Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Dünya Senin Vatanın mı Yurdun mu?

Koşuyorsun. Ayakların çıplak. Ayakların doğduğunda da çıplaktı. Eğer birisi sana bir zamanlar ayakkabı giydirmemiş olsaydı şu an ayakların acır mıydı? Ayak tabanlarını topraktan ayıran bir maddeye alıştırılmamış olsaydın eğer kan revan içinde kalır mıydın koşarken? Neyse ne, alışkanlıklara yergi düzmenin zamanı ve yeri başka. Elindekilerle koşuyorsun işte. İnsan bacakların ne kadar izin verirse o kadar. Çocukken atletizm takımındaydın. Sanırım bu hızın sebebi o günlerden kalan kasların ateşlenmesi. Belki de bu hızın sebebi yine o günlerden kalan bir şeydir ama bahsedilen kas bacak kası değildir. Yoksa sadece zekân sayesinde mi bu kadar hızlısın? Bilinmez. Kime göre neye göre hızlı olduğun da bilinmiyor ya.

Gökte elini atsan tutacakmışsın gibi duruyor dolunay. Güç alıyorsun bu yaşlı bilge kadından. Anlıyorum, diyor içindeki ses. Neden dolunaydan korktuklarını anlıyorum. Hem bilgelikten hem dişillikten korktukları için dişleri kanlı herkes saklanıyor dolunaydan. Bırak gitsin, diyorlar dolunay zamanları için. Oysa dolunay verimdir, toplamaktır. Dolunay bayram günüdür, biliyorsun. Amacın bayram yerine ulaşmakmışçasına koşuyorsun. Koşarken düşünmek seni acıktırıyor lakin duramıyorsun. Sadece sen değilsin çünkü koşan ve tabii acıkan da. Yoksa sen koşarken düşünmeyi bir kendine has mı zannediyorsun? Bir acıkan var senin peşinde oysa. Koşuyor. Onun kondisyonu yüksek. Sen bir vakitler atletizm takımındaydın ama o doğar doğmaz koşmaya başladı. Doğar doğmaz koşmaya başlayanla yarışamayacağını biliyorsun fakat saf yüreğin inanıyor koşarsan sana yetişemeyeceğine. Sahi olabilir mi böyle bir şey?

Bir kapı.

Nefes nefese kaldın. Tıpkı unutan herkes gibi. Övündüğün atletizm takımının sadece hatırası kalmış anlaşılan. Antrenmanı eksilttiğin, kendine koşmayı unutturduğun her günün acısı bacaklarında çınlıyor. Ellerini dizlerine koydun. Aldığın nefes soluk borunu yakıyor. Yokluğunu duyumsuyorsun peşindekinin. Korku içindeydin demin, şimdi ise daha rahatmış gibi hissetsen de bilinen ve peşinde olan bir düşmanı bu gölgeli endişeye yeğlersin. Keşke çıksa bir yerden de peşimden koşsa ama saklanmasa, diye mırıldanıyorsun. Uzun zaman sonra harfleri birbirine ilk kez çarpıtıyorsun, uzun zaman sonra ilk defa sesini duyuyor sema. Bir söylesen kulağına bin geliyor. Sen ki farkındasın ettiğin kelamın gücünün havayı ve hatta denizleri yaktığını, suya hükmettiğinin farkındasın fakat konuştun işte. Artık dönüşü var mı bunun? Saklanmasa da cemalini gösterse öyle mi? Ellerini dizlerinden çekip önündeki o tamamen mermerden yapılmış eski mi yeni mi emin olamadığın devasa kapıya bakıyorsun. Kapının bir kulpu yok. Kapı olduğunu sadece dışarıyı görecek bir dürbünü olduğu için anlıyorsun. Ben içerde miyim ki dışarı dürbünle bakayım, dediğinde onun ayak seslerini yeniden duyuyorsun. Toprak gümbürdüyor, sallanıyor, titriyor. Süleyman mührünü mü düşürdü yoksa Belkıs’ın tahtını mı çağırdı? Duymadım bin yıllardır böyle görkem, deyip arkanı dönüyorsun. Saklanmasın, demiştin. Duan kabul oluyor. Bir iz var ve o seninki, artık eminsin çünkü ardında bıraktığın topraktaki kanlı ayak izlerin sarsılıyor sadece: Güm, güm, güm!

İhtişam ve korku birbirine karışıyor. Bilmiyorken korkuyordun, öğrenince korkun hayranlığa dönüştü. Plüton akrep kuşağının en aydınlık yönünü parlatıyorsun. Aydınlık ve karanlık arasında 1 saniye varsa elinde kalan o saniyeyi de kullanıp tek bir cümlenle aydınlık tarafa geçmek istiyorsun. İçerdesin. Hatırlıyorsun. Korkmamanın nedeni belki de bu. Kapının kolu olmaması dışarı çıkamayacağını düşündürdü sana. Dışarıya sadece göz atabilecek olmanın hırsı demin zeminine kanını saldığın o toprağı tek bir anda senin yaptı. Çaresizlik sandığın gücün mü oldu şimdi? Belki de abartıyorsun.

Geliyor. Emin misin onunla yüzleşebileceğine? Kaç hayatta biriktirdin, kaç hayatta inşa ettin onu? İnşa ettiklerin seni kovalar, bir bina yaparsan ve sağlam değilse altında kalan herkeste biraz da senin canın vardır, diyordun. O binayı yaptın. Bu havalı cümleler yardım edecek mi şimdi sana? Sağlam mı, kumu zümrütten, suyu zemzemden mi? Değilse vay haline. Tevazu kuyusundan mı yoksa “tanrı benim” kanalından mı çektin suyu? İkisi de zemzem olabilir çünkü. Eğer doğru olanı seçtiysen binan zaten sağlamdır. Zemzemin temiz. Bil bunu.

Kapıya doğru yaslanıyorsun. Uzaklar çok uzak ama zaten gidemezsin. Vuruyorsun mermer duvara. Bu sarı mermer çok eski, anlıyorsun. Kaç bin yıllık bu tutsaklık aynı kapıyla, diye düşünürken ardında duyduğun kükreme iliklerine kadar titretiyor seni. Şimdi yalnızsın. Gökte dolunay, bir zamanlar yelelerini özenle taradığın aslan ve sen. Dolunay senin karanlık yüzüne vuruyor kendini. Kadınlığını kutsuyor yine senin. “Kimse yokken ben vardım, o dürbün de sahte. Senin o uzakları görme lüksün yok. Zaten uzaklar da yok.” diyor usul usul ama emreder gibi bir sesle sana. Aslanın yüzüne bakıyorsun. Kükrüyor. Güneş’ten damlamış bir altın parçası gibi, zarif, heybetli, güçlü, karizmatik ama özünde bir kedi, diyorsun. Zamanında bir safaride kazanmıştın onu. Büyüttün, besledin, baktın. Kendine benzettin onu. Sonra da kaçtın. Sahi ona ne yaptın da kovalıyor seni?

Hatırlıyorsun. Reddettin onu. Gizledin, kapattın, zincire vurdun ve güzelliğin saklanmasının en büyük günah olduğunu bile bile yok saydın onu. Özgürlüğünün anahtarı oydu. O da sen de özgür olacaktınız ama bir kere gücü zincire vuruldu mu varlığın, kendi  esaretinin bağımlısı olurmuş. Sana da öyle oldu. Aslanı zincirledin, sen vuruldun. Ama bir gece vakti, dolunay emretti kimselere duyurmadan. Bir bilgenin sözü büyüdür çünkü. Büyü kırdı zinciri. Seni yattığın yerden kaldırdı korkuyla. Alıştığın her şeyi aldı elinden. Şimdi üzerinde bir parça elbise, yalın ayak kanlı tabanlar, bu sahte dürbünlü sarı mermer kapı, aslan, dolunay ve sen birbirinize bakıyorsunuz. Hiç, bir safaride av olacağın aklına gelir miydi? İnsan neler neler yaşar aklının ucundan geçmeyen. Yaşıyorsun.

Aslanın nefesi artık senin yüzüne vuruyor. Güneş kokuyor aslan. Belki Güneş kadar sıcak. Yüzüne bakıyor. Tek bir cümlenle kafanı koparacakmış gibi bakıyor. Pişmansın. Özür dilerim, diyorsun. Kükrüyor. Beni affet, diyorsun kükrüyor. Teşekkür ederim her şey için, diyorsun kükrüyor. Artık yolun sonuna geldiğinin o kadar farkındasın ki ne desen boş olacağını idrak ediyor ve bugüne kadar hayatında gerçekten hissettiğin tek şeyi söylüyorsun: “Seni seviyorum.” Aslan bu kez kükremiyor. Senin gözlerin kapalı ve ısırık bekliyorsun. Bir türlü gelmiyor. Gözlerini açıyorsun. Aslan sarı gözlerini seninkilere dikmiş bakıyor. “Seni seviyorum” diyor. Ay aslanın da yüzüne vuruyor şimdi. Dolunay kutsuyor sizi. Seni affediyorum ve seni seviyorum, diyor aslan sana. Bir anda tabanlarının acısı da kalbinin acısı da sona eriyor. Bu koca kedi yüzünü yalıyor. Sırtını dayadığın mermer bir ağaç oluyor. Afrika’nın en acımasız topraklarına yağmurlar yağıyor, her tarafı sel alıyor. Aslan ve sen birbirinize bakıyorsunuz. Önünüzde bir dere bitiyor. Derede balıklar. Aslan yüzüne bakıyor ve her biri bir veli bu balıkların, diyor. Biliyorum, diyorsun nereden bildiğini bilmeden. Aslan yüzünü sana sürüyor. Kedi mırlaması ve zımpara diliyle seni yalıyor. Biliyorsun ama nerden bildiğini bilmediğini çok fazla düşünüyorsun. Aslan gönlünü okumakta usta olduğu için cevap veriyor sana: “Çünkü arif olanın gönlünden sevgi geçer, gönlünden sevgi geçenin kabında da sevgiden başkasına yer yoktur. O his ki bir zamanlar avladığını, sakladığını bile sana dost eder. Sevgi verirsen affedilirsin. Sen sen ol balıkların yolundan şaşma, sahte kapıların dürbünlerinden de uzak ol ki yalınayak koşmak zorunda kalmayasın.”

Merve Aydın

Kendimi bildiğimden beri yazıyor, yazıyorum. Lisans ve yüksek lisansı tarih olan, doktora çalışmalarına yine tarih bölümünde devam eden bir akademisyenim. Bu esnada öyküler yazıyor, okuyor, diller öğreniyor, gerçekle masalın ortasında gide gele ne gerçek ne değil anlamaya çalışıyorum. Marquez ve Le Guin başımın tacı ve tabii ki Potterheadliği de yakamda parlak bir yıldız gibi taşıyorum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for Aremas Aremas says:

    Anlatımınızı biraz dağınık ve ahenksiz buldum açıkçası. Bana göre çok daha derli toplu ve öz ifadelerle anlatılabilirdi. Cümlelerinizi biraz mayalı bulduğumu da itiraf etmeliyim. İzninizle ne demek istediğimi açayım. Her cümlenizi alıntılamayacağım. Ne demek istediğimi anlatabilecek kadarını alıntılayıp düşüncelerimi aktarmaya çalışacağım.

    Blok-alıntı Koşuyorsun. Ayakların çıplak. Ayakların doğduğunda da çıplaktı.

    Art arda gelen cümlelerde eğer özne, bir sonraki yüklemin de eylemini sırtlanıyorsa yinelenmemesinde fayda var diye düşünüyorum. Şöyle olabilirdi: ‘Ayakların çıplak, doğduğunda da çıplaklardı.’

    Blok-alıntı Eğer birisi sana bir zamanlar ayakkabı giydirmemiş olsaydı şu an ayakların acır mıydı?

    Burada giydirme eylemini yapan kişi belirsiz ise bu cümleyi daha kısa yoldan edilgen yapıda kurabiliriz. ‘Sana bir zamanlar ayakkabı giydirilmemiş olsaydı…’. Şu an ifadesi yerine kısa bir anı daha geniş açıyla betimleyen şimdiyi kullanmak zihnin kavrayışını yumuşatabilir.

    Blok-alıntı Ayak tabanlarını topraktan ayıran bir maddeye alıştırılmamış olsaydın eğer kan revan içinde kalır mıydın koşarken?

    Burada ayakkabıyı ‘bir madde’ olarak nitelemek çok doğru gelmedi bana. Araç olarak nitelemek daha doğru geliyor kulağa.

    Blok-alıntı Neyse ne, alışkanlıklara yergi düzmenin zamanı ve yeri başka.

    Otoriter bir anlatım tercih ediliyorsa; şahsen, bir anlatıyı okurken karşımda temize çekilmiş bir metin değil, konuşan bir yazar bulmak isterim. Neyse ne ifadesinin sonuna küçük bir ünlem iliştirmek; anlatıcıyı görmesek duymasak bile, onun biraz hırçınlaştığını biraz da umursamaz bir tavır takındığını bize hissettirebilir.

    Herkes aynı şekilde yazmak zorunda değil elbette ama yazdıklarımızda bir ahenk yakalamalıyız. Her bestenin kendine özgü bir ritmi ve melodisi olduğu gibi. Müzik alegorisi üzerinden gidecek olursam, bu yazıyı okurken ahenkli bir beste değil de peş peşe aceleyle yazılmış notalar gördüm diyebilirim.

    Öte yandan, otoriter anlatımlarda en büyük tehlike, yazarın vakıf olduğu meselenin merakı söndürecek ölçüde fazlaca gizlenmesidir. Bir tanrı konuşuyordur, bunu duyarız ancak kendini açık etmek için bize bir kitap göndermez. Bence söylemek istediklerinizde ve karakterinizin motivasyonunda eksiklikler var. Kim? Ne? Nerede? Ne zaman? Niçin? gibi soruların çoğuna ya cevap verilmiyor ya da kaçamak cevaplar veriliyor.

    Yazı bu ve benzeri sebeplerden ötürü beni bütünüyle yakalayamadı. Elinize sağlık :slight_smile:

  2. Teşekkür ederim yorum için.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar