklıma gelmemiş olsa da sonra hiç unutamadım. O gün bütün kasaba, deniz, gök, kumlar, sokaklar her yer maviydi. Hayatımda ilk ve tek sefer bugünü hiç unutmayacağım dediğim bir günü gerçekten unutmadım. Rüya gibiydi…

* * *

Doğduğum şehirdeyim. Okul yokuşunda, kapalı havada, bir adam tamirat yapıyor.

“Bakın” diyorum bu şehrin en güzel yanı yokuşlarından denizin görünmesidir Adam “Evet” diyor sade bir şekilde.

Ben peşini bırakmıyorum. Bu yokuşun yukarısında benim okulum var.

Adam da samimi davranmaya başlıyor, bir yara sinesinde; “Ben de öğrenci olmak isterdim hem de çok” diyor bana.

Üzülüyorum, hem adama hem kendime “Ben de” diyorum, “Aşırı derecede özlüyorum.”

“Değil mi ama?” diyor adam.

“Tabi ki” diyorum.

 

Birden görüntü değişiyor. Şimdi yerel kanalda haber sunan kadın konuşuyor:

“İnşa edilen yeni otogar Türkiye’nin en büyük üçüncü otogarı olacak.” Bu sırada otogar inşaatının görüntüleri geliyor ekrana.

Tekrar yokuşa dönüyorum . Adama gel sana mecburiyet caddesini göstereyim diyorum.

 

Uyanıyorum.

Hâlâ rüyalar aleminden çıkmış değilim ama. Uzanıp saate bakıyorum saat 14.40 gün karanlık. Artık yaz değil. Burası çok soğuk değil ama yağmurlu ve nemli. Sürekli yağıyor… Gözlerim yine kapanıyor.

Bir fabrikadayım, eski karanlık bir fabrika, içinde üretim bandı var. Bandın üzerinde kutular ve kutuların üzerinde de 12,13,14,15 yazıyor. Ben 15’e bakıyorum en çok onunla ilgileniyorum sonunda dokunuyorum ona. Üzerinde bu sefer ışık yanıyor. Elimi çekiyorum sönüyor. Bu birkaç kez tekrarlanıyor.

Sanki uzmanmışım gibi ahkam kesiyorum “Beyin gücümle aydınlatıyorum onu” diyorum kendi kendime. Sonra yine dokunuyorum ona ve elimi çekmiyorum bu sefer. Birden 15 numaralı kutu oluyorum. Onun gözleri ile 13 ve 14’ü görüyorum.

Beynim yine devreye giriyor. Saat 15.00 oldum diyorum yarı uyanık. Sonra nasılsa tekrar kendim oluyorum. Üzerimde kalecilik yaparken de kullandığım eski bir bankanın eşofmanları var. Düdük gibi bir şey.

O anda fark ediyorum ki kutulardaki numaralar siliniyor. Annem, babam ve iki ablamın isimleri yazıyor artık üzerlerinde. Anneme dokunuyorum onun gözünden kendimi görüyorum.

Empati gibi bir şey oldu diyorum.

Birden eski bir filmin görüntüsü geliyor önüme 1957 yapımı Funny Face filminde Audrey Hepburn, Fred Astaire’e empatinin ne olduğunu anlatıyor. Özel bir kanalın altyazılı formatında seyrediyorum sahneyi.

Sonra gözlerim yine açılıyor. İsmimi, rütbemi, birliğimi ve görevimi tekrarlıyorum sonuçta yedek subayım “Bu ben değilim” diyorum “Bu geçici”. Duramıyorum nedense, anlatıyorum hâlâ. Bir rüyayı yaşıyorum, uyanıyorum ama rüyaların o altıncı duyusunu hissederek anlatmaya devam ediyorum. Bunlar kıyafetlerim, bu da telefonum, reklam olacak ama bu da markası.

Yatağımın kabı, yüzü yok. Duvarımdan, üst katın banyosunun altındaki boru patlak olduğu için şelale akıyor. Oda çok soğuk, yatak çok soğuk, saat çok geç ve ben üşüyorum.

Bir güç bulup kalkmaya davranıyorum

Bismillahirrahmanırrahim

Kalkıyorum banyoya gidiyorum

İşerken hayatın basit biyolojik reflekslerini düşünüyorum. Yazın kestiğim ahkamları düşünüyorum gülümsüyorum. Erkek olmaktan memnun olduğumu hissediyorum. İstediğim yere işeyebiliyorum diyorum kendi kendime. Gözüm tuvalet kağıdına takılıyor ortasına bir baş parmak bastırılmış. Sövüyorum Behzat’a. Ellerini bilmemneyapim diyorum kibarca. Sonra kapıya asılmış mavi hırkayı görüyorum. Onu oraya astığımı hatırlamıyorum. Biri mi giriyor bu eve diye düşünüyorum. Üzerinde durmuyorum. Üstüne basılmış tuvalet kağıdı kısmını kopartıp tuvalete atıyor ve sifonu çekiyorum. Banyo da berbat durumda

 

Aynanın karşısına geçiyorum ve yüzüm ilk defa görünecek oluyor. Kafamı kaldırıyorum: İşte bu benim diyorum dudaklarımı seyrederek.

Sonra içimden olmadı diyorum bir daha yapıcam. Ellerimi sıcak suyla yıkadığımı fark ediyorum panikle. Ayna buhar olacak! Elimi çabuk tutmalıyım.

Kafamı tekrar kaldırıyorum ve dudaklarıma bakarak işte bu benim diyorum bir kez daha. Eh olduğu kadar artık.

Gözlerim saçlarıma kayıyor.

Salona geçiyorum ezan okunmaya başlıyor saat öğleden sonra üçü geçmiş. Yazmaya başlıyorum. Rüyanın o altıncı duyusunu kaybetmeden önce son birşey söylüyorum. “Bugünün resmine dokundum.” Ne demek istediğimi anlatamıyorum ve belki de yanlış söylüyorum ama bu son cümlem oluyor. Sonra tamamen hayata dönüyorum. Daha yazarken bile unutmaya başlıyorum hissettiklerimi, gördüklerimi unutmasam bile.

Bit-ti.

* * *

Nefesimi verip parka geri döndüğümde tek bir şeyi fark ettim: Çok konuşuyormuşum. Ama çok…

Oğlumu yanıma çağırdım ve terli mi diye bakarken dayanamayıp ona sarılıp boynunu, yanaklarını öptüm. Ellerim yumuşacık saçlarında gezinirken o “Spaydır geynnnn” diyor ve kollarımdan kurtulmak için beni yumrukluyordu.

“Hadi” dedim ona “Gidiyoruz. Annen bekliyor.”

Murat Barış Sarı

Selam, ben Murat Barış Sarı. Evli ve bir çocuk sahibiyim. Sade bir kalemim olduğunu sanıyorum. Genel olarak bilinç akışı anlatımını ve bilimkurgu fantastik edebiyat alanında cyberpunk alt türünü seviyorum. Diyaloglarım fena değildir, tasvirlerim fena. Farklı tarzlarda bir antoloji oluşturmaya çalışıyorum. Daha eskilerden; kısa filmlerim ve iki arkadaşımla yürüttüğümüz bir internet sitemiz de vardı. Tarihten de ayrıca hoşlandığımı belirtmeliyim, birinci şahıs anlatıcıyı daha çok sevdiğimi de… Kendimi şöyle tanımlıyorum: “Jack of all trades, master of none!..”

Su, Mücevher ve Köpük ya da Bu Şartlar Altında Kabarcık” için 8 Yorum Var

  1. Aman aman! Hocam n’aptınız yaaa! Çok güzel olmuş bu. Çok beğendim. Çok akıcı, çok anlamlı, bilgi yüklü, duygu yüklü, gerçek, komik, tadında… Daha sayayım mı?

    Bu kadar entelektüel askerler var mıymış ama onu bilemedim bak. Mutlaka vardır ama sonuçta gerçekle kurgunun farkı; kurgu inandırıcı olmalı. Orası pek inandırıcı gelmedi ama hiç de bozmadı yani. Belki de kızları tavlamak için asker numarası yapıyorlardı, kaçırmış olabilirim. :sweat_smile:

    Galiba burada anlamam gerekiyordu ama bana geçmedi.

    Elinize sağlık. Çok başarılı buldum. :+1::ok_hand:

  2. SVolkan dedi ki: dedi ki:

    Bu gerçekten çok iyi olmuş. Hazerfenden bile daha iyi… Çok canli ve psikolojik çözülme cok kuvvetli. Bu hikaye çıtayı çok yukari taşıdı:)
    Ra’d 13-17

  3. Merhaba @MuratBarisSari
    İlk okuduğum öykünüz oldu. Anlatım dilinizdeki akıcılığı ve doğallığı epey sevdim. Hatta bazı kısımlar aşırı doğaldı :slight_smile:
    Bana bir öykü şekillendirmenizden ziyade, bir anınızı farklılaştırıp sunmuşsunuz izlenimi verdi.

    Kaleminize sağlık, yolunuz açık olsun :slight_smile:

  4. Merhaba,
    Umarım son olmaz :slight_smile:
    Öykü otobiyografik değil hatta biyografik bile sayılmaz. Duyduğum bir iki şeyden hareketle büyük oranda kurgu. Gerçekçi olmuşsa ne mutlu bana.
    Bilinç akışı denedim bu sefer de, farklı şeyler yazmaya çalışıyorum.
    Yorum için tekrar teşekkür ederim.

  5. Merhabalar,

    Özellikle son üç öykünüzde elle tutulur bir gerçeklik hissi var; zaten akıcı yazıyorsunuz, diyaloglarınız mükemmel, içi dolu; tüm bular birleşince öykünün uzunluğu hissedilmiyor.

    Açıkçası seçkide sizden ne gibi bir öyküyle karşılaşacağımı kestiremiyorum; her seferinde bir kez daha şaşırıyorum. Bu sefer daha karaktere yakın, felsefi yönü ağır basan, içsel bir öykü yazmışsınız. Altından da ustaca kalkmışsınız.

    İkimiz de bu ay zıt kutuplarda da olsa güzelliğe değinmişiz.

    Ellerinize kaleminize sağlık.