Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Çarpık Metafor

Dünya değişmiş, vicdanlar körelmiş ve tanrı hâlâ muallaktaydı.

Mars üzerinde koloni kurulmaya başlanılmış iken bir taraftan da orada bulunan halk ile mesafeli bir ilişki içerisinde diplomatik anlaşmalar sağlanmaya çalışılıyordu. Merkür ve Venüs işgal edilip Dünya’nın birer parçası haline getirilerek yaşamsal faaliyetlere açıldıktan sonra sırasıyla tüm gezegenlere akınlar düzenlenmekteydi. Mars’ta bulunan halkın direnci sağlam olduğu için savaşmak yerine uzlaşı tercih edilmişti. Nitekim bu yaratıkların çoğunda açık alan korkusu yoğun olarak bulunduğundan dolayı mars yüzeyinde pek görülmüyorlardı. Barınaklarını genellikle yerin altına inşa etmişlerdi. Fiziksel açıdan kuvvetli olup teknolojik gelişme olarak insan ırkının gerisinde kalmışlardı. Uzun süre direneceklerdi lakin yenilmeye mahkûmlardı.

Yıl 2398. İnsan ırkı kendini geliştirmişti. Duygusal kimliklerini terk eyleyip teknolojik açıdan muazzam bir prosesten geçmişlerdi. Devasa boyutta uzay gemileri inşa edilip, galaksinin katmanları üzerinde yolculuk edilerek diğer ırklar ve yapılar üzerinde, nitelik ve nicelik bakımından azımsanmayacak ölçüde fazla şekilde bilgi ile donatmışlardı kendilerini.

Bir de CYXX12 deney merkezi vardı. Araştırmaların nihai bir amacı vardı ve bu gerçekleştirilmişti. Bilim adamları kobay olarak, yeryüzünde deli diye tabir edilen, muvazenesi sağlam olmayan insanları kullanmışlardı. Bu insanlar tekli olarak silindir şeklinde bir cam fanusun içine sırayla konulmuştu. Fanusun boyu beş genişliği ise iki metre idi. Kobay fanusun içinde belirlenen noktaya geldiğinde ise birtakım deneyler tahlilinde bulunan komplike bir yapıya sahip ışın güruhu insanın bedenini sararak doğaüstü bir tepkimeye yol açmıştı. Kısa bir sürecin ardından, fanusun içerisindeki artık bir insan değildi. Görücü, mahvedici, kıyım getiren, yaşam mühürleyen gibi birçok sıfata uygun bir forma bürünmüştü. Görünüşü, vücudu alevlerle dağlanmış koca bir ayı tipindeydi. Ve şimdi Mars’ı yok etme düşüncesi fiiliyat bulacaktı.

Uçan araçların kullanım hakkı, tüm bireyler için geçerliydi. Yasalar gereği ışınlanma harekâtı ise sadece resmi vasfı olan kişiler için kullanılabilen ehemmiyetli bir ayrıcalıktı. Tüm bunlara karşın toplumsal yapı fazlasıyla yozlaşmış olup, anarşi fikri ezilmekte olan sıradan vatandaşların zihninde engellenemez bir istikrar içerisindeydi. Sınıflar belirgindi. Bir bilim adamının çocuğu bilim adamı, öğretmeninki öğretmen, bahçıvanınki bahçıvan, fahişeninki fahişe olmalıydı. Ayrıcalıklar vardı, bir dilenci asla birinci sınıf bir otelde kalamaz, varlıklı bir yönetici ucuz bir smokin giyemezdi. Kanunlar çok açıktı; herkes doğduğu gibi ölmelidir.

Tüm bu karmaşanın içerisinde insanlar iman etmeyi bırakmış, tanrı fikrini önceki çağda terk etmişlerdi. Geçerli sebepleri vardı. Zaman içerisinde ne bir yardım ne de çağrı gelmemişti, yüce olarak anılan varlık tarafından. Tanrının kulağı körleşmiş, görme yetisi tecavüze uğramıştı. Yüreğinde ise koca bir bok torbası taşıyordu. Kalbi attıkça vücudunun tüm bölgesine pislik akmaktaydı. Bu düşünceler insanlara aitti. Tanrı fikri, bir fahişeden daha aşağılık konumdaydı. Fahişeler arzulanabilirdi, tanrı ise kendi kendisini çoktan düzmüştü.

* * *

Kendisine empati duygusunu kronik bir biçimde şiar edinmiş olan tanrı, insanlarla konuşmak ve aralarındaki ilişkiyi eskisi gibi dostane bir şekle çevirebilmek için insani bir forma bürünerek, lümpenin menfur soluğunun yoğun olarak hissedildiği ılık bir kaldırım taşının üzerinde vücut buldu. Uzun boylu ve kumraldı. Kahverengi gözlere sahipti. Üzerinde ise siyah bir takım elbise vardı. Elini ceketinin iç cebine götürdüğünde kabarık bir cüzdanla karşılaştı. “Ah insancıklar, sizin sonunuzu getirmiş olan felaket bu,” dedi ve tozlu kaldırımda yürümeye başladı.

Etrafını incelediğinde tüm bedenlerin yoğun bir meşguliyet içerisinde olduğu kanısına vardı. İnsanların tamamı ritmik ve seri bir tavırda hareket etmekteydi. Karşı kaldırımda bir adam gördü. İnanılmaz hızlı bir şekilde yürümekteydi. Ansızın durdu ve kahvesinden bir yudum aldı. Derken tekrardan kaldığı hızına kavuştu. “Bedenleri körleşmiş duygularla donatılmış biçare otomatlar,” dedi tanrı. Adımlarını sıklaştırırken bir müzik dükkânının tabelası gözüne çarptı. Yaklaştı, usulca. Vitrin fazlasıyla kompleks bir yapıya sahipti. Birçok albüm kutusu ve müzisyen posteri vardı. Dünyayla uzun süre bağlantı kurmadığından dolayı bunları tanıyamadı. Tanıdık bir şey bulabilme umuduyla dükkândan içeriye doğru adımını attı.

“Merhabalar bayım. Neye bakmıştınız?” Orta yaşlı kasiyer, cevval bir görünüme sahipti.

“Albümlere bakmıştım aslında fakat bu müzisyenlerin hiçbirini tanımıyorum açıkçası,” dedi tanrı.

“Sizi tebrik ederim bayım. Bu devirde hâlâ albüm almak isteyen insanla karşılaşmak zor rastlanan bir durum. Vitrindeki grupların ise tamamını size öneririm. Hepsi çağın bizlere sunmuş olduğu bok yığınından ibaret. Dilediğinizi seçmekten geri durmayın,” dedi kasiyer. Tanrı onu anladı, müzikte gelinen bu nokta, orta yaşlı adamın hiç hoşuna gitmiyordu.

“Belki biraz eski bir grup olacak ama. Sizde Slayer albümü var mı?” dedi tanrı, bir umut.

“Ah dostum onlar çoktan unutuldu. Belki benim gibi müzikle gerçekten ilgilenen birkaç adam dışında onları bilen kalmadı. Adamlar resmen tanrıydı be,” dedi kasiyer, büyük bir özlemle, içinde bulunduğu zamandan hicap duyarak.

“Tanrı benim seni ahmak herif. O Adamlar ise şu an cehennemin derinliklerindeler,” dedi tanrı bir anlık öfkeyle. İnsanlar gerçek tanrıyı unutmuş olup bu sıfatı diğer nesnelere yüklemeye başlamışlardı.

“Tamam dostum, sakin ol,” diyerek tanrıyı sükûnete davet etti. Böyle kaba müşterilerden hiçbir zaman hoşlanmamıştı. Fakat konuşmadan da duramadı. “Adamların tanrı oldukları konusunda hemfikir değiliz. Belli ki başka bir grubu daha çok seviyorsun. Ama ne cüretle onların cehennemin derinliklerinde olduğunu söylersin,” diyerek bir adım öne çıktı, hiddetlenmeye başlayan kasiyer.

“Kimsenin cennete gittiği yok çünkü öyle bir yer yok. Ölen insanları direk cehenneme atıyorum,” dedi tanrı.

“Gerçekten kendini tanrı olarak mı görüyorsun?”

“Evet, ben tanrıyım,” dedi tanrı, zafer kazanmış bir edayla.

“Peki, seni şuracıkta öldürecek olsam ne olur?” dedi kasiyer, elini tezgâhın altındaki beyzbol sopasına uzatarak.

Tanrı bir adım geriye çekildi ve konuşmaya başladı. “Bu gördüğün evrenle göremediğin yani benim evrenim arasında görülmez ve geçilmez bir kapı var. İşte ben o kapının anahtarıyım, aynı zamanda bekçisi. Ben ölürsem tüm acı çeken ruhlar ve zebaniler boyunduruklarından kurtulup, bu evrene adım atarlar.”

Kasiyer tanrının sözünü keserek “Bu hiçte fena görünmüyor. Sevdiğim birçok insanı kaybettim. Bu sayede onlarla tekrar bir araya gelebiliriz,” dedi.

“Onlar artık insani duygulara sahip kişiler değil. Çektikleri acıdan dolayı sefil bir haldeler. Şu zamanda en fazla nefret ettikleri şey ise yaşayan varlıklar. Onlar serbest kaldığında ise ilk yok olacak topluluk insan ırkıdır. Onlar geldiğinde ise çaresiz bir şekilde kalacaksınız çünkü silahlarınız onlara işlemez,” diyerek sözünü bitirdi tanrı.

Kasiyer bir an için ne diyeceğini bilemedi. Geveze bir şizofrenle karşı karşıya olduğunu düşündü. Üstelik adam politikacılardan ve din adamlarından daha fazla saçmalamıştı. Gerçi din adamları diye bir şey kalmadı ya, diye düşündü. “Bayım, burayı terk etseniz iyi olacak,” dedi, bir uyarı niteliğinde.

Tanrı bu olayı kendine bir kıssa sayarak dükkânı terk etti. Bir daha insanlarla böyle açık seçik konuşmayacaktı. İnsanlarda biat diye bir şey kalmamıştı. Kasiyere tanrı olduğunu söylediği vakit nasıl da dalga geçmişti kendisiyle. Yaşayanlar tanrı fikrini unutmuştu. “Onlara kimin büyük olduğunu göstereceğim,” diyerek ilerledi.

* * *

Labirent düzeninde bulunan sokakları aştıktan sonra büyük bir meydanda buldu kendini. Yoğun bir trafik ortamı fiiliyat bulmaktaydı. Caddelerin üzerinde kalantor tipli kimseler gezmekteydi. Çoğunun eli cebindeydi. Takım elbise giymişlerdi ve güzel bir hava vardı. Peki, neden elleri ceplerinde, diye düşündü. Tıpkı çözülmemesi gereken bir bilmece, koklanmaması gereken acı bir zehir gibiydi. Aklı karıştı. Ellerini kaldırdı, avuçlarına baktı. Ellerinin bulunması gereken yerde ayakları vardı. Ayaklarının altına bakıyordu şu an. Gözlerini kapattı fakat görmeye devam etti. Konuşmaya çalıştı, diline görünmez iğneler saplandı. Güzel bir hayal kurmaya çalıştı, sisler sardı etrafını. Ağlamak istedi, istemsiz kahkaha attı. Anladı şimdi. İnsani delilik kendisine sirayet etmekteydi. Daha fazla oyalanmamalıyım, diye düşündü. Caddeyi terk edip tekrar şehrin sokaklarına dalarak insanları gözlemlemeye devam etti.

Kendisine delalet edebilmesi için bir kişi bulmak amacıyla insanları incelemekteydi. Sıradan tiplerdi. Basiretsiz benlikleriyle tıpkı nekahet dönemindeki bedbaht bir münzevi gibiydiler. Kıyafetleri zengin, derileri fakir, ruhları ölü. Bu yaratıkları kanalize etmesi gereken birilerinin olması gerektiğini düşündü.

Mutena güneş ışıklarının vurduğu metruk bir sokağa adımını attı. Kimseler pek yoktu. Derken onu gördü. Sırtını duvara dayamış bir pozisyonda sigarasını içmekteydi. Gözlerinde bir parıltı vardı, muktedir. Saçları uzundu ve açık renkti. Parlak kırmızı diye tahmin etti. Yanına yaklaştı. Göz göze geldiler. “Nesin sen?” diye sordu tanrı.

“Sende kimsin?” diye cevap verdi kadın.

İçinden bir ses bu kadına yalan söylememesi gerektiğini bildirdi. “Tanrıyım,” dedi. “Sen kimsin?”

“Yalnız bir fahişe,” diye cevap verdi muğlak bakışlı fahişe.

“Neden bedenini satıyorsun?” diye sordu tanrı.

“En azından senin gibi ruhumu satmıyorum.”

“Ruhumu satmak mı? Hakiki tanrıyım ben.”

“Evet,” dedi fahişe. “Pantolonunun içindeki de sihirli sopan olmalı.”

“Nasıl yani?”

“Dünyayı kamışınla yönetiyorsun ya,” dedi fahişe.

Güldü tanrı. Kolay bir kadın değil diye düşündü tanrı fakat neticesinde bir kadın. Arzularının esiri, melun şeyler sahibi. Fahişe de güldü ve biten sigarasını yere attı.

“Hey,” dedi fahişe. “Benimle vakit geçirmek istiyorsan ücretimi ödemelisin.”

“Anlamadım?”

“Hadi beni yemeğe götür de karnımızı doyuralım. Daha sonra bana geçeriz ve asıl istediğini o zaman alırsın,” dedi fahişe.

“Peki,” dedi tanrı ve yürümeye başladılar. Eşit adımlar atmaktaydılar. Tanrı bir an fahişenin yüzüne bakmak istedi. Kafasını çevirmeye çalıştı fakat çeviremedi. Bedeni kilitlenmişti. Ayakları otomatik bir şekilde işlevini sürdürmekteydi. Etraflarındaki binalar kayboldu. Alevler sardı etrafı. Tam karşısında yanan bir elma ağacı gördü. Dalında tek bir elma vardı, yanmaktaydı. Yanmaya başladı tanrı. Saçları tutuştu. Girift bir girdabın içerisindeydi. Boğazına sular kaçtı. Bir köpekbalığı ayağını ısırdı, kan akmadı. Gözlerini açtı. Uçurumun kenarındaydı. Arkasına baktı. Fahişe vardı. Kendisini itti. Böylelikle tanrı uçuruma yuvarlandı. Gözlerini açmak istedi fakat açamadı. Artık tanrı yoktu.

* * *

Zihnini topladı. Kafasını çevirdi. Fahişe yanında olup, afili bir şekilde yürümekteydi. “Şurası güzelmiş. Oraya gidelim mi?”

“Hayır,” dedi fahişe. “Orası sadece yüksek kesimin gidebildiği bir restoran. Bizi almazlar. Bak şurası iyi.”

Orası berbat bir mekân, diye düşündü tanrı. Başka şansları olmadığı için içeriye girip boş masaya yerleştiler. Tanrı, menüyü inceledi. Bir yemeğin adı haramzademesih idi. “Bir yemeğe neden böyle bir isim koyarlar ki?”

“Eski zamanlarda tanrının oğlu olduğu söylenen adamdan kurtarıcı diye bahsedilirdi, yüce olan. Şimdi ise ona piç diyorlar. Sanırım haksız da değiller,” dedi fahişe.

Tüm piçler özeldir, henüz doğmamış olanlar bile, diye düşündü tanrı. Yemeklerini seçtikten sonra bir müddet sessiz bir şekilde oturdular. Yemekleri geldi. Fahişe tıpkı parlak yeleli bir aslan seriliğinde yiyeceğine davranmıştı. Günlerce aç kalmış olmalıydı ya da günlerce aç kalmamak için şimdiden çalışmalara başlamıştı.

“Sen bir suçlusun,” dedi tanrı. Bu sayede fahişe başını tabağından kaldırmış oldu. Ya da tabağını, yapışık olduğu yüzünden ayırıp masaya koymuştu.

“Bilemedin kovboy. Ben bir fahişeyim,” tekrar tabağına gömüldü. Ağzının kenarından domates sosu akmaktaydı. Tanrı ona baktı.

“Değişimi isteyen herkes özünde suçlu değil midir?”

“Yemek çok güzel.”

“Sen bir suçlusun ve ben bunu biliyorum,” dedi tanrı.

“Ben yalnız olup düzülmeyi bekleyen bir kadınım.”

“Ahmak bir kadınsın, fazlası değil”

“Ben bir kadınım. Dünyayı bacaklarımın arasından yaratırım. Krallar doğurup, prensesler meydana getiririm.”

“Ben bir erkeğim. Kocaman kamışımla dünyayı düzerim.”

“Bazen gülmek istersin bazen de ağlamak. Bazen sadece sevişmek. Kiminle olduğunun bir önemi yok. Boşalmak istersin azgın bir nehir gibi, doludizgin.”

“Seni anlayamıyorum,” dedi tanrı. Karınlarının doyduğu takdirde kadınların saçmalamaya başladığını düşündü.

“Yaşam keşke uykudan ibaret olsaydı diyorum. O zaman belki mutlu olabilirdik.”

“Evet,” dedi tanrı. Mutlu ve fazlasıyla ölü.

“Söylesene, ne iş yapıyorsun?” diye sordu fahişe. Bir eliyle çenesindeki suları silerken diğeriyle ağzına koca bir sosis tıkıştırıyordu.

“Bazen her şey olmak istiyorum. Bir garson ya da uzay pilotu. Belki bir katil belki de küratör.”

“Her şey olmak istiyorsun. Aslında bu hiçbir şey olmak istemediğin anlamına gelir.”

“Doğru, istemiyorum. Ben tanrıyım ve bu her şey demektir.”

Fahişe koca bir kahkaha attı. Ardından gülmeye devam etti. Bu adam deli, diye düşündü fahişe. Bir tanrı kadar hem de.

Tanrı ve fahişe, yemeklerini yedikten sonra hesap isteyerek kalktılar. Çıkışa yaklaştıklarında tanrı kibarlık sanatını yeterince asil bir tavırda ifa ederek kapıyı çekti. Fahişe kıkırdayarak geçti. Eve doğru hareket ederlerken fahişe tanrının koluna girdi. “İlk defa senin gibi garip bir adam beni düzecek,” dedi. “Sanırım biraz heyecanlıyım. Ya sen?”

“Heyecanlıyım şu an,” dedi tanrı. “Tıpkı bir hayat kadınının ilk iş günü kadar.”

“Yalnızım şu an,” dedi fahişe. “Tanrının varlığı kadar.”

“Tanrı, geleceğe umutla bakabilmektir.”

“Tanrı, duygusal benliğimizdir ve bu söküp atılmalıdır.”

“Yaşamdaki tebessümlerdir, hakiki olana duyulan özlem.”

“Biçareliktir. Kendine yetememek. Güçsüzlük, korkaklık.”

Tanrı cevap vermedi. Sadece gülümsedi. Yürürken fahişenin gözlerinin içine baktı. Zavallı kadını cehennemde zevkle yakmayı düşledi. Eline bir mızrak alıp onu fahişenin kalbine saplamak istedi. Tekrar, tekrar ve tekrar. Gözlerini oymak ve içerisine kızgın yağlar dökmek. Vücudunu dağlamak istedi. Bacaklarının arasına çelik bir kılıç sokup kadınlığını kurutmayı ne çok istedi. “Bir şey mi oldu?” diye sordu fahişe.

Gülümsedi tanrı. Fahişe de gülümsedi.

Fahişenin evine varmışlardı. Bu, tekerlekleri sökülmüş eski bir karavandı. Fahişe kapıyı açıp tanrıyı içeriye buyur etti. Tanrı adımını atıp karavana girdi. Fahişeye bakmak için arkasını döndüğünde birden sarsıldı. Fahişe tanrının dudaklarına yapışmıştı. Ateşli şekilde öpücüklere boğuyordu. Tanrı da karşılık vermeye başladı. Elleriyle fahişenin kalçalarını kavradı. Bir taraftan da birbirlerini soyuyorlardı. Tanrı fahişenin sutyenini çıkarıp göğüslerini yalamaya başladı. “Sik beni, sik beni,” diye bağırıyordu fahişe. Tanrı fahişeyi yatağın üzerine atıp külotunu çıkardı, sonra da kendi aletini. Fahişenin içine girmeye başladı. Üç gün yağmur altında beklemiş bir çarşaf kadar ıslaktı fahişe. “Daha hızlı, daha hızlı,” tanrı hızlanmaya başladıkça fahişenin sesinin şiddeti de artmaktaydı. Bir an sonra tanrı patladı. Fahişe de aynı anda boşaldı. Tanrı geri çekilmeyip tohumlarını fahişenin içine attı. İkisi de zevkten titremekteydi. Sırt üstü yatağa uzandılar. “Gerçekten de tanrıymışsın,” dedi fahişe.

***

Tanrı uzanmış olup tavana bakmaktaydı. Fahişe kalkıp karavanın içerisindeki mutfak bölümüne gitti. “Hey kocaoğlan gelsene buraya,” dedi. Tanrı fahişenin yanına gitmek için ayağa kalktı. Çıplak bir vaziyette yürürken insani hazların kışkırtıcı bir tatmin düzeyinin olduğunu düşündü. Mutfağa adımını attı. “Ahhh,” diye çığlık attı tanrı. Çığlıkların en haşmetlisi.

Fahişe tanrının geldiğini görüp kapının yanına ilişti. Tam tanrı içeri adımını atarken elindeki bıçağı sallayıp tanrının kalbinin üzerine batırdı. Tanrı haykırdı ve yere düştü. Vücudunu yoğun bir kan tabakası kaplamıştı. Nefesini çok zor bir şekilde kontrol etmekteydi. Demek ki sonum böyle olacaktı, diye düşündü. Bir insan bedeninin içerisinde can verip, gölgeli diyarların ebediyetinde kaybolmak. “Geliyorlar,” dedi tanrı, çıkmakta zorlanan sesiyle.

“Merak etme onları ben karşılayacağım,” dedi fahişe. Hâlâ çıplaktı. Tanrıya bakarak bacaklarının arasını okşuyordu.

“Kaç yaşındasın?”

“Yirmi iki,” dedi fahişe. Tanrı, onun yalan söylediğini düşündü.

“Kimsin sen?” diye sordu tanrı, son nefesini vermeden evvel.

Fahişe tanrıya yaklaştı. Gülümsedi. Elini tanrının kalbine saplı olan bıçağa götürdü ve çevirdi.

“Lilith.”

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *