Öykü

Tanrıçamın Nefesi

Ah güzel Perim…

Kaç hayat geçti üzerinden? Kaç suni sancı atlattın da yine de yenilmedin o deve. O kadar hayat, ömrünün en son anına kadar hep en kuvvetlilere yakışır gücü omuzlarında bir gökyüzü gibi taşırken, şimdi bu suçluluk duygusu, bu utanç niye? Söyleyeyim: her şeyi mahvetmek istiyorsun. Yaptığın her şeyin üstüne bir bidon benzin dökmek ve attığın çakmakla alıştırdığın yürek yangınının kokusunu içine çekmek istiyorsun. Kaosa ve kedere öyle alışkınsın ki normal olanın değerini bilmiyorsun. Şimdi sana onun hikâyesini anlatacağım ve sen bu hikâye bittiğinde hayatını mahvetmekten vazgeçeceksin.

Ezelden beri tanırdım onu. Asıl kimliğini fark etmem ise yedi yaşında oldu. Yedi yaş, kimine göre hiç hatırlanmayacak kadar uzak, kimine göre dün gibi. Yedi yaş, aç kurtlar sofrasına atıldığın o en çetrefilli dönem. Ben böyle karanlık düşüncelere sahipken, onun her sabah o sofraya bir kuzu gibi değil de bir kurt gibi koşa koşa gittiğine yemin edebileceğim dönem. Onun, kız kardeşimin. Biz birbirimizden çok farklıydık. O, o dönem de hayatın hep neşesini görürdü. Ben ise ruhuma daima deva olmuş kelimeleri öğrenme zamanımın geldiği yedi yaşa baksana neler diyordum. Hayatın tüm heyecanını henüz yedi yaşında sonuna kadar yaşamaya hazır, bir insan nasıl bu kadar neşeli olur sorusuna cevap arama ihtiyacından öte, herkeste tiksinme duygusu yaratan o, o öyleydi işte. Ben de onun neşesinin başarısız taklidini yapan bir dublördüm. İkimize aynı simayı veren Allah beni dublör seçmişti. Ona sonsuz yetenekler, zeka, espri gücü ve dayanıklılık, bana ise hayatı mahvetme yeteneği verilmişti. Ona aslında bir ceylan gibi nazlı ve güzel görünme yeteneği, bana ise sırtımda taşıdığım buzdan oklar verilmişti. Onüç yaşında da on beş yaşında da bu sürüp gitti. İlk onun doğmuş olması, benim ise annemin içinde beş dakika daha beklemiş olmam ve kesinlikle doğmamaya çalışmam tesadüf değildi. Doğmak istemiyordum. O anı hatırlıyorum. Yedi arştan bir şekilde aşağı inmeme karar verildiğinde yanımda yürüyen Kabala meleğine sormuştum: “Gitmesem olmaz mı?” Hayır, demişti bana. Bilen bilir Kabala melekleri çok konuşkan olur ve bu “Hayır” bile bu durumda çok şeydir. Bazen düşünürüm, galiba sadece kız kardeşim istedi diye geldim dünyaya. Üç boyutlu yerlerde ne kadar sıkıldığımı bildiği halde sırf ikiziz diye beni aşağı çekti. Sırf yalnız kalmasın diye tamam, dedim. Salaklığım. Şimdi bile okul bahçesinde onun diğer hayvanatla nasıl ip atladığını, ipi onun boyuna uydurmak için tüm okulun nasıl seferber olduğunu ve onu mutlu edince daha da mutlu olduklarını ve benim ise sadece özenerek baktığımı hatırlıyorum.

Hayat bizi fiziksel olarak büyütüp, en acı deneyimlerine gark etmek üzere hazırlamaya niyet etmiş olacak ki on dokuz yaşına geldiğimizde durum değişti. Buna bir şey oldu. Neşesiyle yanı başına topladığı erkekler zaten hep vardı ama bu kez durum başkaydı. Çok âşık oldu. Onu daha önce ne ben ne de dünyanın çok şanslı başka bir kulu o şekilde görmüştü. Benim güzeller güzeli kız kardeşim, herkesin gözünün içine baktığı hatta bakmaya bile kıyamadığı kız kardeşim, görkemli hayatının en büyük orman yangınının ortasında çaresiz bir ceylandı şimdi. Aç bir sırtlana âşık olması dışında sorun yoktu, fakat bilmiyordu ceylan ve sırtlanların sevdasının sırtlanın et aşkından ibaret olduğunu. Kız kardeşimin baştan beri çok sevdiği o çetrefilli sofraya hep muhtemelen kurt olarak oturacağını düşünürken ceylan olarak servis edilmesi içimi soğuttu, sonra soğumamdan utandım. Lakin onun servis edildiğini izlerken hiçbir şey yapamadım. Ben sadece yapılanı yıkmasını bilen biri olarak yıkım izlemeye âşık nesiller gibi izledim onun parçalanarak yenişini. O hiç bilmediği ormandan geri dönmek istediğinde, “Ahalinin yüzüne nasıl bakarız?” melodileri en büyük marşım olmuştu. Bunun utanması yok muydu? Ha tabii bunlar içimden düşündüklerim. Kız kardeşime destek oluyordum görüntüde. İcraate geçmeyen görüntünün can çekişenin üstüne toprak atması. Sadece oradaymış gibi yapıp durumu hafifletiyor izlenimi veriyor, soğuk tesellilerimle yanan kalbine üflüyormuş gibi yapıyordum, o kadar. İçim buz kesmişti ama sıradandan bile değersiz biri sırtlanların sofrasına nasıl müdahale ederdi? Benim de adım çıkarsa ne yapardım? Kız kardeşimin eti masanın ortasında yenirken ve ben de en ön koltuktaki seyircisiyken gösterinin, doğum anımız geldi aklıma. Güneş Terazi burcunun 1. derecesindeyken doğmuştum. O ise önce doğmanın azizliğine uğramış olacak ki Güneş Terazi burcunun 0. derecesindeyken tutunmuştu hayata. Ömrümdeki tek birinciliğim, hayattaki tek sonunculuğu şimdi kader olarak yüzümüze yüzümüze çakıyordu şimşeğini. Yıldızlar tam on dokuz yıl ona torpil geçerken kalan yılların hesabını bana yazmaya hazırlanıyorlardı. Bundan asla haberim olmayacaktı.

Kız kardeşimin sırtlan tarafından yendiği günlerden birinde, içimi hafifletmeye yarayan birtakım başıbozuk faaliyet içerisindeydim. Yazılar yazıyordum. Ben, içinde bir damla ateş yanmayan ben, tarafımdan kâinata armağan edilecek tüm kelimeleri sıkıştıra sıkıştıra cümleler kuracak ve bir de bunların beşer, nebat ve türlü hayvanat tarafından okunmasını sağlayacaktım öyle mi? Saçmalık, karanlık ve safsata. İncik, boncuk, pırlanta. Nasıl yani, dedim içimden. Pislik, at boku, süpürge tozu; altın, gümüş, erguvan… Yoooo! İçimden ne zaman kötü şeyler söylesem beni yakalayan o şey gelmişti yine. Acının ortasına şemsiye açıp güneşlenmeye çalışan gerizekâlı bir timsah gibi. Bir de mayo giymiş, her şey yolundaymış gibi söylediğim kelimeleri düzeltiyordu gözyaşıyla meşhur ifrit. Kahretsin! Ama… Bu şey sadece kız kardeşim varken gelirdi. Sahi, kız kardeşim neredeydi? Yazı yazarken onu açların sofrasında ana yemek olarak unutmuştum. O öyle seviyor, diyerek kapattım yazdığım sayfayı. Sayfayı kapatınca kalemimin ucunun kırıldığını fark ettim. Kalemimin ucunun kırılması canımı o kadar sıktı ki artık o kalemle yazmamaya karar verdim ve ortadan ikiye ayırdım tahta parçasını. Çat! O çat sesi Ağrı Dağı’nın taşlarına vurdu, ardından Kızılırmak’ı dolandı, Toroslar’a savruldu ve Evliya Çelebi’nin hayretle anlattığı ağaçların artık çok azının olduğu Kaz Dağları’nda duruverdi. Kalem kırıldı, kız kardeşim kırıldı. Kaz Dağları tarafına baktım törpülenmiş insan iç güdülerimle. Kızkardeşim bir başka hayatında, bir zamanlar tanrıçayken burada güzellik kraliçesi seçilmişti Paris tarafından. Senin gibi periler karşı çıkmıştı bu yarışmaya. Güzel gönlün sevdiğidir yarışması olmaz, demişlerdi lakin yarışmayı düzenleyen bir tanrıça, seçen de kralın oğlu olunca söz geçememişti duruma. Sırf kendine Helen’i alabilmek için kız kardeşime yalan söylemişti Paris. Yine bir erkek kardeşimi kandırmıştı zamanında. Güzel dediğinin sadece gözün sevdiği olduğu gerçeğini dünyadan silmek istemişti kız kardeşim. Bir kendine istemişti özel olmayı, tanrı parçası silueti. Aldı da. Ama sonunda hep kandırıldı. Kimi zaman aç bir sırtlan, kimi zaman bir Tanrı, kimi zaman terk edilmiş bir çobandı kandırıkçısı. Ben de tabii o sıralar Afrodit denilen kız kardeşimin yanı başındaydım. Sadece onun kadar savaşamadığım ve de sevişemediğim için gölgesi gibi bir şeydim ama olsun, diyordum. Tanrıçamın omuzlarının yakınında olmak bana yeter de artardı bile. Sonrası da işte hayatlar boyu sürecek kin ve nefret; aşk ve sevgi. Haksız bir terk ediş. Lanet olsun, dedim. İçimden kötü bir şey geçirdiğimde anında zıddını söyleyen iç sesim konuşuyordu yine. Bir de kalemimin çat, sesi. Sıradan bir dublör ne kadar koşabilirse o kadar koştum. Kaç yüzyıl koştum, koşarken nerelere uğradım, yanımdan kimler geldi ve geçti bilmiyorum. Kız kardeşime ulaşamadım. Koşarken ateşi bile buldum yeniden. Olympos’a kız kardeşimi sormak üzere uğradığımda Zeus ateşinden bir damla verdi bana sırf karanlık ve aydınlıkta, ötede ve beride, hayvanat ve cinni taifesinin bile göremeyeceği yerlerde kız kardeşimi arayayım diye. Senin türün ise yardım etmedi bana. Yardım dilenmeye gittiğim periler konseyi kapısına bile yaklaştırmadı beni. Onlara da kırıldığımla kaldım. Öyle sandım. Çok sonra fark edecektim omurgasız olanın asla kırılamayacağını. Perilere küsüp yine de Zeus’un ateşini sırtımda, aramaya devam ederken kız kardeşimi suretim değişti. Kendini eşref-i mahlukat sanan insan cinsinin tuhaf formuna büründüm. Neler olmamıştım ki? Çok uzaklarda bir yaprak, çok yakınlarda bir dere, gökyüzünde bir yıldız, bir ev kedisi, tavşan, Kaz Dağları’nda yaşayan bir tanrıça gölgesi ve bir dublör. Kız kardeşime yardım edemeyişimin utancının bin bir şekle soktuğu, yaradılışının utancından kötülüğü bilip de bilmemezlikten gelen, hem de bunu bir edebi sanat olarak yapmayan ben.

İşte böyle sıradan bir insanken, karanlık bir günde, kalemim çat ettiğinde içimin sıkkınlığını diğer insanların sesi bastırır diye açmıştım televizyonu. Kendi ölüm ilanını ekranlarda görmek herkese nasip olmaz. Bana oldu. Bilip de bilmemezlikten gelmelerim, ömür boyu içimde utançların en büyüğü olarak taşıdığım reddedişlerim kız kardeşimi öldürmüştü. Sevdiğini sandığı sırtlan tarafından Güneş gökte Terazi burcunun 0. derecesindeyken bıçaklanmıştı kardeşim. Zamanında aynı derecede doğmaya heves edemeyişim onun bu hazin sonunu bildiğimdendi belki. Oysa hiçbir zaman söyleyememiştim. Sesim onun yanında cılız çıkar diye utanmıştım. Gitsin evlensin işte o adamla seviyorsa, yoksa milletin yüzüne nasıl bakarız bunca gezmeden tozmadan sonra, demiştim cırtlak sesli uyumsuz korosunun en cılız üyesi olarak.

Kız kardeşimin hikâyesi işte böyle ey Peri…

Sen kandan kız kardeşim değilsin. Yüzümüz bir değil. Onun bu dünyada almaya yemin ettiği ama alamadığı her nefesin bin katı şimdi senin olsun. Zamanında bana küsen perilerin sebeplerini daha yeni anlıyorken ben, sen yüz bin kere al hakkını. Utanma Peri. “Elalem” boynuna dolanmış parmakların da göğsüne saplanan bıçakların da acısını hissetmez. Eğer ille de arıyorsan alemin onayını, içindeki aleme sor. Çekinme. Ben kız kardeşimi kurtaramadım. Kimler kimler ne derdik i kimler kimlerin gölgesi bile Tanrıçalığını keşfedememiş bir kadının hayatını mahvedebilir. Afrodit’inkini bile. Utanma, sakınma, harcama kendini. Kokusunu almaktan mutlu olduğun ateş kendi ruhunun ateşi olsun, başkasının senin içini yaktığı ateş değil. Ben her ne kadar bir dublör olsam da bu kez kendim olarak, yanındayım kanımızın bir olmadığı sevgili kız kardeşim, her zaman asıl yolu bilen peri akrabaların yoldaşın olsun. Kelimelerim barış mektubumun ilk parçası…

Merve Aydın

Kendimi bildiğimden beri yazıyor, yazıyorum. Lisans ve yüksek lisansı tarih olan, doktora çalışmalarına yine tarih bölümünde devam eden bir akademisyenim. Bu esnada öyküler yazıyor, okuyor, diller öğreniyor, gerçekle masalın ortasında gide gele ne gerçek ne değil anlamaya çalışıyorum. Marquez ve Le Guin başımın tacı ve tabii ki Potterheadliği de yakamda parlak bir yıldız gibi taşıyorum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. “Ben sadece yapılanı yıkmasını bilen biri olarak yıkım izlemeye âşık nesiller gibi izledim onun parçalanarak yenişini.”
    “Sıradan bir dublör ne kadar koşabilirse o kadar koştum.”
    “Kokusunu almaktan mutlu olduğun ateş kendi ruhunun ateşi olsun, başkasının senin içini yaktığı ateş değil.”
    Bunun gibi çok beğendiğim cümlelerin geçtiği ve en önemlisi de içinde ‘gerçek’ duygular barındıran oldukça kaliteli bir öykü olmuş. Ayrıca kullanılan dil, akışkan olduğu kadar kendi içinde yoğun tarafları da barındırmakta. Elinize sağlık.

  2. Çok teşekkür ederim. Öykü seçkisinde 1,5 sene yazdım. Uzun süre sonra yeniden dönüş yapıp böyle güzel yorumlarla karşılaşmak beni mutlu etti. :slight_smile:

  3. Merveciğim bir gece yarısı merhabasıyla buradayım!

    Öykünü okurken gerçeklikle doğaüstü arasındaki çizgide raks ettiğimi hissettim. Kız kardeşin hasetle yoğrulan sevgisini o kadar güzel anlatmıştın ki kalemine sağlık. Çocukluktan başlayan bu geri planda hissetme hâli, hem koruma içgüdüsüyle hem de suçlama arzusuyla yanıp tutuşması öyle yalın bir akıştaydı ki insan okurken kapılıp gidiyor.

    Ardından işler yeni bir boyut kazandı. Kalem büyülü asırlar öncesine varıp yad ellerden bize geçmiş efsaneleri sundu. Asırlardır katledilen nice kız kardeşin arayışına düşüldü. Bunu yaparken dağlara, nehirlere vardı çağrın. Tanrılara erişti bir tutam ışıkla devam etti. Ne güzel de oldu.

    Kalemini özlemişim, mistik olana sığınan gerçekliğin böyle bir konuda bu sonla buluşması da ayrı bir nüanstı. Can yakan bir finalde her şeye rağmen katledilenin ardında kalanlara seslenişini sevdim. Bu sadece onu seven biri değildi. Onu zamanında suçlayan ve bundan pişmanlık duyan bir yakarıştı. Sebepler ve suçlar arasında önem sıralaması yapan nice insana bir sarsıntı gibiydi. Bırakın at gözlüklerinizi de yaşama hakkına sığınalım hep birlikte diye haykırası geliyor insanın.

    Ama o da istemiş, bak bunu giymiş, yok oraya gitmiş, o saatte orada ne işi varmış, aşığıymış diyorlar ve daha niceleri. Karşı taraftakilere dair bir açıklama yok. Katli kendine hak görenlerin mağduriyeti dışında neye değiniyorlar? Erkeklerin dünyasında kadın hep suçluyken birlikte yürümezsek bu yol zor.

    Kalemine sağlık, ilhamın bol olsun!

  4. Ezgiciğim senin yorumların, bakış açın her zaman çok çok değerli benim için, biliyorsun.
    Herkes bir şekilde isyanını ediyorken bu sisteme ben de kendi çapımda, kendi yeteneğimle, kalemimle isyanın bir noktasından tutmaya, belki de en içerde sorunun dibine inmeye çalıştım. Yapabildiğim kadar artık. Herkes kendisini sanatıyla ya da yapabildiği başka bir şekilde ifade etse ve bu sorunlar böyle dile gelse ne güzel olur. Gerçi direkt cümleleri bile anlamayan güruh böyle şeyleri nasıl anlar onu da hiç bilemiyorum. Öykümü beğenmene çok sevindim. Keşke böyle meseleler sadece öykülerde olsa ve gerçekte asla böyle şeyler olmaz bunlar hep fantastik, desek ve gülsek. Bu da bir ütopya işte.
    Biz kız kardeşlerimizle ve hangi cinsten olursa olsun bizi destekleyen tüm ahlaklı insanlarla kol kola yürümeye devam edelim. Devran hep döndü, yine döner. Başka bir surette, başka bir halde ama inan aynı ruhta herkes yaşattığını yaşar ve hakkın yanında olanın ödülü hep vardır. Nice öykülerde buluşmak üzere canım arkadaşım! :slight_smile:

  5. Merhaba @merveriii,

    Hoş geldin tekrar.
    Bu tür, bir mesajı olan ama bunu edebi bir tonda anlatan öyküleri seviyorum. Ne kadar az didaktik o kadar daha etkileyici. Ayrıca kişisel tarihçe kadar gerçekçi durması da cabası.

    Tebrik ederim.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.

Yorum Yapanlar