Öykü

Gerçeğin Rüyası

“Kuşlar kadar özgür olmak varken insan olmayı ben seçmedim.”

Uyandığından beri zihninde konuşan ses bu cümleyi fısıldıyordu sanki kulağına. Sabah kalkar kalkmaz yüzünü bile yıkamadan bir fincan kahvesini alıp üzerine de kalın bir battaniyeyi atıp canım önündeki tekli koltukta dizlerini göğsüne çekerek oturdu. Kornişten çıkması pahasına sonuna kadar çektiği perdeden sonsuza kadar kurtardığını hissettiği pencerenin ardından sokağa bakıyordu. Beş sene öncesine götürdü bu cümle onu. Dün akşam arkadaşı ile buluşmak için gittiği kafenin kitaplar için ayrılmış bir köşesinde eline öylesine almış olduğu bir kitabın son cümlesiydi bu cümle. Peki neydi onu bu kadar etkileyen şey diye düşündü. Üniversiteye giderken küçük küçük yazılar yazar bazıları da çeşitli platformlarda yayınlanırdı. İleride bir gün kendi kitabını yazmanın hayalini bile kurmuştu. Sonrasında bir senaryo yarışmasında bin kişi arasından son elli kişi arasına girdiğinde bir karar vermesi gerekiyordu. Ya üniversite de okumuş olduğu bölüme paralel bir seçim yapıp ders çalışıp sınavlara girecek ya da bir ay boyunca son elli kişinin içinden birinci çıkmak için tretmanını senaryoya evirecekti. Tabi bu seçim kararı beş sene öncesine aitti ve seçimi şimdiki hayatı yönünde olmuştu. Bu yüzden şimdi bunları tek bir cümleden yola çıkarak düşünmek ve hatırlıyor olmak pek de bir şey ifade etmiyordu.

Ertafa saçılmış onlarca kâğıt vardı. Her birinin üzerinde farklı cümleler yazıyordu bazısında ise tek bir kelime vardı. Hepsi eskiden kalma ekru renkli kâğıtlardı bunlar. Dokusu yeni ama kokusu ve hissiyatı eski ekru kâğıtlar. Eline aldığı bir kâğıda uzun uzun baktı.

“Birileri olmadan yaşayamamak ile onları sevmek arasında büyük bir fark var” yazıyordu.

Bu cümleyi anlamak için içinden on defa okudu. “Tanıdık” diye düşündü, bir saliselik bir andı bu. Sonra tekrar anlamaya koyuldu. Aslında anlamıyor değildi ancak her okuyuşunda daha derin bir anlam buluyordu sanki. Hayatını düşündü daha doğrusu hayatındaki insanları. Onlar hayatında olmasını istediği kişiler miydi yoksa hayatında olan herkesi istemek mi gerekirdi? Yoksa onları hayatında oldukları için mi seviyordu? Ya da sevdiğini sanmaya mı ihtiyacı vardı. Ya da… Bunu bin farklı çeşitte “ya da”landırabilirdi. Kâğıtlardan birini daha aldı eline ama üzerindeki yazıları okuyamıyordu. Daha doğrusu üzerinde yazı yoktu. Sanki içindeki duyguları elindeki dolma kaleme akıtmış biri kontrolü kalemin içindeki mürekkebe bırakmış gibiydi. Hiçbir şey yazmadan resmetmişti duygular kendini. Duygunun kendini ifade etme şekillerinden biri daha olduğunu hissetti o an.  Kâğıtlara basmamaya özen göstererek aralarından geçti ve tüm bu kâğıtların çalıştığı ofiste neden yere saçılmış olduklarına anlam veremedi. Saat 08.42 idi, Henüz kimse ofise gelmemişti. Bu kâğıtları yerden toplaması mı gerekirdi yoksa sahibi mi bunu yapmalıydı. Sahi sahibi kimdi tüm bu kâğıtların? Ve neden yere saçılmıştı hepsi. Çekmecesinin kenarına bir kâğıdın yarısının sıkışmış olduğunu gördü. Çekmeceyi açıp kâğıdı sıkıştığı yerden kurtarınca gözlerine inanamadı. Beş sene önce yazdığı sinopsisti bu üstelik kâğıdın en altında adının ve soyadının ilk harfleri yer alıyordu. Yerdeki kâğıtları hızla toplamaya başladı hepsi iki dakika öncesinden daha da tanıdıktı. Denemeler yaptığı ama bir türlü tamamlayamadığı fakat atmaya da kıyamadığı bu eski karalamalarını nasıl olur da ilk görüşte anımsayamazdı. Saat 08:54 olmuştu hâlâ hiç kimsenin gelmemiş olması büyük şanstı belki biraz da tuhaf. Hepsini topladığından emin olduktan sonra kapının açılma sesini işittiği an ile hepsini çekmeceye tıkıştırdığı an tek bir an gibi birleşti zamanda. Tıpkı klik sesi ile birbirine kenetlenen bir aparat gibi bir birleşimdi bu an. İçeri insanlar ikişer üçer girmeye başlamıştı. Sanki hepsi ona tuhaf tuhaf bakıyordu, önce anlam veremedi sonra yanına arkadaşı geldi.

“Günaydın neyin var böyle niye bu kadar erkencisin.”

İroni yapmıştı çünkü hep işe geç kalırdı.

“Günaydın iyiyim neden sordun, yani neyim olduğunu. Kötü mü görünüyorum.”

“Alnındaki nedir? Rimelin mi taşmış diyeceğim ama mavi bu?”

“Ne? Nerede? Mavi mi ben lavaboya bi gideyim gelirim.”

Apar topar kalktı yerinden hızla, personel giriş kartını bile almadan lavaboya koştu. Hemen aynaya baktı ve sağ kaşının üstündeki mavi lekeyi gördü. Az önce kalemden taşan duyguların kendini mürekkebe bıraktığını düşündüğü kâğıttan bulaşmış olmalıydı bu. Ama beş sene önce yazdığı bu yazının mürekkebi hâlâ nasıl olurdu da bulaşacak kadar canlı kalabilirdi. Sonra ellerine baktı ve gördüklerine inanamadı. Ellerinde de mürekkep lekeleri vardı. Hemen sabunu boca etti eline, sıcak suyu açtı ve ellerini  kıpkırmızı olana kadar yıkadı. Aynaya baktı derin bir iç çekti.

“Tamam her şey yolunda tüm bunların mutlaka bir açıklaması olmalı şimdi sakin ol ve toplantına git. Her şey güzel olacak… Olmalı… olsun.”

Ofise geri döndü herkesin yerinde oturduğunu ve çalışmaya başladığını gördü. Artık her şey bir kaç dakika öncesine göre daha normal geliyordu. Saat 09:12 olmuştu bile ve toplantısına on sekiz dakika kalmıştı bir kahve alıp yerine geçti. Çekmecesini kilitledi ve toplantı öncesi hazırlığına başladı. Sunum yapacaktı son kontrollerini yaptı ve toplantı odasına geçti. Projeksiyonun başındaki yerini aldı. Toplantı için herkes yerini alınca konuşmaya başladı.

“Herkesçe bilindiği üzere sürdürülebilirlik üzerine bir çalışma gerçekleştirmekteyiz. Benim açımdan sürdürülebilirlik kalıcı olmak ile yani daimi mevcudiyet ile paralel. Daimi olmanın yaratmış olduğu ve yaratmaya çalıştığı hazzı insanlara aşılayabilirsek ve bunu yaparken iz bırakmanın önemini vurgularsak…”

Konuşmasına devam ederken toplantı odasından biri lafını böldü.

“Tıpkı mürekkep gibi?”

Bir an elini alnına götürdü ve aynı anda tereddüt edip elini indirdi.

“A-anlamadım?”

“Alnındaki mürekkepten bahsediyorum evet doğru hamle. İz bırakmaktan bahsediyorsun tıpkı şu kitabın arkasındaki cümlenin sende bıraktığı iz gibi. Alnındaki iz somut, cümeledeki iz soyut bir iz öyle değil mi?”

Projeksiyonun ışığından konuşan kişinin kim olduğunu göremiyordu. Elini bu sefer uzaktaki birini görmeye çalışırcasına altına götürdü.

“P-Pardon anlayamıyorum şu an neyden bahsediyoruz.”

“Hayalleri olduğunu iddia eden insanların ortak özelliklerinden bashediyoruz. İnsanın en büyük yanılgısından bahsediyoruz. Kendi önemli algısından bahsediyoruz. Kendi “Ben”ini görmeyi reddetmesinden bahsediyoruz. Ortalama altmış ya da yetmiş yıl yaşayacağını bilen ki aniden de hayata veda etme ihtimali olan insanların kendilerini esirleştirmesinden ve sonra kendi mahkumiyetlerinden sıyrılmayı bi şekilde başaran insanların ise taktir görmesinden bahsediyoruz. Senin sürdürülebilirliğin nedir? Senin hayattaki izin nedir? Mevcudiyetinin ya da varlığının temelinde yatan şey nedir? Bize burda bugün anlattığın ya da yarın anlatacağın hatta on sene boyunca anlatmaya devam edeceğin ve senden sonra gelecek olana devredeceğin şeyin sendeki karşılığı nedir? Bundan bahsediyoruz. Masandaki onlarca sararmış kâğıttan ve o kâğıtların üzerindeki birer kelimelik veya cümlelik yazıların sende bıraktığı mutluluktan bahsetmek yerine tüm bunlardan bahsediyoruz.”

Odadan tek bir çıt sesi bile çıkmıyordu. Projeksiyonun ışığının yansıdığı bu silüet dışında kimse tek kelime etmiyor hatta nefes bile almıyordu sanki. Bu duyduğu ses hem çok tanıdık hem çok içinden hem çok yabancı konuşuyordu sanki. Düşünme yetisini kaybettiğini hissetti o an. Ağzını açtı tek bir kelime edemeden geri kapandı dudakları. Sonra görmezden daha doğrusu duymazdan gelmeyi denedi ve konuşmasına devam etmeye çalıştı.

“S-sürdürülebilirlik k-kavramı insanlık t-tarihinden i-itibarrren v-var olan…”

Ellerini masaya koydu ve derin bir nefes aldı ve aklındaki soruyu silüete yöneltti.

“kimsiniz s-siz, sen kimsin?”

O an odadaki tüm insanlar aynı ışığın altında tek bir silüete dönüştü. Tek bir vücut olmuşlardı o an ve ışık olabildiğince parladı. Silüet konuşmaya başladı.

“Sence?”

Ve birden projeksiyonun ışığı söndü gözlerindeki kamaşma geçince karşısındaki silüetin yüzü görünür hale geldi. Bu silüetin kendisi olduğunu fark etti. Gözlerini kırptı. Bir kez, iki kez, üç kez, on kez ama yine de kendisiydi. Birden çığlık atma hissiyle sıçradı ve battaniyenin üzerinde dik bir şekilde tuttuğu yarım fincan kahvenin üzerine dökülmesi ile sızmış olduğu tekli koltukta uyandı. Sadece bir rüyaydı.

“Aman Allah’ım rüyaymış! Of ne rüyası kâbustu bu.”

Kâbus olduğunu dillendirdiği an bir pişmanlık yaşadı. Ayağa kalktı her yeri tutulmuştu yaklaşık kırk beş dakikadır sızmıştı. Ne sızması sızmaktan fazlasıydı sanki.

Odasına gitti ve çekmecede sakladığı dosyasını çıkardı. Bunlar rüyasında gördüğü kâğıtlardı. Hepsini tek tek yatağın üzerine dizdi ve onu buldu.

Bir gün bir şeyler yazmak için masanın başına oturmuştu. Daha önce ikinci el, üzerine yazılar yazılmış kendilerine ait hikâyeleri olduğuna inandığı kitaplardan bulmak için gitmiş olduğu sahafta tesadüfen yirmi yıllık bir kalemin satıldığını görmüş ve ne kadar olduğunu bile sormadan bu kalemi satın almıştı. Kalemin mürekkep doldurulan yeri paslanmıştı ama oldukça büyüleyiciydi ve içine adeta bir damara kan veriyormuşçasına mürekkebi yerleştirmişti ve eline çekmeceden ekru renk bir A4 kâğıdı almıştı. Uzun süre beklemiş ve aklına hiç bir şey gelmemişti. O an gözlerini kapamış içinden geçirdiği ama aklında bir türlü kelimelere dökemediği her ne varsa kâğıda akıttığını hayal etmişti. Kalemin kâğıdın üzerine duygularını akıttığı gün ve rüyası bu şekilde birleşmişti.

Şimdi işte o kâğıt rüyasındaki en büyülü o kâğıt ellerinin arasındayken kafasının içerisindeki tüm kelimeler kendilerine yer bulmuştu. Hepsi olgunlaşmış ve kanatlanarak özgürlüklerine kavuşmuşlardı. Artık yapması gereken şey belliydi. Kelimeleri uçurması gerekiyordu.

Çekmeceyi açtı yıllanmış kalemine bir cerrah edası ile mürekkebini döktü kapağını sıkıca kapatıp masanın başında oturup ekru A4 lerden birini eline aldı. Kâğıda yönelmeden önce kalemin ucunu sağ kaşının üzerine dokundurdu ve aynaya bakıp gülümsedi. Şimdi sıra kâğıda gelmişti ve ilk kelimeler döküldü…

“ÖZGÜR KELİMELERİN İZİ”