Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Dönüş

Böyle olmaması gerekiyordu. Turistlerin arasına karışmış amaçsızca dolaşırken düşündüğü tek şey böyle olmaması gerektiğiydi. Beyni bu konuyla öylesine meşguldü ki, nerede olduğunun ne yaptığının farkında bile değildi. Kah tarihi bir kilisenin önünde, kah daracık bir sokakta yapayalnız, kah San Marco meydanında veya şehirdeki yüzlerce köprüden birinin üstünde.. Gözleri hep onu arıyordu aslında. Arada sırada ona benzeyen birini gördüğünde kalbi çarpıyor ve romantik bir filmin karelerinden biri canlanıyordu zihninde. İlkinde Hakan elinde bir demet çiçek, önünde diz çökmüş af diliyor, Banu kollarını birbirine kavuşturmuş önce biraz nazlanıyor, sonra sarılıp kucaklaşıyorlardı. Dakikalar geçip umudu yavaş yavaş tükenmeye başladığında sahneler giderek azalmaya başladı. Birkaç saat geçtikten sonra ise Hakan’ı görse boynuna atlayacağından ve nedenini bilmese dahi özür dileyeceğinden adı gibi emindi.

Bütün bu düşünceleri kafasından uzaklaştırmaya çalıştı. Kimi kandırıyordu ki? Adam onu bir kedi yavrusu gibi hiç bilmediği bir şehirde tek başına bırakıp çekip gitmişti.

Tatil güzel başlamıştı hâlbuki. Roma’da epey eğlenmişlerdi. Ufak tefek atışmaları, gerilimi anları olmuştu olmasına ama hep tatlıya bağlanmıştı sonu. Peki, Venedik’e gelince ne olmuştu? Şehrin dışında tren istasyonuna yakın bir otel bulmuşlardı çok pahalı olmayan. Şehre trenle gelmiş, otelde kahvaltı yapmadıklarından ayaküstü birer sandviç atıştırmış, gezmeye koyulmuşlardı. Ne olduğunu şimdi hatırlayamadığı havadan, sudan, saçma bir tartışmaya tutuşmuşlar ve Hakan alıp başını gitmişti. Arkasına bile bakmamıştı giderken. Aklı hayali almıyordu genç kadının. Bunu ona nasıl yapabilmişti?

İşlerden fırsat bulup beş günlük bir tatil fırsatı yakaladıklarında ne çok sevinmişti Banu. Hemen plan yapmaya başlamış ve Hakan’ı İtalya gezisi için ikna etmişti. Hep görmek, gezmek istediği bir ülkeydi. Öyle çok hayal kurmuştu ki bu geziyle ilgili! Özellikle Venedik’te diğer bütün âşıklar gibi yapılacak ne kadar romantik saçmalık varsa yapacaktı. İçi kıpır kıpırdı. Belki Hakan bu yoğun atmosferin etkisi altında kalıp evlenme bile teklif edebilirdi. Birkaç aydır ilişkileri o yöne doğru ilerliyordu. Neden olmasındı?

Yürümeye devam ederken gözleri gondol keyfi yapan sarmaş dolaş sevgililere takılınca nihayet kendini tutamadı. Olduğu yere çömeldi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Gelen geçen hiç kimse ona ne olduğunu sormadı, önünden sel gibi akıp gittiler.

Hava hafiften kararmaya, ayak sesleri çekilmeye başlamıştı kentte. Denizden gelen keskin kokulu rüzgâr yüzünü yaladığında kendine gelmeye başladı. Ne zamandan beri buradaydı? Saat kaçtı? Eli kolundaki saate doğru uzandığında orada olmadığını fark etti. Panikledi birden. Çantası, ya çantası neredeydi? Sağına soluna bakındı. Ne yazık ki çantası da sır olmuştu. Boylu boyunca oturduğu yerden üstünü başını silkeleyerek kalktı. Yapayalnız olmasına bir de pasaportsuz ve beş parasız olması eklenmişti. Hayal kırıklığı yerini korkuya bıraktı. Etrafını incelemeye nerede olduğunu kestirmeye çalıştı. Hiçbir fikri yoktu. Bütün gün öylesine dolaşmıştı aptal aptal. Peki, şimdi ne yapacaktı? Zihnini zorlarken midesinin yandığını fark etti. Sabahtan beri bir şey yiyip içmemişti. Açlık ve susuzluk başını döndürdü.

Yürümeye başladı. Şehrin tarihi dokusu üstüne çöktü birden. Sanki sağda solda gördüğü heykeller canlanacak, peşi sıra onu takip edeceklerdi. Roma’dan beri tarih onu öylesine etkilemişti ki, gerçek ve düş iç içe girmişti beyninde. Tabi açlığın etkisi de yadsınamazdı. Adımlarını arkasına bakarak hızlandırdı, kollarını birbirine kavuşturdu. Bir an önce tren istasyonuna gitmesi gerektiğini düşündü. Otele ulaşırsa gerisini bir şekilde hallederdi. En azından yardım isterdi. Önüne tek tük çıkan insanlara tren istasyonuna nasıl gideceğini sordu. Anladığı kadarıyla istasyon buradan epey uzaktaydı. Bu kadar uzaklaşmış olmasına şaşırdı doğrusu.

Hava artık iyice kararmıştı. Hala yürüyordu. Biraz soluklanmak için bir an durdu. Şehrin her yerinden gelen seslere kulak verdi. Derinden gelen müzik sesleri belli belirsiz kahkahalarla ayrı bir müziğe dönüştü kulaklarında. Bu küçük şehirde mutsuz olan bir tek kendisiydi anlaşılan. Derin bir iç geçirdi. O anda arkasından biri ona kuvvetlice sarıldı.

“Eleni, Eleni!”

İrkilerek, can havliyle kurtulmaya çalışırken bağırdı. Bağırmasıyla arkasındaki adamda şaşkınlıkla Yunanca bir şeyler söyledi. Herhalde özür diliyordu. Vücut dilinden anlaşılan oydu. Yalpalayarak oradan uzaklaşan adamın arkasından bakarken kalbi korkuyla çarpıyordu. Oysaki sarhoş adamın şapşal yüz ifadesi çok komikti. Başka zaman da başka bir yerde olsaydı bu durumla oldukça eğlenirdi.

Koşmaya başladı. Koşarken nereden geldikleri belli olmayan bir grup maskeli insan topluluğuna yakalandı. Kızlı erkekli gençlerdi bunlar. Tuhaf maskeleriyle üzerine doğru geliyorlardı. Onu böyle ürkmüş görünce kendilerine eğlence bulmanın neşesine kapıldılar. Banu hayatında hiç koşmadığı kadar koşuyordu artık. Peşine bir kaçı takılsa da içkinin de etkisiyle üç beş adımı geçemediler. Venedik her haliyle kâbus bir şehre bürünmüştü Banu için.

Neden sonra peşinde kimsenin olmadığını anlayınca yavaşladı. Hala kapanmamış olan bir büfeden yol tarifi aldıktan sonra beş dakikalık mesafede olan istasyona vardı. Tren istasyonunu gördüğünde derin bir nefes aldı, içini mutluluk kapladı. Mutlu olmak bu kadar basitti aslında!

Trenin gelmesine daha zaman vardı. İstasyonun kirli merdivenlerinden birine oturdu. Gökyüzüne baktı, yıldızları ayı gördü. Sevindi. Bu şehri hiç böyle hayal etmemişti. Hayat işte insanı böyle ters köşeye yatırıverirdi. Bütün gün yaşadığı tek şey hüzün olmuştu. Bakışlarını yere çevirdi. Bir alt basamakta bir şeye takıldı gözleri. Eğildi, eline aldı. İnce, uzun, ucunda budak yeri olan bir asaydı bu. Topkapı Sarayında Kutsal Emanetler kısmında gördüğü Hz. Musa’nın asasına benziyordu. Tek farkı budak yerinde yeşil bir yaprağın olmasıydı. İlginçti. Asayı birkaç kez havada salladı. “Ah,” dedi, “Keşke bütün bunları hiç yaşamamış olsaydım.” İç çekişi sessizlikte yankılandı. O kadar ümitsiz bir durumdaydı ki, bir an dileğinin gerçekleşeceği hissine kapıldı. Sonra bir kahkaha patlattı. Bütün bunları yaşamasının nedeni işte bu kadar salak olmasıydı. Salak ben. Kendi kendine söylendi. Elindeki dal parçasını bütün hırsını ondan çıkarırcasına fırlatıp attı. Ellerini başının arasına koydu, gözlerini kapattı.

Taksiden aceleyle iniyorlardı. Çarçabuk bavullarını aldılar bagajdan. Hakan önde koştururken, Banu ona ayak uydurmaya çalışıyordu. Kafasını çevirip bağırdı Hakan:

“Hadi Banu hızlı yürüsene, geç kalıyoruz!”

Lanet bir trafiğe takılmışlar, havaalanına ucu ucuna varmışlardı.

“Geliyorum işte!” Diye haykırdı bavulunu peşi sıra sürüklerken.

Hakan söylenerek ilerlemeye devam ederken, Banu olduğu yerde kalakaldı. Önce etrafına bakındı hayretle. Gözlerini kıstı, ne olduğunu anlamaya çalıştı. Öne doğru bir adım attı, sonra vazgeçti, ayağını eski yerine getirdi. Dudaklarından belli belirsiz bir gülümseme yayıldı. Gözleri Hakan’ı aradı. Çoktan uzaklaşmıştı. Gitmek ya da kalmak arasında bir seçim sunulmuştu şimdi ona. Ne yapacaktı? Gitmeli miydi, kalmalı mıydı? Gitse aynı şeyleri tekrar yaşar mıydı? Kalsa ne olacaktı?

Orada öylece durdu bir süre, düşündü, düşündü…

Dönüş” için 4 Yorum Var

  1. Merhaba. Bu güzel öykü için tebrikler. Bir ara kendimi Banu’nun yerine koyayım dedim fakat hemen vazgeçtim, çileli bir iş. Anlatım güzel, hissiyat kendisini hissettirmekte.

    Ayrıca söylemek istediğim bir şey daha var. Notos’un Haziran-Temmuz sayısında Günebakan adlı bir öykü yer almakta. Öykünün yazarı olarak sizin adınızın geçtiğini görünce şöyle dedim: Ben bu ismi bir yerlerden biliyorum, ama nereden. Sonra düşününce farkına vardım. Eğer ortada isim benzerliği gibi bir durum yoksa ve oradaki öykü size ait ise bir tebrik de bunun için. Güzel ve anlamlı bir öyküydü.

    1. Güzel yorumlarınız için teşekkürler. Evet, Günebakan benim öykümdür. Beğendiğinize sevindim.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *