Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Çirkinler

Toplumumuzda insanların yüzleri kalemle çizilmiş gibi kusursuz. Olağanüstü bir yüz ve vücut uyumu var hepsinde. Kızlarımız birbirinden zarif; yüz güzellikleri büyüleyici, gözleri iri ve renkli. Kalçaları dik, belleri ince, memeleri dolgun. Saçları göz kamaştırıcı. Erkeklerimiz nasıl da yakışıklı, bir görseniz. Hepsi uzun boylu, kaslı, kara kaşlı kara gözlü. Omuzları geniş, karınları yapılı. Saç ve sakal tıraşı olmayı ise iyi biliyorlar.

Ya biz? Ya biz neyiz? Daha doğduğumuz andan itibaren nedenini bilmeden uzak tutulduk toplumdan. Dışarı çıkmamız yasaklandı. İnsanlarla konuşmadık, kimseye aşık olmadık, cinsel isteklerimizi bastırdık. Aynalarımızı kırdık; görünüşümüzü yansıtan herhangi bir cisme ise bakmaya tenezzül etmedik. Ailelerimiz bizden nefret etti; aç ve susuz bırakıldık ama bir şekilde hayatta kalmayı sürdürdük. Ancak her gün merak edip durduk, nedeni neydi bunun. Sonraları şunu öğrendik: bizler yüzü kalemle çizilmiş insanlardan değilmişiz. Kusurluymuşuz. Böyle bir toplum için zayıf halka, utanç kaynağıymışız. Bu yüzden biz, seçilimin dışına itilenlerden olduk.

Devletimiz yok olmamız için elinden geleni yaptı. Bizlere ihtiyaçları olmadığına göre yaşamaya da hakkımız yokmuş. Yapılan referandumdan dört gün sonra haritada yerini bilmediğimiz bu adaya getirildik. Ellerimizi sıkıca bağladılar ama gözlerimizin açık olmasına izin verdiler. Yaşayacağımız son dakikaları görme hakkını tanıdılar bize. Bu iyi mi kötü mü, bilmiyorum.

Asla unutmayacağım sayı üçtür. Toplumumuzda sona kalan üç çirkin. Diğerlerine ne oldu bilmiyoruz. Sürüldüler ya da kendi çabalarıyla saklanmayı başardılar. Belki de çoktan ölmüşlerdir.

Ufuk çizgisinde büyüleyici bir kızıllık var. Tam ortasındaki güneş, denizin içine doğru alçalıyor. Kulaklarıma denizin gelgit sesi doluyor. Bir müddet sonra o sese, gri bulutların arasında görünmeyen kuşların çığlıkları karışıyor. Diğer iki çirkin kendi aralarında fısıldaşıyor ama onları duyamıyorum. Kendimi yalnız hissedince, birden, sinirle bağırıyorum. “Öleceğiz! Öleceğiz biz! Şimdi gelecekler, silahlarıyla suratlarımızı dağıtacaklar.”

Bu onları susturuyor. Şekilsiz başlarını öne eğince kısa boylu korkulukları andırıyorlar. Belki ben de öyle görünüyorumdur. Aynada en son kendime baktığımda net bir şey görememiştim. Tahmin ettiğim kadarıyla kara kaşlı kara gözlü değilim. Omuzlarım dar, kalçalarım dümdüz. Saçlarım kirli, dağınık. Kas dediğiniz şeyin zerresi yok zaten. Üçümüzde böyleyiz. Farklı ailelerin evlatlarıyız ama kardeş gibi de benziyoruz. Ayırt edici olarak saçları kömür karası olan çirkinde göbek var. Aramızdaki tek kızın ise memeleri sarkmış, kalçaları ise biçimsiz ve yüzü buruşuk. Beni onlardan ayırt etmek istediğinizde burnuma bakmanız yeterli olur. Uzun ve kıvrıktır. Ha bir de kulaklarım; çok küçükler.

Kızıllık kayboldu. Gökyüzü karardı ve kuşlar kayboldu. Adadaki ağaçlardan mis kokular geliyor. Karanlıkta belirsizler ama uzun boylu olduklarını düşünüyorum. Emimin hepsi yemyeşildir. Güzel meyveleri vardır. Çok uzaklardan şelale sesi geliyor. Ondan bahsedildiğini çok duydum ama hiç görmedim. Gürültüyle akan berrak su… Bir de içinde yüzülüyormuş, ne garip! Çok merak ediyorum görmeyi ama yerimden kıpırdamam yasak. Arkamı dönsem, koşmaya başlasam ve karanlığa karışsam; belki o zaman özgür olurum. Rüzgârdan bile hızlı koşarım, beni kimse yakalayamaz.

“Biz gerçekten ölmeyeceğiz,” diyor titrek bir ses. “Öldürmeyecekler. Bizi burada bırakıp gidecekler o kadar.”

“Hayır,” diye yanıt veriyorum, kim olduğunu bilmediğim sese. “Öldürecekler. Bu ada çok güzel ama bir çirkiniz. Üstelik ellerinde başkan onayı almış emir var.”

“Gelirken görmedin mi? Ağaçların yaprakları nasıl da yeşil ve canlıydı. Meyveleri sanki dünyadaki tüm renklerin tonlarını barındırıyordu. Ben böylesini hiç görmedim. Bence burada yaşamaya hakkımız yok.”

Bunu diyen bir başka ses ama kime ait olduğunu bilmiyorum. Karanlıktaki şekilsiz korkuluğa ait… Bir çirkine.

Gökyüzündeki yıldızlara dalıyorum. Sayıları çok az. Annemin söylediğine göre eğer akşam gökyüzünde yıldız yoksa ertesi gün güneşli olmazmış. Yarının güneşli olup olmayacağını görmek isterdim. Sanırım dileğim gerçekleşmeyecek.

Ensemde bir yabancının nefesi… Çilekli parfüm kokusu geliyor ondan. Kollarımdan tutup kaba bir hareketle kumun üzerine oturtuyor beni. Arkadaşlarıma da aynı muameleyi başkaları yapıyor. Bizi bilerek denizi görebileceğimiz şekilde oturttuklarını fark ediyorum. Çünkü arkamızda bir çukur olduğunu bilmemizi istemiyorlar. Ama ben göz ucuyla görüyorum. Karanlık ve geniş bir çukur…

Aramızdaki kız olayın ciddiyetinin farkında değil. Hala bizi bırakıp gideceklerini sanıyor. Bazı insanlar gerçekleri kabul etmekte niye zorlanır anlamam. “Öldürmeyeceksiniz, değil mi?” diye anlamsız bir soru soruyor adamlara. Hiçbirinin yüzünü göremiyoruz. Onlar etrafımızda dolaşan gölgeler. Azraillerimiz. Ölüm emri almış Azrail’e beni öldürmeyeceksin değil mi diye soramazsın.

Ağlamaya başlıyor. Bebekler gibi hem de. Diğer çirkin ne düşünüyor bilmiyorum ama durumu kabullendi galiba. Benim arkamdaki diyor ki; “Bir çirkin olarak doğduğun için utanıyor musun?” Cevabı ezberlemiştim. Evet, diyorum. “Toplumumuzun yüz karası olmak nasıl bir his?”

Neden? Neden soruyorlar? “Umurunda mı?” diyorum, gülerek. Diyor ki; “Hayır.”

Adadaki kuşların neşeli şakıyışlarını duyuyorum. Geceleri ortaya çıkan böcekler huzur verici ezgiler mırıldanmaya başlıyor. Böyle güzel bir adada neden biz çirkinleri öldürmek istiyorlar ki? Rolleri değiştiriyoruz. Ben soruyorum şimdi.

“Neden burada ölüyoruz?”

“Ada sömürülecek,” diyor ölüm meleğim. “Kaynaklarımız tükeniyor ve adaları sömürmek zorundayız. O gün geldiğinde bu güzelliğin bir anlamı kalmayacak.”

“Tanrı kızmaz mı?”

“Bazı şeyler onun kontrolünde değildir.”

Bir gümbürtü kulaklarımı sağır ediyor. Diğer bütün sesleri bastırıyor. Kuşlar uçuşup karanlığa karışıyor. Aramızdan biri o çukurun içine doğru devriliyor. Hangimizdi? Yanımdakinden hıçkırık sesi geliyor. Belli ki kendini ağlamamak için zor tutuyordu ama sonunda dayanamadı. Karnımda bıçak saplanır gibi bir ağrı beliriyor, kalbim ritmi bozuk davul gibi atmaya başlıyor. Heyecan tüm benliğimi kapladı.

Ilık rüzgâr saçlarımı savuruyor.  Arkamdaki diyor ki; “Herkesin yaşamak isteyeceği yerde sen öleceksin.”

“Bir başına karanlık ve havasız bir odadaki yatağında son nefesini verirken, ne kadar şanslı olduğumu anlayacaksın.”

Şarjörler değiştiriliyor. Arkamdaki adam yumuşak kumun üzerine tükürüyor. Eğer o yakışıklıysa diyorum içimden, ben neyim? Sanki düşüncelerimi okumuş gibi bağırıyor. “Sen bir ölüsün!”

Güm!

Çirkinler” için 7 Yorum Var

  1. Merhaba, yine yaratıcı bir öyküye imza atmışsınız. Önce bunun için tebrik ediyorum sizi. Önceki öykünüzde lise öğrencisi olduğunuzu yazmıştınız, açıkçası lise öğrencisine göre çok başarılı buldum ben iki öykünüzü de -yaşının üstünde bir anlatım- ve seçtiğiniz konu da hayli yaratıcı. Akıcı ve merak uyandırıcı.
    Elinize sağlık.

  2. Vakit ayırıp okuduğunuz ve yorum yaptığınız için teşekkürler. Söylediklerinizden sonra çok mutlu oldum.

  3. Ozbabura katılıyorum. Yaratıcı bir konu ve güzel bir anlatım. Yalnız ölmek üzere olan insanların psikolojisi daha çok açılabilir, biraz daha gerilim eklenebilirdi diye düşünüyorum. Ellerine sağlık ?

  4. Ozbabur’a katılıyorum. Yaratıcı bir konu ve güzel bir anlatım. Yalnız ölmek üzere olan insanların psikolojisi daha çok açılabilir, biraz daha gerilim eklenebilirdi diye düşünüyorum. Ellerine sağlık 😀

    1. Yorumunuz için teşekkür ederim. Haklı olabilirsiniz, psikolojileri daha derin işlenebilirdi ama bu benim seviyemi aşıyor biraz. Yani nasıl diyeyim, pek becerebildiğim bir şey değil. Başka öykülerimde bu konunun üzerine düşebilirim.

  5. Çok güzel bir konuydu. Yaratıcılığınızı da takdir ederim.

    “Olağanüstü bir yüz ve vücut uyumu var hepsinde. Kızlarımız birbirinden zarif; yüz güzellikleri büyüleyici, gözleri iri ve renkli.”
    İkinci cümlede yüzü anlattığınız için ilk cümlede bahsetmeseniz daha etkileyici olur gibi.

    Karakterler konusunda da şöyle bir tavsiye verebilirim. 3 karakterin var. Birisi karamsar, diğeri iyimser olabilir. Sonuncusu da diğer ikisinin konuşmalarından etkilenip iyimserlik ve karamsarlık arasında gidebilir. Eğer her karakterin ruhuna uygun bir betimleme ekleyebilirsen, psikolojik bölümüzü de aşmış olursun. Mesela aynı nesyeye bakıp iki faklı duyguyu yaşayabilirler. Güneş batımını gören iyimser, hayatın güzelliğini görür. Karamsar ise birazdan havanın kararacağını düşünür.

    Son da hiç fena değil.

    Elinize sağlık.

    1. Çok teşekkür ederim yorumunuz için. Tavsiyelerinize mutlaka dikkat edeceğim. Umarım bir sonraki seçkide görüşürüz yine 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *