Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Uzungöl

Dümdüz kentin ileri ufuklarındaki tekin topraklar yakınlara görünmeme kaidesiyle sanki; kış ayının en pervasız soğuklarına sahip, gökyüzünün dahi yer yer seçilemediği pusarık bir gününde okula gitmek için yola koyulmuştu Meltem. Üzerindeki kaban ile müphemleşmiş kolları ve bacakları emrine amade bir müşküliyet ile vücut bulurken, yolculuğu ise neşeli olmak bir kenara, ruhunu sürüme ile ayak diretgen bir halde idi. Okuldan edindiği mütemadi sorumluluklar ona garip hissettiriyordu. Çift sapaklı bir yolun önünde düşünme eğiliminde, kara bahtı aydınlatmak amacı güden yalnız bir yolcu yahut her iki yola da sahip olmayı şiar edinmiş beyaz talihi zifirileşmek üzere olan bir efendi gibi, kararsız. Düşünürdü her daim konumu hakkında ve her zaman eğitimi doruk olmuştu hayatında ulaşılması gereken. Yalnız okulunda değil, kendini eğitmeli, öğrenmeli ve bilmeli idi yirmi birlik Meltem onu aydınlığa eriştirecek her türlü bilgiyi. Haliyle de vaktini bölmek, okulundan tasarruf yapmak ile sınırlıyordu kendini aslında daha fazla öğrenebilmek için ve akabinde okulu başarısızlığa yüz tutmuş bulundu. Mühim sorunları olmayabilirdi ama istediğini yapamıyor ve gerekli puanları alamıyordu. Bu durumda kararsızlığı gün yüzüne vasıl olur, aklı kurcalanırdı: “Az mı çalışıyorum? Sadece ders mi çalışmalıyım?” Fikrince hiç de mükellef olmayan notları ise onu yalnız okulundan değil, gündelik zevklerden alıkoyuyordu.

Arkadaşları ile geçirdiği vakitler günbegün yüzeyselleşmeye ve alenen onların içini buruklaştırmaya başlamıştı ki, kış ayının karsız ama beyaz kuruluğu dolu bu gününe onlardan sinema teklifi almış ve kendince sevgi ile yanıt vererek kabul etmişti. Okul çıkışı üç arkadaşı ile okula pek uzak olmayan bir alışveriş merkezinde birlikte vakit geçirip sinemaya gideceklerdi. Yolculuğun nihayetinde okuluna erişip yüz kişilik sınıfın uzun koridorunda en arkada bulunan askıların yanına doğru ilerlerken sağındaki ve solundaki sınıf arkadaşlarına selamlar verdi: “Günaydın, nasılsın?” O an sınıftaki herkesi tanıyor oluşu istemeyerek de olsa bir nevi kibarlık budalalığı sergilemesine sebep oluyordu.

Sınıfın solunda sıraların kombineleştiği bölümdeki yerine oturup hocasını beklemeye koyuldu. Bu sırada sınıf iyiden iyiye dolmuştu. Ders artık başlamış notlarını tutuyordu Meltem. Dersin sıkıcılığı hat safhaya ulaşırken saatini kontrol etti. Ara verilince aynı katta bulunan, derslerinden bunalmış öğrencilerin bir şeyler atıştırmak için veya sırf orada bulunmak maksadıyla toplaştığı kantine gidip sütlü kahve aldı ve bir köşeye çekilip yalnız başına içmeye koyuldu. Tıklım tıklım dolu olması, ne boş bir masa ne de bir sandalyenin varlığını mümkün kılıyordu ama Meltem’in yalnızlığı kalabalıktan etkilenmiyordu. Kahvesini bitirip sınıfına girdi ve sonraki dersini yine aynı yerde oturarak dinledi. Ve ardından sonraki derslerde de aynını yaptı. Derslerin bitmesine az kalmıştı. Bugünden mi bilinmez bütün dersler sıkıcıydı lakin böyle böyle okuldaki vaktini tamamlamış oldu.

Üç arkadaşıyla buluşmak üzere iki yanı camdan duvar olan ana kapıya doğru yürüdü. Arkadaşları ile buluşup konuşmaya başladılar. Onlar da Meltem gibi öğrenciydi: biri aynı bölümde diğer ikisi ise farklı bir fakültede devam ediyordu eğitimlerine. Aynı bölümden olanın adı Raif’ti ve gruptaki tek erkek oydu.

Tüm bölümlerin bulunduğu bir yerleşkede, doğal yaşamın unsurları hiç de azımsanmayacak derecedeydi. Gürültülü şehirlere nazaran çehresi karışık ormanlarla dolu, ormanların içinde dinlencelik alanlar ve bu alanları birbirine bağlayan dar, zikzaklı patikalar ile ormanın birinin ortasında debdebeli ağaçlara işve dolu gökmavisi bir göl vardı: Uzungöl. Öğrencilerin aslında pek temayül etmemesine karşın hocaların bolca vakit geçirdiği bir küçük göldü burası. Çevresinde, yanları oturaklı masalar ile sazlık kenarında çay içmek için ideal bir alan oluşturulmuştu. Bu dört arkadaşın yolu buradan geçmek üzereydi. “Yukarıdan gidelim, göl kenarından gidersek ilk durağa hızlı ulaşırız.” dedi birisi ve Meltem dahil diğerleri onayladılar bu fikri ve içinde göl bulunan ormandan hızlıca yerleşkenin otobüs duraklarından ilkine erişmek üzere yola koyuldular. İlk durağa gitme sebepleri ise sıradan bir öğrenci arzusu olan oturarak gitme üzerineydi.

Günün soğukluğu ormanda daha bir belirgin olmuştu. Haddince puslu bir günde girişten itibaren uzun kavak ağaçları seyrelmeye başlamış, yerini palamutları savrulmuş yaşlı meşelere bırakır bir hal alırken; etrafı, tek tük dalları yerlere serili dişbudaklara bezenmiş göle yaklaştılar ve güneş o sıralar gölün yüzeyine az da olsa ulaşabiliyordu.

“Biraz oturalım mı burada?” dedi Meltem. “Baksanıza ne kadar güzel!” Daha önce gelmiş olmasına rağmen sanki ilk kez görüyormuş gibi etkilendi gölün parlak mavisinden. Arkadaşları ise Meltem’in isteğinden memnun olmasalar da birkaç dakikalığına dinlenebileceklerini söyleyip masanın birine oturdular. Onlar kendi aralarında muzip pozlar ile fotoğraf çekinirken Meltem gölün ortasına bakakalmış, hareketsiz bir halde dikiliyordu. Kim bilir ne hayaller kuruyordu ya da bir şeyi hatırlamıştı ki kolundan çekildiğini hissedip yürümeye zorlandı. Adımlarını hızlandırıp ormandan çıktı dörtlü grup. Ardından otobüs durağındaki kalabalıkça sıranın en arkasına ilişip beklemeye başladılar.

Meltem kendini garip hissediyordu. Keza gölde hayallere dalmasından sonra sinemaya gitme fikri sorgulanır olacaktı kendi içinde. Uzun ,körüklü, mavi bir otobüs yavaşça yanlarına durdu. Dört arkadaş otobüse binip arka kısımlardaki dörtlü koltuklardan birine oturdular. On- on beş dakikalık bir yolculuğun ardından otobüsten indiler.

Puslu hava, şehirde kendinden pek bir şey kaybetmemişe benziyordu: geniş binaların kudretiyle uzun bulutlardan sakınamayan güneş ile karaca bir gökyüzü örtüyordu şehri. Hızlı hızlı yürüdüler alışveriş merkezine girmek üzere ve o sıra sollarından yavaş yavaş sıkışmaya başlamış bir trafik kendini gösteriyordu. Gürültülü caddenin etkisinden kurtulabilmek için bir an evvel sağa doğru sapıp yollarına devam ettiler. Önlerindeki genişçe otoparkı da geçip alışveriş merkezinin kaşane kapılarını andıran süslü girişinden girdiler.

Kapıyı geçer geçmez Meltem söylenmeye başladı: “Ne diye geldiysem buraya…” Gerçekten de terası dışında açık bir alana sahip olmayan alışveriş merkezinde kendini daha bir yorgun hissediyordu. “Efendim? Bir şey mi dedin?” diye cevap verdi onu duyan arkadaşı dönüp arkasına doğru gülümseyerek. Meltem grubun arkasından yavaşça yürürken “Yok bir şey.” demekle yetiniyordu ve ondaki bu alışılmadık hal arkadaşları arasında bir homurdanmaya sebep oldu.

“Meltem’de bir şeyler var.”

“Evet sanki zorla gelmiş gibi, sanki biz yalvardık!”

“Evet evet kendisi kabul etti hemen, gelmeseydi madem böyle olacak…”

Meltem ise homurdanmaları hissedip arkadaşlarına sokuldu “Ee hangi filme giriyoruz?” diye sordu ve bunu yaparken yüzüne ısmarlama bir gülümseme hakimdi.

Gruba o an bir neşe hakim oldu. Şakalaşmalar ile gürültülü bir halde tartışırlarken arkadaşlarındaki ferah neşe Meltem’i eğlendiriyordu ancak çoğunluğu gençlerden oluşan vitrin bakmak ve oturup münasebetsizce gelip geçen insanları seyretmek için orayı meskun edinmiş güruha da eleştirel gözlerle bakmaktan kendini alıkoyamıyordu. Çok geçmeden gişelerin en kısa kuyruklusuna gidip bilet aldılar. İzleyecekleri film “Uzungöl’ün Sessiz Çığlığı” idi. Hakkında pek bir şey duymamış olsa da Meltem, bunun ilginç bir seçim olduğunu düşünüyordu. “Bizim yerleşkedeki göl mü bu yoksa!” diye mübalağa etmekten geri durmayıp “Hadi canım sen de!” kıkırdamalarıyla muhatap oldu.

Filmin başlamasına bir saat kadar vardı. Hızlıca teras katına gidip yemeklerini sipariş ettiler ve terasta boş yer olmamasından yürüyen merdivenlerin kenarında bir masaya oturdular. Siparişleri gelene kadar sohbetlerine devam ediyorlardı. Meltem ise kendini yorgun hissettiğini söyleyerek durumundan ötürü muhlis bir mahçupluk içinde durgun olduğunu dile getirdi. Onlar ise elinden tutup sırtını sıvazlayarak kendini bu durumdan teskin etmesi gerektiğini söylerken her birinin gözleri acıma emareleri ile parlıyordu.

Her birinin önüne yemeği geldiğinde Meltem dahil iştahla bitirdiler bir porsiyonluk iskender kebapları ile yanlarında söyledikleri ayran, salata ile birbirinden acı, limonileşmiş biber ve iri salatalık turşularını.

“Afiyet olsun herkese!” dedi yüksek sesle gruptaki tek erkek olan Raif.

“Teşekkürler, sana da.” dediler hep bir ağızdan yüzlerinde bıkkın bir ifadeyle.

“Çok yedik sanırım!” diye söylendi Raif. “Keşke biraz yavaş yeseydik!”

“Turşuyu fazla kaçırdım galiba.” diye ekledi Meltem. “Midem ağrıyacak!”

Filmin başlamasına yarım saatten kısa bir zaman kalmıştı. Oturdukları masadan kalkıp sinemanın bulunduğu taraflarda boş bir masa aradılar. Bir metrelik cam duvarların üzerine kalınca oturtulmuş, alt katlara yukarıdan hakim olan trabzanların kenarında bir masaya oturdular. Meltem aşağıyı seyrediyordu. Birbirinden çeşitli mağazaların rengarek tabelaları ne de güzel görünüyordu. Tam karşısında büyükçe bir mağaza vardı ve vitrininde oyuncak ayı, bebekler, kumandalı arabalar, uçan helikopterler gibi birbirinden çeşitli oyuncakları barındıran bir mağazaydı burası. Meltem’in dikkatini hemen hemen kendi boyunda gibi görünen kocaman turuncu bir ayı çekti. Son derece iri siyah gözleri ile tombul parmakları sempatiklik bir kenara, ürkütücü görünüyordu.

“Kim oynar ki bunla?” diye söylendi.

Ancak içinden o mağazaya karşı yavaş yavaş şiddetlenen bir merak uyandı.

Seans yaklaşırken salona girdiler ve ortalardan aldıkları bileti kontrol ederek koltuklarına yerleştiler. Film başlamadan önce içmek için soğuk bir şeyler almayı da ihmal etmemişlerdi. Raif’in sağında ve solunda iki kız ve Meltem de en sağda olacak şekilde deri koltukların yumuşak dokularına bıraktılar kendilerini. O andan itibaren Meltem için zorlu saatler başlayacaktı. Karanlık salonun rahat deri koltuklarında beklediği sükunete başta mide ağrısı ve uyku bastırması ile daha sonra olacaklar yüzünden bir türlü erişemedi Meltem.

Uzungöl’ün Sessiz Çığlığı başlıyordu. Salondaki tüm ışıklar söndü ve yalnızca projektörden duvara akseden sahneler görünmeye başladı. Herkes gözlüğünü takmış, merakla duvarı seyrediyordu.

Meltem’in üzerinde başka bir ağrı var mıydı bilmiyorum ancak mide ağrısının da etkili olduğu gerginlik ile başladı filmi izlemeye.

Film, yirmili yaşlarda bulunan bir genç erkeğin küçük kız kardeşi ve ailesiyle yaptığı bir hafta sonu gezisinin, Uzungöl kenarındaki korkunç olaylar üzerine kurgulanmıştı. Filmin ilerleyen sahnelerinde genç ile küçük kızın başından geçen hazin hikaye, erkeğin göldeki lanetli yaratıklardan kızı kurtarma mücadelesi klasikleşmiş bir sinema perspektifinde sunulmuştu.

Meltem gittikçe geriliyor ve terliyordu. Kendini kontrol edemez bir hale varınca solundaki arkadaşlarına döndü ve onların uyuduğunu gördü: üçü de uyuyakalmış, meltem film bitene kadar yalnız kalmıştı. Salondan çıkmaya cesaret edememesi yüzünden filmi izlemeye devam etti.

Bir terslik vardı: Meltem hiç olmadığı kadar korkuyor ve acı çekiyordu. Öyle ki daha sonra bu acıyı “tarif edilemez bir çılgınlık” olarak niteleyecekti.

Gözlerini sıkı sıkı kapattı: “Aman Allah’ım” inlemeleriyle gözlerini açtığında nefes nefese kalmış bir vaziyette dışarı fırladı. Alışveriş merkezinin koridorlarına çıktığında ise gözlerine inanamadı: etrafa meşum bir sessizlik hakimdi; salondan duyulan gürültü dışında her yer sessizdi ve dahası etrafta hiç kimseler yoktu. Sanki yıkıcı bir sel ile her yer birbirine karışmış, her taraf kirli ve eskimiş, sözüm ona yıllardır kullanılmayan yekpare bir metruklukla çürümüş bir binada geziyordu. Trabzanlara doğru yürüyüp alt katların sular altında kaldığını farkettiğinde korkusu katlandı. Dahası suların da yükselmekte olduğunu hissedip hemen dışarı çıkmak istedi. O an arkadaşlarını uyarmak gibi bir fikre dahi kapılmadan kedini kurtarmak istedi: içindeki acı inanılmaz bir fütursuzlukta yükseliyordu.

Kendini dışarı attığında havanın tamamen karardığını ve yağmur yağdığını farketti. Yağmurun yağışı; yatağını beğenmeyip bir an evvel kendi yoluna gitmek isteyen şelalelerin çağıldaması misali hızlı ve şiddetle sürüyordu. Arkasına dönüp baktığında koca binanın, arkadaşlarının da içinde bulunduğu alışveriş merkezinin, çatıdaki suların baskısıyla çatırdayıp çökmekte olduğunu farkettiğinde “Özür dilerim hepinizden, beni affedin…” demekle yetinip geniş caddeye doğru koştu.

Yoldan geçen bir aracın önüne atlayıp kendini buradan kurtarması için şoförüne yalvarmak geçiyordu içinden lakin yol tamamen boştu. “Nasıl olur bu, herkes nerede, arabalar nerede?!” gözyaşlarına hakim olamadığı o an içinden kopan büyük bir çığlık halinde attığı naraları kimseler duymadı.

Derken yoldan samansarısı eski bir taksi belirdi. Hemen önüne atlayıp taksiyi durdurdu. “Lütfen götürün beni buradan, lütfen acele edin!” yalvarmalarıyla taksiciyi harekete geçirdi. O da hiç beklemeden hızla yola koyuldu.

Yolculuk boyunca meltem sadece ağlıyordu, içindeki ağrılar bir kenara arkadaşlarının enkaz altında kaldığı fikri onu deli ediyordu.

“Geri dönelim, lütfen beni geri götürün!” diye taksiciye haykırırken adam ona cevap dahi vermedi.

“Sana diyorum be adam!” diye ünlerken, bir yandan da adamın koltuğuna tekmeler savuruyor, yumruklarıyla adamın omuzlarına vuruyordu.

“Nereden bindim bu taksiye sanki!” diye içinden nedamet getiriyor bir yandan da adamı hırpalamaya devam ediyordu.

Bunun üzerine araba birden durdu ve Meltem kendini dışarı savurdu. Yere düşüp hemen ayağa kalktığında yalpalayarak taksiye doğru yürüdü ve son bir hamleyle içindeki acıyla yoğrulmuş nefreti arabanın arkasını tekmeleyerek dışa vurdu. Araç ise tam gaz ile hareketlenip oradan uzaklaştı.

Yağmurun iyice dindiğini anlayan Meltem etrafına bakındığında ne yapacağını bilmiyordu: taksi onu yerleşkedeki Uzungöl’ün bulunduğu ormanın kenarına bırakmıştı.

“Ama neden, neden buraya getirdin beni?!” diyerek höykürmeye başladı.

İçinde son derece yoğun bir merak duygusu oluşmaya başlarken ne kadar sefil bir halde olduğunu farketmesi için bir adım atması yeterli oldu: keza düştüğünde sağ ayak bileğini incitmiş ve yalpalayarak yürümek zorunda kalmıştı.

Yürüyordu arkasına bakmadan sadece ince gözyaşları eşliğinde. Ve Uzungöl’e doğru yürüyor olduğunu farketti, okulda dahi kimseler yoktu ve göle gidip etrafına bakmak istedi.

Ağaçların arasına daldığında içindeki korku, ürpertiye dönüştü. Sanki oraya hiç yağmur yağmamış gibi her taraf kuruydu ve etrafta uçuşan yarasaların kanat çırpışlarına parlak gözlü baykuş gugukları eşlik ediyordu. Devasa ağaçlar hiç olmadığı kadar baskıcı olmaya başlamışken nihayet gölün kenarındaki sazlığa ulaştı.

Ayağındaki ağrı kuvvetini artırırken aksaya aksaya bir masaya doğru gidip oturdu. Masmavi Uzungöl’ün kenarında kafasını, tek bir yıldızın dahi parlamadığı gökyüzüne çevirip yalvarmaya başladı.

“Allah’ım kurtar beni!” tam bu sırada gözüne bir ışık ilişti. Kafasını göle doğrulttu ve yüreğine daha önce hissetmediği raddede karışık duygular doldu: gölde karanlığın ortasında dahi kendini belli eden mavilik gittikçe kırmızıya dönüşüyor ve parlıyordu. Kızın kulağında çınlayan uğursuz bir çığlık eşliğinde, gölün tam ortasından bir şekil yükseliyordu. Şekil tam olarak şöyleydi: Meltem’in boylarında, son derece iri kara gözlü, özellikle parmakları şişkince olan turuncu renkli bir ayı ağzından alevler püskürterek yükseliyordu. Boyu ise anbean sanki büyüyor, yapmak üzere görevlendirildiği işi tavsatmadan öz suretine bürünerek yapmak için Meltem’e doğru yürüyordu. Evet, bu, mağazadaki turuncu renkli çirkin ayının ta kendisiydi. Ama neden böyle olduğunu anlayamıyordu Meltem.

“Herkes beni öldürmek istiyor, neden ben ha neden?!” derken içindeki ağrıyı hatırladı. Midesi halen ağrıyor, sanki turuncu dev ayının ateşlerine isabet olmuş gibi alevleniyordu.

Hızlıca düşündü Meltem. Bir şeyler yapmalıydı, ayağı incinmiş ve canı fena halde yanıyordu; kaçması gerektiğini bilmesine rağmen bunu başaramayacağını farketmesi de uzun sürmedi. Eline meşelerin yerlere serilmiş dallarından birini geçirdi ve masayı yan devirip arkasına sığınmak üzere siper yaptı.

Koca ayı büyük bir gürültüyle yaklaşıyordu. Ateşini gölden kurtulup sazlığın kenarından püskürterek Meltem’e doğrulttu. Gittikçe yaklaştı ve alevleri ile Meltem’in tahta siperi kül olduğunda Meltem geriye doğru afalladı ve korkuları bu andan itibaren şaşırtıcı biçimde cesaretlenmesine sebep olmuş, elindeki sopayla sanki alevleri yenebilecekmiş gibi düşmanına doğru savurmaya başlamıştı.

Turuncu yaratık ise kızın hiç beklemediği bir şekilde böğürmeye başladı: “Melteeeem, Melttttteeeeeeemmmm!”

Ayının sesi Meltem’i yatıştırıyordu ancak üzerinde kalan bütün gücü ile onla savaşmaktan geri durmadı kız. Sesler gittikçe derinden gelmeye başlarken, kalınca sopayı ayının kafasına tüm gücüyle indiren Meltem, yaratığı devirmişti ancak o daha elindeki silahı kaldıramadan ayı doğruldu ve içindeki bütün alevi tam karşısında, elindekinin ağırlığına dahi direnci kalmamış Melteme doğru üfledi.

“Melteeeem, Melteeem!” sesleri incelmeye başlarken Meltem gözlerini araladı:

“Meltem kalksana, iyi misin?!” sesini duydu.

Tam karşısında Raif duruyordu: “Kalksana Meltem ne oldun? Uyuyakalmışsın film bitti haydi gidiyoruz.”

Meltem doğrulup gözlerini ovaladı. Yaşadığı onca şeyin bir rüyadan ibaret olduğunu anladığında gülümsemeye başladı. Derken gülümsemesi, şakaklarından süzülen ter damlalarını koluyla silerken yok oldu: midesindeki ağrı gerçekti. Acılığıyla meşhur o biber turşuları midesinde müteşekkil bir ağrıya sebebiyet veriyordu.

Derhal ayağa kalktı ve arkadaşlarıyla konuşmaya başladı:

“Özür dilerim uyuyakalmışım ama midem çok ağrıyor hastaneye gitmem gerek.”

“Ne oldu?” diye cevap verdi Raif diğer iki kızın da endişeleri yüzlerinden okunuyordu. “Söylemiştim ben çok yedik diye, benim de midem ağrıyor ama o kadar kötü değilim. Hele acı biberlerden olsa gerek. Ama dur hastanaye gitmeden önce sana marketten süt alalım, iki yudum aldın mı düzelmeye başlarsın bak gör. Hem ben de içerim”

Bunun üzerine Meltem yarı kıvranır bir halde onaylayıp hep beraber alışveriş merkezinin bodrum katındaki bir markete gidip süt aldılar ve birkaç dakika oturup soluklandılar. Süt Meltem’e biraz iyi gelmişti, keza hastaneye gitmekten vazgeçip doğruca evin yolunu tutacaktı.

Dışarıdan bin bir süs ile çekicilik katılmış o büyük kapının hiç de latif olmayan ters tarafından çıkarlarken Meltem’in yüzüne esen hafif rüzgar saçlarının dalgalanmasına ve içine gerçek bir ferahlık doğmasına sebep oluyordu. Hava tamamen kararmıştı ve yer yer yağmur çiseliyordu. Rüyasında gördüğü o yağışın melanetliğinden eser yoktu. Hatta su tanecikleri gökyüzünden yavaşça süzülürken, başını havaya kaldırıp ağzını da açmayı ihmal etmeden kollarını kaldırıyor ve döne döne gündüzden büsbütün farklı olan bu serin kış havasının tadını çıkarıyordu.

Midesindeki ağrı iyice hafiflemiş olan Meltem önceki girift halini tamamen üzerinden atmışa benzeyerek arkadaşlarını gülücüklerle selamlıyordu. Hep beraber otobüslerine binip evlerine doğru yola koyulurlarken yağış şiddetini artırıyor, rüzgar ise hafifçe esiyordu. Bu sırada Meltem, mavi ledlerle donatılmış otobüsün loş ışıkları altında gökyüzündeki, bulutlarla yarışır bir halde yer yer kendini gösterebilen ama haliyle arkada kalmış birkaç yıldızı seyretmeye koyuldu ve yarın yapacağı ilk iş olan; rüyalarında kötü bir tasavvur kazanmış olmakla beraber son derece büyüleyici olduğunu düşündüğü Uzungöl ziyaretini hayal etmeye başladı.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *