Öykü

Çalıların Kanına Giren

Yangının orta yerinde yazamazdı hiçbir zaman. O yangın ki önce kaleminin mürekkebini kurutur, kalemim bitse tebeşirim kalır, diyen şaire inat kalemliğini de kara tahtasını da bin parçaya ayırır, küllerini yedi dağın yedi tepesine savurur, yazmasını imkansız kılmak için her şeyi yapardı. Yangından sonra hiçbir yaratılan nasıl önceki gibi kalamadıysa o da kalamadı. Gönlü yorgun, gözü yaşlı, ruhu kaçmış denebilirdi lakin o yangın en belalısı, en delisiydi ömrünün. Ne gönlü kalmıştı yorgun, ne gözyaşı -ki onlardı sanki yangının orta yerine benzin varili taşıyan en çok- ne de ruhu. Sadece külleri kalmıştı elinde. Küllerin doldurduğu çömleğini de yanında taşıyordu. Darmaduman hayatının o çok değer verdiği ama onu günbegün bitiren uzunluğuyla sanki ona kainat var olduğundan beri devam ediyormuş gibi gelen yangınının ölülerini koltuk altında taşıyordu Saya. İnsan her zaman başkasının ölüsünü kollarında taşımaz. Kimi zaman bizzat kendi ölünün ağırlığı da olabilmeliydi yükün. Saya bazen çömleğine elini daldırıyor, bir tutam külle yüzünü gözünü boyuyordu. Eski halinden eser olmayışının verdiği heybet, eskiye olan özlem, yeni haline duyduğu hayranlık ve öfke, bir daha gönle ve ruha sahip olamayacak oluşunun verdiği ince keder, tüm bunlarla beraber içine doğan bu hislerin ne gönül ne ruh süzgecinden geçemediği için oralarda bir yerlerde şaşkın bir uçurtma gibi takılı kalması.

Saya yıllardır yaşadığını zannediyordu. Biçare ömrünün yılgınlıkla süren günlerinden geçerken, yüzü gözü gönül kurumu sürülmüş, gözlerinin feri solmuş, fazla kullanılmaktan yıpranmış eski tül perdeler gibi savrulduğu sokaklardan birinde, gelenin acısından sesi daha da gür çıkan bir kapı tokmağı misali çınlayan bir ses duydu. Yürüdüğü sokağın en kuytusunda bulunan bir dükkandan geliyordu bu. Çıt, çıt, çıt, çıt… Ses ona ilkin yangının başlayışını hatırlatsa da sonrasında bu çatırtı ona aniden bastırma kabalığını göstermeyip destur isteyen umut yüklü bir yağmurun olabilme ihtimalini de hatırlattı. İçeri girdi. Soldaki taburede tekirden bozma, Van kedisinden olma, kediden çok beyaz tombul bir tavşana benzeyen, sarı gözlü, tekinsiz bir kedi oturuyor, pür dikkat ona bakıyordu. Saya, kediden hafifçe çekinerek ilerledi. Çıt, çıt, çıt, çıt’ı takip ederken midesine doğru bir karınca ordusunun ilerlediğini hissetti. Hiç bilmediği karanlık bir dükkanda sarı gözlü bir kedi, içinde dolaşan karıncalar, kolunun altında çömleği, peşine düştüğü çıt, çıt, çıt, çıt sesi ve merakı…

İlerledi… Dükkânın dar koridorunun kapısından girerken yolun bu kadar uzun olacağını hiç bilemezdi. Çıt, çıt, çıt, çıt sesine bu kez fısıltılar eşlik etmeye başladı. Bilmediği bir dilde, sinirli, yargılayıcı, sert fısıltılar olarak başlayan bu sesler Saya yürüdükçe bağırışmalara dönüştü.

– Sessizlik!

Dili bilmediğini algılamıştı ve bilmedği bir dili anlıyor olmasına açıklama getiremiyordu.

– Şimdi şikayetçileri dinliyoruz.

Daha önce gördüğü, en azından filmlerde gördüğü mahkeme salonlarına hiç benzemeyen bir yerdi burası. Bir kürsü, mahkemeyi izleyenlerin, şahitlerin ve şikayetçilerin oturduğu her biri başka bir harf olan sandalyeler, sandalyelerde oturan dile gelmiş kağıtlar, kitaplar, kalemler ve her çeşit yazı gereci, yerlerde önce kan sandığı, ardından mürekkep olduğuna kanaat getirdiği kıpkırmızı akışkan bir boya, daha da garibi hakim kürsüsünde oturan kimseden direktif almadan kendi kendine yazan, heybetiyle salonu titreten kıpkırmızı bir daktilo hakim. Şikayet dinleme sırası geldiğinde bembeyaz ve ipince bir kağıt oradakileri saygıyla selamlayarak titrek sesiyle konuşmaya başladı:

– Ben, ben o kadar üzgünüm ki! Sadece tek bir cümle çiziktirilip fırlatıldım. Bu hiçbir ahlaka sığmayan, incitici ve soylu olmayan bir harekettir.

İncecik kağıt kendini tutamayıp ağlamaya başladığında yaşlı, ciddi tavırlı, su yeşili, parlak ve pahalı olduğu mağrur duruşundan belli olan fiyakalı bir dolma kalem aniden konuşmaya başladı:

– Efendim, bir kere yeni alındığımda kullanıldım, o kadar. Ben yapım gereği büyük yazarların kalemliğinde olmak üzere tasarlanmış, üst düzey bir kalemim. Çoluğun çocuğun elinde maskara olmaksa eğer kaderim kırın beni gitsin!

Saya şok olmuş bir şekilde olan biteni izliyordu. Çoluk çocuk denilenin kim olduğunu anlamıştı. Bir gönlü ve ruhu olmadığından hissedemese de aklı kör topal işini görüyordu. Çıt, çıt, çıt, çıt eden daktilo hakim onu en ciddi çıtırtısıyla sanık sandalyesine çağırdı. Onu gören kalemler, kağıtlar, mürekkep kutuları, tebeşirler, ıstampalar, defterler bağırmaya başladılar. Saya sol kolunun altında taşıdığı çömleğiyle sandalyeye oturdu. Boş ve aklını saran endişe dolu gözleriyle daktilo hakime baktı. Kıpkırmızı, insana hayat neşesi veren, beyaz tuşlarının üzerinde su damlasından masmavi harfleriyle, harflerin üzerine dökülmüş altın sarısı yıldız tozları olan bir daktiloydu bu. İnsan gözlerine sahip olmasa da çıtırtıları 5 duyunun beşine de hitap ediyor, karşı tarafa eksikliğini hissettirmiyordu. Hatta hiçbir insan böyle hissettiremezdi. Daktilo hakimin hayat neşesi veren kırmızılığının arkasında, olmayan gönlüne rağmen bir iç sıkıntısı hissetmişti yine de Saya. Ama olsun. Güzeldi. Hiçbir varlıkta daha önce görmediği bambaşka bir zarafetti bu. Gerçi artık yazamıyorum, diye düşündü Saya. Böyle bir daktilom olsa ne olmasa ne? Daktilo hakim o esnada öhöm öhöm diye çıtırdayarak söze başladı:

– Sen, Saya Yazargezer. Sen, ihanet etmişsin.

Saya işlediği suçları tek tek düşündüğü o sırada ihaneti aklının ucundan dahi geçirmemenin verdiği şaşkınlıkla bakakaldı.

– Hayır efendim. Ben ihanet etmedim. Ben, ihanet etmem.

Daktilo hakim hüzünle karışık bir tavırla Saya’ya baktı. Kırk yıllık hasreti avuçlarının arasından tam kavuştum derken kayıp giden aşıklar gibi baktı.

– Kendine ihanet etmişsin.

İhanet etmediğinden adı gibi emin olan Saya bir gönlü olmadığından cümleleri gönül süzgecinden geçiremedi, bir ruhu olmadığından harflerin altını havalandıramadı. Sadece baktı, reddetti. Akla hapsolmuş tüm fanilerin reddettiği, kendi hapishanesinin gardiyanı olmuş zalimlerin geri teptiği gibi haykırdı.

– Bu saçma yerden gitmek istiyorum. Hem siz kimsiniz de beni yargılıyorsunuz? Siz ki yangının orta yerinde yanmaktan, tükenmekten korkup yanı başımdan koşarak uzaklaşan işkence aletleri. Siz ki en deli ilham perilerini tekme tokat kovalayan düşkünler! Sizi kimsiniz!

Kimse ona cevap vermedi.

Saya sıtmaya tutulmuş gibi zangır zangır titriyordu. Etmedim, diyebildi. Elleri, kolları boşaldı ve en son hatırladığı şey mahkeme salonunda yankılanan “Çaaaat” sesi oldu. Kolunun altındaki çömlek o bayılınca onunla beraber bayılmış ve parçalanmıştı. Salon rengarenk bir toz bulutuyla kaplandı. Kalem şeklinde, alkım alkım, öğlen güneşinde ipe serilmiş bir duvak gibi savrulan gönül, kimselere sormadan Saya’nın baygın bedenine bakıp sol yanındaki boşluğa yerleşti. Nazik kağıt parçaları şeklinde olan, kan kırmızı, gözlerinde altın hareler yanan gül yaprakları da salonun içinde en naif danslarını yapıp, kendisine ikizi gibi benzeyen daktilo hakimden izin alarak iki gözünün arasından Saya’nın bedenine süzüldü.

Kaç saat baygın kaldığını bilmemenin verdiği sorgulu bakışlarla gözlerini açan Saya, hala sanık yerindeydi. Demin harften yapılmış sandalyede otururken bu kez havada asılı duran kağıtlardan oluşan bir sedyede uzanıyordu. Doğrulup oturduğunda tüm salonun dolu gözlerle ona baktığını fark etti. Tüm salon, kapıdaki tavşan kılıklı, sarı gözlü beyaz kedi, güzelleri güzeli daktilo hakim, demin midesinde olan karınca birliği ve az önce ondan şikayetçi olan tüm kağıt, kalem ve diğer yazı gereçleri. Daktilo hakim konuşmaya başladı.

– Senden alınan, bizce bile bile verdiğin bir gönlü ve ruhu yıllarca kolunun altında taşıdın. Yeri geldi miş gibi yapıp küllerini eline yüzüne bulaştırdın. İçindeki ormanları yaktın. En sonunda bizi suçladın. Haklıydın belki ama gelemezdik. Yangının ortasında bir de biz seninle olsaydık bu kez aklını da yitirirdin. Biz sığındık, bugünün geleceğine sığındık. Senden uzak olduğumuz yıllar içinde ormanını yeniden büyüttün. Aklınla suladın, aklınla budadın, ihanetlerin en büyüğünü yaparak gönlünü ve ruhunu bir çömlekte sakladın. Cezaların en ağırını aldın işte. Gönlünün ve ruhunun olduğu çömlek kırıldı, sana geri döndüler. İnsanın ellerinden kayıp gitmiş gönlünü ve ruhunu geri alması cezadır. Şimdi gönlü, ruhu yenilenen bu akıl ormanında, aklın olgunluğunda, ne gönlün ne ruhun ona çelme takmasına izin vermeden büyüme vakti. Şimdi bizden sana, tekirden bozma, Van kedisinden olma, beyaz tavşan kılıklı sarı gözlü bir kedi, midende dolaşan yüzlerce karınca, içerlemiş bir kağıt, büyüyecek deli bir orman, gergin ve mağrur bir dolma kalem, ve ben; kan kırmızının coşkusunda, tuşlarına mavi sular damlamış, altın sarısı yıldız tozlarıyla kaplı, seni yargılayan ama senin kimseleri yargılamayacağın bir ben, bir daktilo hakim… Bizi sana veriyoruz Saya. Zaten sen olan bizi…

Saya duydukları karşısında ağlamaya başladı. Ağladıkça paslanmış gönlü açıldı, ruhu gözyaşı tsunamisiyle yıkanıp arındı. Yeniden kavuştuğu ruhu, gönlü, kağıdı, kalemi, kedisi, karıncası, deli ormanı, biricik daktilosu artık onunlaydı. Cezaların en güzeli, diye düşündü.

Evine vardığında titremesi henüz geçmişti. Dünya üzerinde var olmuş tüm sözcüklerin merhametine sığınarak daktilosuna yeni romanının ilk cümlelerini dökmeye başladı:

“Gönlümüz ve ruhumuz kimi zaman koltuk altında taşıdığımızda olgunlaşır. Ve bu olgunluğun tamamına erdiğine sadece kıpkırmızı, su damlası harfli, altından yıldız tozlu bir daktilo karar verebilir. O daktilo. Zamanında tüm kırmızılığıyla asıl yangını başlatmış olan, çıtır çıtır sesiyle çalıların kanına girmiş olan, o acımasız, melek yüzlü, aslında her şeyin sorumlusu, yargıçların en gaddarı, o daktilo…”

Çalıların Kanına Giren” için 2 Yorum Var

  1. Merhabalar,
    Öyküyü okumaktan çok keyif aldım. Hayal gücünüz ve etkileyici anlatımınız birleşince çok güzel bir hikaye çıkmış ortaya. Biraz Alice Harikalar Diyarında esintisi hissetsem de kendine has bir yanı vardı kurgunun. Saya karakterini ve değişim sürecini sevdim. Yüreğinize sağlık.

  2. Çok teşekkür ederim. Eleştiri alınca çok mutlu oluyorum. Saya’yı sevmenize çok sevindim. :grin:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!