Öykü

Daktiğlo

Sayın Güven beyefendi;

Ben Selim Ardık. 33 yaşındayım. E. ilinin güzel doğası ile ünlü A. kasabasında yaşamaktayım. Bana bu mektubu yazdıran yegâne şeyin başıma gelen tuhaf olayı benden başka birinin daha biliyor olmasına yönelik önleyemediğim arzu olduğunu bilmenizi isterim. Konunun gazetedeki köşenizde sık sık ele aldığınız konular gibi uzmanlık alanınıza girdiğini düşünüyorum.

Adettendir, biraz kendimden bahsedeyim. Kısa hayatımın önemli bir kısmı etrafımda olup bitenleri anlamaya çalışmak ile geçti. Su neden akar, taş niye yosun tutar, kuşlar niye uçuyorlar diye hep düşünürdüm. Çocukluğum ve İlkgençliğim son derece buhranlı ve sevgisiz geçti. Etrafımda hep benden yirmi otuz yaş büyük insanlar olunca, insanları anlamaya çalışmak yerine hayat denilen anlamsız mücadeleyi anlamaya vermiştim kendimi. Bu emelde başarısız olunca günlerimi vücuduna dev bir poşet geçirilmiş gibi yaşadıklarımdan hiç haz alamadan, etrafındaki tek bir sıcaklığı bile hissedemeden avarelik yaparak geçirmek âdetim olmuştu. Bıyıklarım çıkana kadar kayda değer hiçbir şey yapmadan gelmiş, konuştuğunda insanların “Akan canım, bunun söylediği lafta anlam mı aranır!” diye sırıttığı bir insan müsveddesi haline gelmiştim. Amcamın bağ evinin avlusunda oturup da, “Canım sıkılıyor ama niye acaba?” diye düşündüğüm günlerin sayısı bir hayli çoktu.

Durumlar böyle olunca, ben de her başarısız insan gibi hayatımı mahvedecek bir alışkanlık edinme arayışına girdim. Bizim kasabada insanların tek kötü alışkanlığı hayatta kalmaya yönelik ısrarlarıdır, bu sebeple belamı etrafta bulunan daha karanlık muhitlerde aramak için günbegün menzilimi genişlettim. Ne büyük bir talihsizliktir ki, bu defa inanılmaz derecede başarılı oldum. Hem de birbirini takip eden sayısız defada, üst üste. Sanki hayattaki tüm başarı hakkım tepeme toplayacağım musibetleri bulacağım günleri beklemiş gibiydi.

Önce kumara alıştım, batakhane köşelerinde buraların serdengeçtilerine çok para kaptırdım. Ardından ipsiz sapsız, cebimde kalan son banknotlara gözünü diken bir sürü kadına aşık oldum. Sokaklara düştüm, dayak yedim. Buralarda sert geçen kışlardan dolayı hayatta kalanları azman gibi olan sokak köpekleri üzerime işedi. Sessizdir, sakindir diye mezarlıkta yattığım gecelerden birinde bir koca karga, “Herhalde bu yerini bulamamış bir mevtadır! ” diye düşünmüş olmalı ki gözümü oymaya bile kalktı. Eşten dosttan düşkünlüğümün haberini alan babam memuriyetini bırakıp çıkıp gelmese, buraları kasıp kavuran meşhur 1969 kışını katiyen sağ atlatamazdım.

Zavallı babam, kasabadaki tüm malı mülkü sattığımı, üzerine de çuvalla borç yaptığımı duyunca nasıl da üzülmüştü. Belki de pişman olmuştu kulağının üzerine yatmayıp da evladının peşine düştüğü için. Bunu sorma şansım hiç olmadı, hâlâ aklımın bir köşesini kemirir durur. Bize kafamızı sokabilecek ufak bir kömürlük bozması bulduğu günden sonra aç karnına çok uzun süre idare etmeye çalıştık. Zaman zaman tanıdıkların tarlalarında kök yolduk, bahçe belledik. Hiç sormadım ama yüzündeki çaresizlikten bana gelebilmek için dairedeki otuz senelik işinden ayrılmak zorunda kaldığını anlamıştım. Dile kolay, otuz sene boyunca dirseklerini masadan kaldırmamış olan o naif adam yıkılmış bir cami minaresi dönmüş oğlunu ayağa kaldırabilmek için tozun toprağın içerisinde debelenir olmuştu. Komikti aslında, onu ufacık vücuduyla koca bir kütüğü kaldırmaya çalışırken görseydiniz siz de gülersiniz. İyi bir evlat olduğum için güldüğümü kendisine hiç belli etmedim tabii ki.

Size anlatmak istediğim esas konu ile bir alakası yok fakat yine de belirtmek istediğim bir konuşma geçti aramızda. Bir akşamüstü, dışarıdan gelen batık güneşin ışığına karşı ekmeğimizi yerken bana neden yıkıldığımı sordu. Haliyle sinirlendim ben de, dedemden kalan malı mülkü benim üzerime yıkıp bu leğen kemiği kasabadan nasıl kaçıp gittiklerini, annemin onu nasıl terk ettiğini, küçücük çocuğun tek başına akraba ellerinde yetişmesinin ne kadar yanlış olduğunu ona bir bir saydım. “Üç tarla, üç ev bırakmakla; aydan aya para göndermekle baba olunmuyor peder bey, öyle kaliteli insanlar var ki evlatlarının avuçlarına şıkır şıkır para sayıp al evladım bununla dünyayı gez gönlünce diyorlar!” diye de ekleyiverdim. İstediğin bu muydu ki diye sordu, sorarken bıyıkları biraz daha sarardı sanki. O güne dek hiç düşündüğüm bir konu değildi, aklımın ucundan dahi geçmemişti dünyayı gezmek ama hazırcevaplığı elden bırakıp da kuyruğu indirmemek için “Tabii yahu!” dedim. Ben dünyayı görecek, büyük işler yapacak adamdım aslında. Konserveye tıkılan salamura balık gibi üzerime su ekleyip çürümeye bıraktınız beni burada, dünyayı görme şansım mı oldu?

Haklısın evladım dedi ve ekmeğini yemeye devam etti. Böyleydi rahmetli, çok ezdirirdi kendini. Annem de bu yüzden bırakıp gitmemiş miydi zaten onu? Ne zaman kavga etseler yüzü o an kömürlükte karşımda olduğu gibi kireç gibi olur, gözlerini içine doğru çevirip sessizce kendini kemirirdi.

Çok haklısın dedi ekmeğini bitirince. Ayağa kalktı, ceketini alıp dışarı çıktı. Peşinden seğirtip nereye gidiyorsun dediğimde de bir isim var, halledip geleceğim diye kem küm etti yarım ağız. Ağzımdaki lokmayı yutmaya çalışırken izledim kasabaya yürüyüşünü, omuzlarında sanki koca bir tabut taşıyormuş gibi iki büklüm tırmandı yokuşu ve kayboldu.

İki gün boyunca kalan kuru ekmeği ve azıcık helvayı yiyerek idare ettim. Tam beni buralarda sigarasız bırakıp gitti diye küfür ederken, ikinci günün akşamı yine iki büklüm halde, yuvarlanır gibi geldi yokuştan. Kucağında siyah bir kutu vardı, kutuyu yan yana yattığımız döşeğin yanına bıraktı.

“Neredesin sen kaç gündür?” diye hesap sormaya giriştim, eliyle bana dur dur hele yapıp üç defa derinden öksürdü. Böyle ciğerden öksürdüğüne göre kesin sigarası vardır diye celalleniyordum ki “Sana iş buldum” dedi. Ne isi bu böyle baba, e oğlum sen daktiğlo kullanmayı bilmiyor musun, biliyorum baba, e tamam işte, bak burada bir talimatname var, buna harfiyen uyup ödevi yapar, işi tamam edersen yarın gelip teslim alacaklar, paraları da avucuna sayacaklar demesin mi?
Kara kutudan da kocaman, biçimsiz, heyula gibi bir daktilo çıkmasın mı? Rahmetli amcamın evkaftan aparttığı eski püskü daktilosunun anasını bellemiştim oynaya oynaya, elimin yatkınlığı oradandı. Gerçi düşününce ömrüm boyunca tek bir daktilo görmüştüm ama bu gördüğüm şeyin çok farklı olduğunu da görür görmez anlamıştım.

Kara daktilonun kâğıt koyma yeri zırh gibi paslı bir demir ile kapalıydı, kıç kısmı da sanki hamileymiş gibi kabarık bir kutu halindeydi. Eğilip bakınca içindeki kâğıdı görebiliyordum fakat kâğıdı çıkarmak ya da yeni kâğıt eklemek mümkün görünmüyordu. Doğrusu buydu ya, babama da böyle garabet bir daktilo getirmek yaraşırdı. Çok da yüksek olmayan beklentilerimi bir kenara bırakıp babamın bana hevesli bir sincap gibi uzattığı kâğıdı elime aldım. Kâğıtta yazanları şu an sağlam kalan tek gözümün gördüğü kadarıyla aktarıyorum;

“SAYIN İLGİLİ,

SİZDEN TALEP EDİLEN VAZİFE, BÜTÜNSELLİĞE ZİYADESİYLE HASSASİYET GÖSTERMEKTE OLUP HATAYA ZERRE TAHAMMÜLÜ OLMAYAN BİR VAZİYETTEDİR. BUNA BAĞLI OLARAK, SİZE TEBLİĞ EDİLEN METNİ DAKTİLOYA BİREBİR GİRECEĞİNİZE İLİŞKİN SARSILMAZ İNANCIMIZI SİZİNLE PAYLAŞMAKTAN GURUR DUYMAKTAYIZ.

ŞİRKETİMİZİN EŞSİZ VAZİFELERİNİ YERİNE GETİREBİLMEK İÇİN ALMAN MÜHENDİSLER TARAFINDAN TASARLANMIŞ OLAN DAKTİLOMUZA KÂĞIT EKLEMEK YA DA HATALI HARFLERİ DÜZELTMEK TEKNİK OLARAK MÜMKÜN DEĞİLDİR. BUNA BAĞLI OLARAK; HATA YAPABİLECEĞİNİZİ YA DA BU GÖREVE UYGUN OLMADIĞINIZI DÜŞÜNÜYORSANIZ TALİMATNAMENİN BUNDAN SONRAKİ KISMINI OKUMAMANIZI VE DAKTİLOYU KUTUSUNA KOYARAK TESLİM ALDIĞINIZ KİŞİYE İADE ETMENİZİ RİCA EDERİZ. OKUMAYA DEVAM ETTİĞİNİZ İÇİN KENDİNİZE OLAN GÜVENİNİZİ TAKDİR EDİYORUZ. BUNDAN SONRA TAMAMLAMANIZ GEREKEN TEK VAZİFE, BU SAYFANIN ARKASINDA YER ALAN HARFLERİ DAKTİLOYLA DOĞRU OLARAK YAZMANIZDIR. ÖDEVİN TAN SAATİNE KADAR TAMAMLANMIŞ OLMASI DURUMUNDA SİZE KARŞI ÜSTLENDİĞİMİZ YÜKÜMLÜLÜKLERİN YEKÜN OLARAK YERİNE GETİRİLECEĞİNİ BİLDİRİRİZ.

EN DERİN SAYGILARIMIZLA;

TEBDİL A.Ş.”

İnanın itimat edin, ilk okuduğumda benim de aklıma bir grup yarım akıllı; bu dünyaya gelirken zekâdan nasibini pek de alamamış insan tarafından yazılmış bir metin gibi geldi. Daktilo ile yazılması gereken metnin yer aldığı arka sayfayı çevirdiğimde ise durumun daha izaha muhtaç bir hal aldığını gördüm. Zira önümde, bir sayfaya bolca boca edilmiş dört harften oluşan anlam yoksunu bir yığın bulunmaktaydı. Bolca G, A, C ve T harfi sayfaya sanki konuştuklarını kaydetmek isteyen kişi hapşırmış gibi dağılmıştı. Dışarıdan gelen ışıkta görebilmek için kâğıdı eğip bükmeye başladım, harfler üzerine su dökülmüş bir ekmek gibi eğilip bükülüyordu.

“Ne ki şimdi bu?” diye sordum babama. Omuzlarını silkti hafifçe, “Ben de bilmiyorum.” dedi. “Adamlar bunları tastamam yazarsan dünyayı gezmen için gerekli parayı vereceklerin söylediler.” derken hafifçe yere doğru baktı. Babamın bu kaypak bakışlarına da aşinaydım doğal olarak, birlikte yaşadığımız kısa süre boyunca altından kalkmayı başaramadığı ağırlıklarla karşılaştığında sert sakallarını sıvazlayarak böyle yere doğru bakardı. Annem de böyle böyle terk etti babamı zaten, hep bu yere bakışları, kendini kendi içine doğru yakışları yüzünden.

İki hafta önce gece gündüz suya ağlayarak tükettiğimiz salatalıkların kasasını ters çevirip toprak zemine yasladım, daktiloyu üzerine düşmeyecek şekilde yerleştirdim. Parmaklarımı düğmelerinin üzerinde gezdirdim, yazmam gereken metni dizlerimin üzerine koyarak iki bacağımın arasına sıkıştırdım. Tam kapanmayı bir türlü beceremeyen kapıdan sızan güneş ışığı kâğıdın üzerine vuruyordu. Tek tek, adeta arsız bir akıl hastasının beynine akıl sokar gibi; düz bir kerpiç duvara çivi çakar gibi tuşlara vurmaya başladım.

Ge. A. Te. Ce. Ce. A. Te. Te. Ge. Te. Ce. A.

Karşımda tedirgin oturan babama pis pis bakıp “İstiyorsan çık gez gel, hava al, ne bileyim; madem burada bir işe yaramıyorsun..” diye seslendim. İğrenç bir şekilde gülümsedi; öyle aşağılık bir şekilde gülümsedi ki insanlığından, karakterinden, erkekliğinden, varoluşundaki ucuzluktan tiksindim. “Kalayım ben burada, hem bunu bana veren adam sıkı sıkı tembih etti, sakın ha ayrılmayasın daktilonun yanından yazılırken dedi.” diye ucuz ve pespaye bir bahane üretti. Babam böyleydi işte, insan aklının almayacağı ölçüde saçma yalanları hiç bir şey yokmuş gibi üfleyebilirdi dişlerinin arasından. Öyle alçalırdı ki söylerken neredeyse doğru söylediğine inanırdınız.

Ben yazmaya devam ettikçe sıkıntısının arttığını kendi gözlerimle gördüm; yalan değil. Ben tuşlara vurdukça rengi sarardı, ben satır arkasına satır ekledikçe nefesi hızlandı. Hatta bir ara sırf ona bakmaya çalışırken Te yerine Re yazmışım, oturduğu yerden acıyla bağırarak kalktı ve dışarıya koştu. Tuvalet filan yok buralarda, o yüzden gördüm kustuğu sarı safrayı. Öyle öksürdü ki benden gizli kaç sigara içti diye haset ettim babama.

Ben sayfanın yarısına geldiğimde rengi iyice solmuş, sinek kâğıdına dönmüştü. “Sen bir fena oldun.” dedim ona dönüp öfkeyle, “Allah aşkına bir dışarı çıkıp gel, bak bana yanlış yaptıracaksın aldığımız güzel işten de olacağız.” diye bağırdım. Sarı bir yosun gibi yapış yapış kalmış yüzüyle çarpık çarpık gülümsedi, “Kalayım ben burada, hem şimdi adam öyle dediydi ya, ayrılırsam bir şey eksik olur falan Allah korusun.” dedi.

Hasbin Allah diyerek yazmaya devam ettim. Önümdeki anlamsız metin aktıkça parmaklarım gitmeleri gereken yerleri ezberlemiş gibi hızlanıyordu, adeta sayfa dolusu saçılmış dört harf üzerinde binlerce yıldır uyanmamış tanrılara tapındığım bir ayin ifa ediyordum. Ben yazdıkça karşımdaki kırık taburede oturan pederin nefes alıp verişi hızlanıyor, yüzü basan kan ile bir kızarıyor bir sararıyordu.

Güven bey, o sırada biri cama bir taş attı. Vazifenin ağırlığı içerisinde ezilirken bakışlarımı kaldırıp baktığımda pencerenin önünden geçen iki gölge gördüm; benim peder put gibi hareketsizdi. “Ne oluyor lan!” diye bağırarak oturduğum döşekten kalkıp kapıya koştum, zaten aralık olan kapıyı dibine kadar açıp dışarıya bir avazla fırladığımda tüm etrafı sarmış olan sisin heybetiyle karşılaştım.

Dışarıda, hareket eden tek bir gölge bile yoktu. Sis ki bizim oralarda öyle bir şeydir ki elinizde sıcak bir bıçak olsa kesebilirsiniz; iki adım ötenizi görmenizi engelliyordu. Öfkeyle ana avrat küfür ettim, kapanmayan kapıyı çarparak tekrar içeri girdim. “Orospu çocukları” dedim dişlerimin arasından, “Burada bellediler ya bizi, artık arada gelirler böyle eylenmeye.” Peder dişleri soğan ısırmış gibi kaskatı bir halde gülümsedi, dişlerinin arasından dudaklarına sızan kan damlalarını ay ışığında görebiliyordum. “Boş ver evladım” dedi, “Kim ne yaparsa yapsın, bak sen ile istikbalin arasında çok az bir mesafe kaldı, tamamlayıver de git artık” derken ağzı kıpkırmızı olmuştu.

Babam gibi yaşlı ve zayıf insanlar sıklıkla hasta olurlar; buna çok aldırış etmemek gerekir. İlgi gösterdiğiniz takdirde azar ve tepenize çıkarlar, bu sebeptendir ki aldırış etmeyip normal hayatınıza devam etmeniz gerekir. Ben de böyle davrandım, yüzüne bakıp sinirli bir şekilde dişlerimin arasından bir ıslık üfleyip daktilonun başına oturdum. Samimiyetine inandığım bir insan olsaydı karşımda belki farklı davranırdım fakat neticede muhatabım babamdı; ruhunu ve umursamazlığını biliyordum.

Tekrar düğmelere vurmaya başladım. Te. Ce. A. Ce. Te. Ce. A. Ce. Ce. Te. Ge. Ge. Ge.

Yüzüme vuran sıcaklıkla birlikte, babamın kan kustuğunu fark ettim. Birden kirpiklerime vuran ılıklık ağzından taşan kanların buharıydı, öylesine hızlı püskürmüştü ki ağzından bana gelene kadar bakire birer çiğ tanesi haline gelmişlerdi. Öfkeyle ona doğru dönüp tam küfür edeceğim esnada kan damlayan ellerini bana doğru salladı, “Durma, devam et.” diyebildi. Lanet gitsin böyle işe diyerek gördüğüm kadarıyla harfleri daktiloda yazmaya devam ettim. Harf arkasına harf, anlamsız diziler, birbirini bir türlü tamamlamayan seriler sürdükçe sürdü. Her anlamsızlıkta yanımda kan kusan adamın ruhuna bir beddua daha ettim.

Son üç satıra geldiğimde hava tekrardan aydınlanmaya başlamıştı. Dışarıda hafifçe kendini göstermeye başlayan utangaç güneş, içinde olduğumuz kömürlüğün tam da önünde olan zeytin ağacından kırılarak içeri giriyor, zeytin ağacının gövdesinin gölgesinde oturan babamı karanlıkta bırakarak benim üzerime biriktirdiği tüm ışığı boca ediyordu. Ellerim artık birer makina gibi düğmelerin üzerinde gidip geliyor, babamın her öksürmesine cevap olarak genizden bir hırıltı çekerek oturduğum yerde kaykılıyordum. Güneş biraz daha ilerlediğinde fark ettim babamın tüm gömleğinin kan olduğunu.

Ağzından boşalan kan öylesine çoktu ki, çenesinden aktığı göğsü adeta bir kasap tezgâhı gibi canlı ve kırmızıydı. Nefes alış verişleri köy düğünlerinde bile rastlanmayacak şekilde saçma bir ritimle ilerliyor, bacakları durdukları yerde yeni kesilmiş kurbanlık bir koçun toynakları gibi titriyordu. Bir şeyler söylemeye çalıştığını ağzından çıkan kırmızı beyaz köpüklerden anlıyordum, boğazından yükselen hırıltı odayı sarma hevesindeyken gırtlağında boğuluyordu.

Neden aldırmadım, bilemiyorum. Belki de elimdeki işi bitirmek istediğim için onun bekleyebileceğini düşündüm, belki de bana bugüne dek yaptıkları için cezalandırdım onu. Bilemiyorum. Fakat son harfleri girdiğimde, çok geç kaldığımı anlamıştım.

Babamın gözleri yuvalarından fırlamış, ağzı havayı yutup lav püskürtmek isteyen bir yanardağ gibi açılmıştı. Boğazından gelen sesler, sanki bir şey bugüne dek yaşamasını sağlayan tüm sistemi akamete uğratmış gibi büyük bir ihaneti haykırmak ister gibiydi. Gözleri fotokopi çekmek isteyen fakat merceği olmayan kocaman bir aparat gibi bir oraya bir buraya saldırıyor, netice alamıyorlardı.

Son tuşa basıp yerimden kalktım, aynı anda o da oturduğu yerden yana doğru devrilmişti. Ağzından gelen kan zemindeki toprağı beyaz köpüğe boyamaya başlamış, kan ve beyaz hayat sıvısının zemindeki işgali hayat gailesi olmayanların anlamayacağı bir şekilde hız kazanmıştı. Omuzlarından tutup doğrultmaya çalıştım, sınırlı etkisi olan bir patlama şeklinde üzerime kustu ve vücudundaki tüm kasların kendilerini bıraktığını hissettim. Bir saniye önce hayata akciğerleriyle tutunmaya çalışan adam, bir saniye sonra mücadeleyi kaybetmişti.

Yavaşça toprağa doğru yatırdım, belinin yirmi santim yukarısında bağladığı kemerini gevşetip gömleğinin düğmelerini açtım. Neden gömleğinin üzerine bir kazak giydiğini hiç bir zaman anlamamıştım, onu biraz rahatlatmak için düğmelerini bulmaya çalışırken bu tuhaf alışkanlığa bir daha küfrettim. Gözlerin beyaz kısımları artık olabildiğince mattı. Nefesinde her zaman bulunan sigara kokusunun yüzüme vurmadığını hissettim. Ölmüştü. Artık nefes almıyordu.

İşte tam o anda, 30 senelik babamın öldüğü anda daktilonun içerisinden bir tıkırtı geldiğini fark ettim. Ayağa kalkıp daktiloya doğru yürüdüm. Ben yaklaştıkça tıkırtı sesi arttı, bütün akşam boyunca tuşlara bastığım döşeğe oturduğumda ise ses artık bir tıkırtıdan öte, bir nabız gibi atmaktaydı. Eğilip kulağımı uğursuz makineye yasladım, ses arka tarafta bulunan hamile kısımdan gelmekteydi. Ellerimi uzatıp kasanın etrafında dolaştırmaya başladım, ufak bir aralık bulduğum an parmaklarımı birer kanca gibi aralara sokarak ittirdim. Makine inledi, ittirdim, tekrar inledi ve arka kısımdaki rahim açıldı.

Daktilonun açılan çekmecesinde, yarısına kadar gelen bir kan havuzunun içerisinde atmaya devam eden bir kalp vardı. Her nabızla birlikte kocaman damarlardan kan çıkıyor, araya karışan beyaz köpükle birlikte çekmecenin içerisine doluyordu. Benim sesi duyup geldiğim süre içerisinde, çekmecenin yarısını dolduracak kadar kan püskürtmüştü. Elimi ona doğru uzattığım an, kömürlüğün kapısı heybetli bir gürültü ile açıldı.

İçeri giren iki takım elbiseli adam bana doğru koştu. Biri daktiloyu kucağına alıp çekmeceyi kapattı, diğeri üzerime çullanıp boynuma onluk inşaat çivisi kadar bir iğne soktu. Ben ne olduğunu anlayana kadar, gözlerim kararmaya başlamıştı. Odadaki adamları boynuzları olan kocaman şeytanlar olarak görmeye başlarken bayılmışım.

Uyandığımda, daktilo ve daktilonun içerisinde geldiği siyah kutu odada yoktu. Peder bey, onu bıraktığım kan havuzunun içerisinde yatmaktaydı. Ağzımdan çıkmak istemeyen bir çığlık ile kendimi dışarıya attım, babamın iki büklüm çıktığı yokuşu tek nefeste tırmanarak kasabaya koştum.

Gerisi malum.

Babam, kalp yetmezliğinden ölmüş. Öyle dedi kasabadaki doktor, bunu derken bana bakmamasını normal karşıladım. Hızlıca bir rapor hazırlayıp verdi bana, metin olmamı tavsiye etti; bunu yaparken adım hakkında hiçbir fikri olmamasını hâlâ tuhaf bulurum. Verdiği raporu cebime koyarken fark ettim cebimde duran parayı. Kıt hesaplama tekniğime göre yaklaşık yüz bin paket sigara alacak para vardı cebimde. Sessizce ayrıldım oradan, bulduğum ilk otobüse bindim ve terk ettim E.’yi.

Netice itibariyle, size bu mektubu yazmamdaki temel maksat budur Güven bey. Yıllardır türlü cinsteki toplum düşmanları ile Ege’nin sesi gazetesinde sürdürdüğünüz mücadeleyi ilgiyle takip etmekteyim. Benim başıma sıradan insanların kaderini değiştirebilecek bu türlü musibetleri tebelleş eden insanları ancak siz bulabilirsiniz. Babamın ölümüne sebebiyet verenlerin onlar olduğuna eminim; köyde yaşayan o sivilce yüklü insanlar bizim olası yükselişimizi kabul edemeyip babamı bana iş bulmaya çalışırken zehirlemiş olmalılar. İnanır mısınız, bu insanların ketumluğu yüzünden kasabadan ayrılmadan önce ne kadar sorsam da babama daktiloyu veren o kadirşinas insanlar hakkında bir bilgi zerresi bile edinemedim. Kötülükle hamuru yoğurulmuş insanlar ne söylesem yüzlerini ekşitti. Bana bir cevap vermekten kaçındılar, “De get hadi işine, aranma!” diyerek çiğlik yaptılar. Şükür ki, eline geçen para bu gayya kuyusundan kaçmama yetebilecek kadar vardı.

Bizi kimler bu hale getirdi Güven Bey, bana kimler komplo kurdu? Rahmetli babamı, benden kimler düşüncesizce edimleriyle aldı? Rica ederim size yazdıklarımı samimi bir itiraf; size mesleki başarı getirecek bir yol gösterme olarak alın. Ve rica ederim, eğer ki bana daktiloyu ileten insanların izine ulaşırsanız ilk olarak bana iletin. Onlara ulaşmaya ihtiyacım var, bunu sadece ne olduğunu bilmek için talep etmekteyim. Başka bir maksadımın olmadığına inanmanızı rica ederim. Buradaki günlerim hem paramın azalmasından, hem de bu konudaki ruhi tatminsizliğimden dolayı büyük ıstıraplar içerisinde geçmekte.

Bu memleketin sizin gibi evlatlara ihtiyacı var Güven Bey, size güvenimiz tam.

Lütfen bizi yüzüstü bırakmayın.

En içten saygılarımla,

Selim Ardık.
Paris, 1973.

Daktiğlo” için 1 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili Emre,

    Seçkideki ilk hikayen olduğunu görüyorum. Aramıza hoşgeldin. Karakterlerini kurgulamandan ve onların arasındaki ilişkileri okuyucuya kolaylıkla aktarmandan, yazma konusunda tecrübeli olduğunu anlıyorum. Böyle duygusal yoğun bir hikayede nedense ben ana kahraman olarak kendimi Baba’ya daha yakın hissettim ve belki bir yerde yaptığı fedakarlığın anlaşılmasını bekledim. Ne yazık ki oğlu, pek bir hayırsız çıktı.

    Güzel düşünülmüş, yapılandırılmış ve seçtiğin yazım şeklinin de hakkını vermiş bir hikayeydi.

    Umarım daha çok hikayeni okuyabiliriz.
    Gelecek seçkilerde görüşmek üzere

    Eline ve düşgücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!