Öykü

Mektup Denizi

Bunaltıcı yaz günlerinin en değişik özelliğinden biri, bitmek bilmeyen bir tutku açlığı bana göre. Aklınızın ucuna getirmeyeceğiniz eylemleri yapmak isterken bulabiliyorsunuz kendinizi. İlginç yanı ise, sanki bu isteklerin, yıllardır içinizde sönmek istemeyen bir ateş gibi kavurması bedeni. “Yapmazsan ölürsün” modeli bir açlık ile yeni hobiler, farklı aktiviteler içine girmekten imtina etmiyorsunuz.

Böyle bir haleti ruhiye ile bana daktilo alın diye tutturdum o yaz aileme. Memurluğun esmerliği içerisinde bir tatildeydik. Para sıkıntısını iliklerimizde hissediyor, kemiklerimiz titremesin diye dondurma yeme isteğimizi tutkuya dönüştürüp, ulaşılamayan sevgiliyi bekler gibi bekliyorduk. Bizim gibi çocuklar için yapılabilecek uğraşlar belliydi. Diğer çocuklardan en büyük farkımız, tatile beş yıldızlı otellerde turistlerle gün geçirmemiz değil, göçebe gibi sahil kenarına üç kenarlı branda gerip sivrisinekler ve böceklerle hasbıhal etmemizdi. Babamın dediğine göre, aynı otellerdeki gibi sınırsız yemek vardı (konakladığımız yerin arka tarafında bulunan terk edilmiş bir alanda yetişen yemişleri gösteriyordu), aynı orada kalanlar gibi istediğimizde suya girebiliyorduk(klorla temizlemeye bile gerek yoktu üstelik, biraz tuzluydu onların girdiği suya göre ama olsundu), alkol desen rakımız da vardı (bence otele gidemememizin sebebi bu renksiz sıvıydı, çünkü gerçekten resimli kâğıtlardan fazlasıyla veriyordu bunu alabilmek için her gün), daha ne isteyelimdi?

İşte bu yüzden bizim diğer çocuklar gibi farklı etkinlikler üretmemiz imkansızdı. Onlar başkaları ile eğlenip farklı oyuncaklar ile günlerini geçirirken, biz ise bir teneke bulup saatlerce içine taş atmaktan keyif aldığımızı sanıyorduk. Böyle geçip giden günlerden bir gün yazın en bunaltıcı olduğu zamanın birinde uyanır uyanmaz gökyüzüne baktım. O an içimden geçenleri kayıt altına almak istiyordum. İçimden geçenler, bir kamyon büyüklüğünde bir taş yığının içine atlamak ve o taşı paramparça edip üstüne klor dökmekti. Yumuşadıkça dağılan taşların renklerinin içerisine atlayıp orada yüzmek istiyordum. Denizin büyüklüğünü hiçe sayan bir şımarıklık gelmişti üstüme. Kendi havuzumu yapmak istiyordum. Taştan bir deniz. Bu düşüncelerim beni mutlu etmişti, koşarak kardeşimi uyandırdım. Okuma biliyordu, yazma da biliyorsa anlatacaklarımı yazmasını isteyecektim.

Bir hafta sonra daktilo getirdi babam. Elinde iki tane poşet, birinde yine büyükçe bir şişe ve kavun, diğerinde ise tuşlu bir makine vardı. “Al, bununla oyna.” dedi. O hafta o kadar çok anlatmışım ki, beni başından savmak için bunu bulmuş bir yerlerden. Benden çok kardeşim sevindi bu beklenmedik hediyeye. Her gün uyanmasını bekleyip, yazmasını istiyordum çünkü. Durmaksızın anlatıyordum, o da yazıyordu. Kemikleri güçsüz olduğu için birkaç dakika sonra yoruluyordu. Bu makine ile yazmak ona da kolay gelecekti.

Üç gün boyunca başından kalkmadık desem yalan olmaz. Neler yazmadık ki. Denizin ortasındaki canavara bir mektup göndermek istemiştik hatta. Demiştim, o deniz kızlarını rahat bırak. Bana da öteki dünyalardan birkaç hediye getir. Emrediyor gibi konuşmuştum. Şakaya gelmezdi böyleleri. Yazdıklarımızı bir şişenin içine koyup, korka korka denizin suyuna bıraktık. Kardeşim yorulduğunu söyledi, uyumamız gerek hemen gitmez diyerek beni yatıştırdı. Bir hafta bekledik cevabımızı almak için.

Bir sabah yine herkesten önce uyandığım bir gün ayağa kalktığımda şişeyi gördüm. Bizim şişemizdi, içinde de siyah bir kumaş ve sarımsı bir kâğıt vardı. Hemen kardeşimi uyandırdım, koşarak şişeyi almaya gittik. Küçük parmaklarımızı içine daldırsak da alamadık kağıdı. Şişeyi kırarak içindekileri ortaya döktük. Siyah kumaş bir korsan gözlüğüydü. Hemen başıma taktım, kardeşimle gülüştük. Yazılanları okumasını istedim. Kağıda baktı uzun süre, “Hiçbir şey anlamadım bu yazılanları bilmiyorum.” dedi en sonunda. Anlamadığı şekiller varmış. Bir kez daha yazalım diye öneride bulundum. Bu sefer daha arkadaşça yazacaktık. Söylediğinizi anlamadık sayın deniz canavarı. Bize biraz daha düzgün cevap yazar mısınız? Ayrıca hediye için çok teşekkürler. Biz de size bir adet daktilo tuşu veriyoruz. Buna bakarak yazabilirsiniz cevabınızı. Bizim dilimiz buna benziyor diye yazdık ve babamın her gün bir adet boşa çıkardığı şişlerden birinin ucunu kırarak içine yerleştirdik kağıdı. İçim içime sığmıyordu, bu sefer çok uzağa fırlattık daha hızlı gitsin diye de arkasından dalgalara doğru tekmeler savurduk.

Ertesi hafta yine bir cevap gelmişti, aynı heyecanla yine şişeyi kırıp içine baktığımızda, kardeşim bu sefer daha okunaklı olduğunu, en azından gönderdiğimiz harfle şekilleri karıştırarak yazabildiğini söyledi. Anladığım kadarıyla, yazabileceği bir gereç yoktu. Bizim gönderdiğimiz daktilo harfini kullanarak bir şeyler anlatmak istiyordu. Kardeşime “Tüm harfleri söküp gönderelim o zaman anlarız belki” dedim. Harfleri tek tek sökmenin zor olduğuna kanaat getirmişti. Daktilonun tamamını gönderecektik. Vakit kaybetmeden, annemin komşularla birlikte yemek pişirdiği kazanlardan birini aldık, içine yerleştirdik ve ağzını tamamen kumla doldurarak kapağını kapadık. Su geçirmesini engellemesi için biriktirdiğimiz sakızları çiğneyip etrafını güzelce yapıştırdık. Tahminimce dört saat süren bir uğraş ile suya bıraktık. Ne yaptıysak gitmiyordu, ama “deniz her şeyi götürür, kederi bile” diyen babamın sesi kulağıma gelince uğraşmayı sonlandırdık.

Daktiloyu göndermemizin üzerinden iki ay geçti, biz tatili bitirip köhne evimize geri döndük. Kardeşimle o günden beri konuşmadık. Ben tuşları gönderecektik, daktiloyu değil dedikçe, kardeşim de sakızları doğru dürüst çiğnemedin açılmıştır ulaşasıya kadar diye beni suçluyordu. Geçen günler bile aramızı ısıtmadı. Tek bir konuda ağız birliği yapıyorduk. Babam daktiloyu ne yaptığımızı sorduğunda da sattığımızı söylemiştik. Sadece bu kadar. O da tepki vermedi zaten.

O yazın olanları kimseye anlatamadık. Günler geçti. Deniz canavarından cevap gelmedi. Her sene tatile gittiğimizde çocuklarımdan vakit buldukça o yaz gününü hatırlarım. Sahil kenarına gidip şişe aramaya çalışırım. Biliyorum, bir gün bir cevap gelecek ve ben bunu yazacağım. Kimse okumasa da olur.

Mektup Denizi” için 2 Yorum Var

  1. maviadige dedi ki: dedi ki:

    Merhaba
    Çok samimi bir öykü olmuş. Okurken insan kendi hayatından, çocukluğundan bir şey bulabiliyor. Bazı cümleleri özellikle sevdim, hikayenin doğallığı artırmış:

    Böyle içten yazılmış bir öyküyü okuduğum için mutlu oldum. Diğer seçkilerde görüşmek üzere.

  2. Çok teşekkürler yorumunuz için.
    Beğendiğinize sevindim.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!