Öykü

Cem Baba

Köstebek, çevresine bakındı bir süre. Buraya saklanmak için kazdığı yerde bulduğu bir oyuk yoluyla girmişti. Yamaçta içine girebileceği bir oyuntu bulmuş biraz daha derinleştirmek isteyince toprağı kazan parmakları ve kolları ardından bütün bedeni girmişti içeriye. Elinde yanan çıranın alevleriyle gördüğü kadarıyla bir zamanlar birilerinin oturduğu bir kulübede bulunuyordu. Tepelerin kayması sonucu kulübe, toprak altında kalmış olmalıydı. Biraz ileride kapının karşısında bir masa duruyordu. Üç dört adımda masanın yanına vardığında gözleri parladı. Ender bulunan mumlardan kocaman bir tanesi öylece duruyordu. Hemen yanında da bir kibrit vardı. Annesi Meltem hayatta kalabilmesi için gereken tüm bilgileri öğretmişti ve kibriti çakarak mumu yaktı. O zaman elindeki çıra tekrar lazım olabilir diyerek ayakkabısının tabanıyla söndürdü.

Mumun titrek ışığında girdiği yere baktığında önce çıkış yolunu aradı. Dışarıya dönmek istediğinde nereden çıkması gerektiğini bulmak zor olmayacaktı. Yine de içinde hâlâ bir tedirginlik vardı ve peşinden gelenler izini bulabilirler miydi? Az önce yaptıklarını düşününce izlerini sildiğini anımsadı, içi rahatladı. Masanın arkasındaki sandalyeyi gördü. Ahşaptan yapılmıştı ve genişçeydi. Dikkatli bir şekilde oturdu. Çelimsiz, ufak tefek bedenini taşıyacağını biliyordu ama on dört yıla sığan hayatı kendisine aşırı derecede tedbirli olmayı öğretmişti.

Güvenli bir barınma yeri bulmuştu şimdi sıra karnını doyurmaktaydı. Çantasını açtı ve çıkardığı kuru ekmeği kemirmeye başladı. Dişleri ve çenesi ağrısa da ısırdığı lokmaları midesine indirmekten başka çaresi yoktu. Bir yandan da odayı inceliyordu. İçerinin havası vardı ve taze hava olmadığı için bir süre sonra başının ağrıyacağını biliyordu. Ama o zamana kadar yakalanacağım veya hayvanlara yem olacağım korkusu yaşamadan huzur içinde dinlenebilirdi. Bulunduğu yer alçak tavanlı küçük bir odaydı. Kafasını kaldırıp baktığında çatıyı oluşturan kalın ağaçların yer yer bel verdiğini gördü. Üzerine çökmüş olan dağın toprağını taşını taşıyorlardı ne de olsa. Bir süre sonra belki de yıllar sonra çökecekti muhtemelen ama şimdilik sağlam duruyordu.

Duvarlarda benzer durumdaydı. Sıvalar dökülmüş, bazı yerlerde ciddi çatlamalar oluşmuştu. Odanın küçük olması bu zamana kadar ayakta kalmasını sağlamış olmalıydı. İki yan duvarda kırılmış camlarında toprağın aktığı pencereler vardı ama tüm kulübe gibi onlarda gömülmüştü. Gözleri masanın üzerine kaydı. Küçük masanın üzerinde tozla kaplanmış nesnelerin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yılların tozu, toprağı bütün odayı olduğu gibi masanın üzerini de kalın bir katman olarak kaplamıştı. Elinin tersiyle temizlemeye çalıştı. Önce koyu renkli bir defter çıktı ortaya. Kalındı büyüktü ve deri bir kabı vardı. Eline aldı silkeledi, tozlar dökülünce sayfalarını açtı. Düzenli bir el yazısıyla yazılmıştı sayfalar. Annesinden öğrendiği kadarıyla okumaya çalıştı. Yazan kişinin ne kadar zamanını aldığını ölçmeye çalıştı kafasından. Yazıları yazan her kimse koca defteri tamamlamıştı neredeyse. Biraz zorlanmaya başlayınca defteri kapattı ve yerine bıraktı.

Sonra diğer nesnelerin neler olduğuna baktı. Bir çakı vardı ve çok işine yarayacaktı. Kibrit gibi çakıyı da burada bırakmak niyetinde değildi. Çakının yanında bir parmak kalınlığında ve bir karış uzunluğunda parlak silindirik bir nesne vardı. Sol yanında küçük bir cam şişe gördü. Tozlarını sildikten sonra mum ışığına yaklaştırdı. İçinde koyu renkli bir sıvı vardı. Çalkaladı, köpürmüyordu. Biraz zorlamayla da olsa kapağını açtı. Kokladı, metalik bir kokusu vardı sıvının. İyice burnuna yaklaştırdı, bir ilaç veya şurup olmalıydı. Serçe parmağını içine soktu. Sıvıya değince çıkardı ve parmağının koyu mavi olduğunu gördü. Masanın üzerine az önce bıraktığı defteri açtı ve boş bir yerine ıslanan renklenen parmağını bastırınca aynı renkte olduklarını gördü. Belleğinde bir yerlerde kıpırdanmalar oluyordu. Şişeye bir kere daha baktı, bu dört köşe, köşeleri hafif kıvrımlı cam tanıdık gelmişti, aklına annesinin yıllar önce anlattıkları geldi.

Bir gece ateşin başında anlatmıştı eski bankacı Meltem. “Senin yaşındaydım” demişti ve bildiği halde sormuştu “Kaç yaşındasın sen şimdi”

“On” cevabını gururla söylemişti oğlu. Sohbet, “Anne bana çocukluğunu anlatsana” dediğinde başlamıştı. “İşte bende tam on yaşındaydım. Uzaklarda, benim doğduğum kasabada bir adam vardı. Yaşı yetmişten fazlaydı ve oldukça dinçti. Eski ama temiz giysiler giyerdi. Elinde kocaman şişelerle gezerdi. Plastik, cam veya küçük büyük ayrımını yapmazdı. Temiz şişeler toplar kasabanın meydanındaki iyi su akan çeşmeden doldururdu. Üşenmeden kasabanın dışındaki evine götürürdü. Zengin değildi, kimseye de muhtaç olmadan yaşayıp gidiyordu. Bir köy evi vardı bir yerlerde. Eşiyle uzun yıllar oturmuşlardı o kuytudaki evde. Eşi Satı Kadın öldükten sonra yalnız yaşadığı söyleniliyordu.”

“Yalnız yaşamaktan korkmuyor muydu?” dedi çocuk. Anne dalgın gözlerle cevap verdi.

“O günler bu günler gibi değildi. Güven vardı, dostluk vardı, dayanışma vardı ve kimse kimseye düşmanlık etmezdi” dedi

“Cem Baba’yı tanımayan ve selamlamadan geçen yoktu. Kimi arkasından konuşur dalga geçerdi ama o bütün bunları duyar, duymazdan gelirdi. Bazıları da ellerindeki temiz şişeleri atmaz, Cem baba’ya verirdi. O’da kutsal bir iş yapıyor gibi hepsini doldurur sularını evine taşırdı.” Çocuk, “Peki sen Cem baba’yı gördün mü?” dediğinde

“Tabi ki gördüm, hem de defalarca. Yalnız bir keresinde konuşmuştuk. İşte bende o anı anlatmak istiyorum” Çocuk alevlerin ışığında annesinin yüzüne baktı.

“Derslerim için kalem almaya gittiğimde kendisi oradaydı. Kasabamızın iki kırtasiyecisinden biri olan Metin Amcanın dükkânındaydı. Ova kırtasiye o kadar küçüktü ki içeri ancak bir iki kişi girebiliyordu. Metin amca gözlüklerinin üzerinden bakarak müşterisi Cem amcayla konuşuyordu ve ben de kapıda sıramın gelmesini bekliyordum. Yaşlı adamın torbasına baktığımda, kalın büyük bir defter, bir şişe mürekkep ve bir dolma kalem vardı. Çocuk araya girdi.

“Mürekkep nedir? Dolma kalem nedir?” dedi. Anne tekrar gülümsedi.

“Mürekkep yazı yazmak için üretilmiş özel sıvılardı. Mavi, siyah, kırmızı gibi değişik renklerde üretilirlerdi. Dikkatli kullanmak zorundaydınız çünkü kâğıda yazıldığında silinmez ve yıllarca çıkmazdı. Mürekkebi kullanmak için üretilmiş kalemlerde dolma kalemlerdi. Satıcı Metin Amca

“Cem Baba, bütün bunlarla ne yazacaksın” dediğinde

“Anılarımı” demişti tek bir kelimeyle.

“Peki, kim okuyacak” dediğinde de

“Bir okuyan bulunur elbet” demişti. Parasını ödedi ve çıktı. Birkaç adım gitmişti ki ben kapının kenarında unuttuğu su dolu şişeyi fark ettim. “Cem Amca” dedim zorlukla koşarken. Birkaç seslenmeden sonra beni duymuş olmalı ki durdu. Elimde kocaman şişeyle beni nefes nefese görünce güldü.

“Bu kadar suyu neden topluyorsunuz” dediğimde

“Bu gezegen kendisine yapılanları kolay affetmez, israf dolu günler böyle gitmez çocuk” dedi. İnce kemikli parmaklarını saçlarımı okşadı.

“Gün gelecek su altın gibi değerli olacak. İşte ben, şimdi bol olan varları o yok günler için saklıyorum” dedi. Gülümsedi ve arkasını döndü yürüdü. Birkaç adım sonrasında durdu ve tekrar dönerek

“Öyle şaşkın bakma, belki senin belki de senin oğlunun işine yarayacaktır” dedi. Annemin gözleri yaşarmıştı. “Dedikleri de çıktı.”

Çocuk elinde tuttuğu cam şişeye baktı. Bu şişe annesinin gördüğü Cem baba’nın mürekkep şişesi olabilir miydi elinde tuttuğu. Eğer öyleyse bu defterde o defter olmalıydı. Az bir aramayla da bordo renkli kalemi tekrar eline aldı masanın üzerinden. O gece annesinin gözlerinden süzülen yaşlar şimdi kendi göz pınarlarında birikmişti.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. annesi ve çocuğun hatıraları çok güzeldi :slight_smile:

  2. Güzeldi, elinize, kaleminize sağlık.

  3. Okuduğunuzu öğreneli biraz zaman geçse de sizlere ancak cevap yazabiliyorum. Okumanız ve beğenmeniz beni çok mutlu etti. Teşekkür ediyorum…

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar