Öykü

Dört Yüz

T

Kadın kocasının odasına girdiğinde onu yine çizim yaparken buldu.Saat tam 05.02’ydi ve kadın kocasının üç aydır kendini yalnız bırakmasından çok şikayetçiydi. Bununla birlikte bu, kırk yaşında bir kadının şikâyetiydi; olgun, kendine güvenli ve bağımsız. İnsan kırk yaşında kendisini hala genç hisseder çünkü. Ne kadar olgun da olsa, hayatın mücadelesine ne kadar dalmış da olsa, aynaya baktığında kendisini hala güzel ve özel hisseden bir kadının şikayetiydi bu. Adı neydi bu kadının peki? Bilmiyorum. Sadece izledim onları ve ikisi de kadının adını söylemedi.

“Faruk”

Faruk dalmıştı, duymadı. Tekrar etti kadın, “Faruk!”

Adam uyandı, “Efendim canım?”

“İyi misin hayatım?”

“İyiyim canım” bu sefer de adam dudaklarını uzattı kadına, bu kadın için ne ifade ediyordu? Kırk yaşında ve güzelce kalınlaşmış anaç bir güzelliği mi? Yoksa adamın baştan savma isteğini mi? Nereden bilebilirim, ben bir erkeğim sonuçta. Ama erkek açısından ikinci seçeneğin daha ağır bastığını hissedebiliyorum. Karısını sevmediği ya da beğenmediği için değil bu; “Canım” hala çok güzel, sesi çok hoş, vücut dili çok güçlüve bakışları çok anlamlı. “Canım” bir tür “çok”. Ama adamın da masasının üzerinde korkunç zor denklemlerle örülen korkunç iddialı bir çizim var. Bu artık bir iş değil, bir meydan okuma Faruk için. Mimarlar böyledir. Onları bir bilgisayar programının ara yüzünü programlayanlar gibi düşünebilirsiniz. Mimarlar kültürlerin hatta bazen insanlığın panoramasını çizerler. Faruk’un durumunda da kültür aşılmış insanlık aşamasına geçilmiş artık.

“Bu şehir eski diye bunu çiziyorsun, tıpkı Louvre gibi değil mi? Tabi biraz da -Ben de yapabilirim- var işin içinde ha?”

Faruk gülümsedi büro sandalyesini masadan uzaklaştırdı, bacaklarını cazip erkek moduna getirip açtı ve sağ bacağı ile vurarak “Canım”ı yanına çağırdı. “Canım” ise iki adım geri atarak kapıya omzunu dayadı. Kollarını kavuşturmuş, sorusuna cevap bekliyordu.

Faruk bozulmadı, “Sana dokunacak gücüm yok inan” dedi “Buna sevinir misin üzülür müsün, bilemiyorum da… Ama şu kadar var ki; evet ben bu oturuşun aynısını bu masanın başında da gösteriyorum. Bu benim için alt edilecek bir proje gerçekten de. Yine de…”

“Yine de?”

“Yine de bir miras bu, dünyanın en eski çağlarından, en eski uygarlıklarına kadar kullanılan bir mimari konseptin son örneğine verilen sessiz bir cevap. Burada iş karışıyor zaten. Bu cevabı ben veriyorum ve bunu yapabilirim diyorum ama aynı zamanda dünya mirasına da bu şehre de evrensel bir eser armağan ediyorum.”

“Neden Türk Dil Kurumu gibi konuşuyorsun?”

“Çünkü yirmi iki saattir çalışıyorum.”

“Hata yapmaktan korkmuyor musun?”

“Uykusuzum demedim, çalışıyorum dedim. Sözlük gibi konuşabildiğime göre hesap makinası gibi de hesaplayabiliyorumdur değil mi?”

“İstanbul’da bir müzede, Ankara’dabir parkta olsaydı belki söylediklerin gerçekleşirdi ama taşrada bir AVM’de?. Bilemiyorum. Yani bunu yapabildiğini göstermen ya da eski bir şehirde, o cam piramidin bir benzerini yaparak aynı mesajı vermen elbette değerli.”

“Kapitalizmin ucuz bir imitasyonu, bir kitsch?”

“Yani…”

“Bu dizaynın komik yönü ne bilir misin?”

“Megalomanyakça olması mı?”

Faruk kesik ve samimi bir kahkaha attı ve “Hayır” dedi “Eski insanların devasa ağırlıktaki yapının kendi ağırlığını kaldırabilmesi için bulduğu basit bir yol olması. Bu sadece teknik bir zorunluluğun eseri…””

“Canım”, hayretle ağzını açtı ve “Gerçekten mi?” diye sordu samimiyetle,ancak sorusunun devamını getiremeden sözü tekrar Faruk aldı.

“Gerçekten…”

“Canım” pes etmedi “Yani bir tür kendine tapınma değil.”

Faruk başını sağa eğip ağzını yaydı. “Yani… Biraz iç içe tabi. Kendine tapınma olduğu kadar Tanrı’ya da tapınma. Hem Tanrı’ya tapınma, hem kendini övme. “

“Ya da sadece kendine tapınma”

“Ya da sadece Tanrı’ya tapınma. Belki de bir tür kovan gibi, arı ne yaparsa yapsın sonuçta bir altıgen yapıyor. Biz de ne yaparsak yapalım büyük yapıyoruz.” Burada işaret parmağını gösterdi “Daha spesifik olarak o dönem yapılabilecek en yüksek şeyi yapıyoruz.”

“Senin gibi” dedi “Canım”

“Aynen öyle” diye cevapladı Faruk ve tekrar bacağına vurarak karısını sağ bacağına çağırdı.

“Canım” güldü, “Bolero’daki Arap Şeyhi gibi olursun” dedi.

“Ya da matador gibi…”

“Uykusu olduğu için uyuyan şeyhi tercih ederim o sadakatsiz ve “kendine tapan” –“Canım” burada iki eliyle kesme işareti yaptı- matador yerine… Ayrıca ben boğa değilim” diyen “Canım” odadan çıktı.

“İnek” dedi Faruk, sonra birkaç kez daha tekrarladı “İnek, inek, inek” kendi kendine gereksizce ve yalandan güldü sonra da sandalyesini yeniden çizim masasının önüne çekti.

F

Elodie Delacroix, Le Figaro “Bay Pei, dizaynınız Fransız halkının yüzde doksanı tarafından hoşnutsuzlukla karşılandı, hatta buna nefret de diyebiliriz. Bu konuda ne söyleyeceksiniz?”

“Bunu anlayamıyorum” dedi yaşlanan Pei. Bilge miydi? Bunu belki bu basın toplantısından anlayabiliriz. “Bunun nedenleri nedir, doğrusu ben size sormalıyım.”

Elodie bu soruyu bekliyor gibi cevap verdi, anlaşılan o da yüzde doksan içindeydi.

“Mesela, sizce bu şekil, bir Fransız hatta bir Avrupa dizaynı mıdır? Antik Mısır’ın ölüm sembolünün Louvre’ın ortasında ne işi var?”

“Bilemiyorum” dedi Pei ağzını büzerek. Kolormatik gözlüklerinin arkasından da olsa gözlerinin hoşnutsuzluğunusaklayamadığı anlaşılabiliyordu. Aslında sinirliydi. “Doğrusu evet, kültürel bir mimari var ancak mimari sadece bir bayrak gibi kültürleri belirlemez. Bazen evrensel bir kültür de alt kültürde kendine yer bulabilir, alt kültürde temsil edilebilir. Bu önermeniz böyle bakıldığında sorunlu. Mesela Moskova’nın ortasında soğan kubbelerin işi ne? Ama bu soğan kubbeler o şehrin hatta o kültürün birer simgesi olmuş durumdalar. Sizin için konuşalım; Gotik, romanesk ile aynı mıdır? Gal mimarisi bugünün mimarisi üzerinde ne kadar etki sahibidir? Şöyle söyleyebilirsiniz; Fransız Mimarisi, Rönesans ile kimliğini bulmuştur…” Pei, elini havaya kaldırdı bir iki kez avuç içini aşağı yukarı çevirdi ve devam etti “Ben Çinli bir Amerikalı’yım. Mimari eğitimimi Amerika’da aldım. Gençliğimi de Hong Kong’da geçirdiğim düşünüldüğünde yeni veya çoklu kültürlere alışık olduğum söylenebilir. Ancak sizler de şunu düşünmelisiniz; Haçlı Seferleri’nden coğrafi keşiflere kadar karşılaştığınız yeni dünyalardan hiçbir şey almadınız mı? Eğer öyle düşünüyorsanız o kültürlerle ilişkiniz sadece savaş veya meta transferi olabilir ki buna da ne deneceği bugün bizim konumuz değil. Bence Fransa başkalarından alabilecek kadar kendine güvenli bir toplumdur. Bir de şu var ki, bu dizayn hangi kültüre aittir? Dünyanın neredeyse her toplumu bu formu kullanmıştır. Göze hoş geldiği için küçük yapılarda, ağırlığı iyi dağıttığı için büyük yapılarda kullanılmıştır. Benim ülkemde de vardır, Meksika’da da, Endonezya’da da vardır, hatta Roma’da da vardır. Evrensel bir yapıdır. Ben daha önce iki kez Amerika’da kullandım ve bir tepkiyle karşılaşmadım.”

Bu sırada gözlüklü, hafif toplu, kazak giyen ve duayen bir muhabir olduğu her halinden belli bir adam kalktı ve kendini tanıtmadan soruya girdi. “İyi ama Sayın Pei. Bir teknoloji müzesi ya da Rock’n Roll şöhret makamı ile Fransa’nın yönetim merkezi ve belki de simgesi Louvre aynı şeyler değil ki… Sorun, şeklin kendisi değil, sorun, bunun kullanıldığı yer. Bu konuda ne düşündüğünüzü gerçekten bilmek isteriz.”

Pei, bu sefer de kafasınıkaşıdı.Sıkılmıştı ve bu soruların muhatabının kendisi olmadığını düşünüyordu. Konuşmayı bu noktaya taşımaya karar verdi. Ama önce soruyu cevaplamalıydı.

“Bakın, Louvre on dördüncü yüzyıla ait bir eser. Ancak aynı zamanda Fransa için ölümsüz de bir eser. Ve biz yirmi birinci yüzyıla merdiven dayamış durumdayız. Dolayısıyla yaptığımız şey gerekliliklerle görkemi birleştirmek. Bakın söylediğim gibi,bu form, ağırlığın taşınmasını mümkün kılar. Tabi bu yüzyılda artık mühendislik anlamında bu bir gereklilik değil. Fakat bir noktayı kaçırmayın. İlk defa bu dizaynı tasarlayanlar da sadece mühendislik hesaplarından dolayı bu dizaynı kullanmadılar. Bu bir görkemin hatta bir kibrin dışavurumuydu. Belki biraz da insan olmanın teşekkürüydü. Ama yine de kendini yücelten bir yolla… Biz de Louvre’ın yetersiz giriş sistemini, bu görkemi işleyen ve bütün insanlık tarihinde yeri olan bu dizaynla yapacağız. Amacımız Louvre’ı hem yirmi birinci yüzyıla hak ettiği görkemle taşımak, hem Fransız Turizmi’ne bir nefes vermek. Eğer daha çok mimari duymak isterseniz sizi sıkacak olsam da eklemem gerekir ki, dizaynım Louvre’ın kuleleriyle geometrik olarak uyumludur ve eh…Bir de camdan olması var tabi. Işıl ışıl bir cam… Yine de sayın basın mensupları bakın;bu –Pei burada durdu ve kendisini izleyenleri süzdü- bir dizayndı. Ben projemi sundum ve komite kabul etti. Öyle sanıyorum ki Başkan Sayın Mitterand da bu kararın arkasındaydı.”

Mimar mimarlığını yapmıştı, tıpkı eserinin ağırlığı sağlıklı dağıtması gibi Pei de kendi üzerindeki ağırlığı da Başkan Mitterand’ın üzerine yıkmıştı. Mitterand, bu proje sebebiyle megaloman bir zevksizlikle suçlanıyordu zira. Ve gazeteciler de bu oyuna geldi.

“Marcel Petit, Parisian Life.” Diye ciddi şekilde söze girdi gözlüklü ve genç adam “Bay Pei, bir sanatçı olarak siz peki, Sayın Mitterand’ın hiç başaramadığı ve başaramayacağı bir minimalleşmeye gitmeyi düşündünüz mü hiç? Daha görkemli bir yapı olmak yerine daha minimal bir yapıya kafa yorduğunuz oldu mu, proje ilk aklınıza gediğinde?”

“Sizce Louvre minimal bir yapı mı?” diye sordu Pei, samimiyetle gülerek. Sonra tekrarladı” Sizce Louvre minimal bir yapı mı?”

“Değil ama yine de bir kitsch de değil, siz Parisli olmadığınız için ne demek istediğimizi anlamamanız doğal, zaten Mitterand ile aynı düşünce dünyasında olan birinin Paris’in yerlisi olması da mümkün değil.”

“Marcel” diye başladı sözlerine Pei, Marcel’in “l” sini uzatarak ve adeta üzerinde asılı kalarak tıpkı bir Fransız gibi söyledi. “Marcel Petit… Soyadınızla müsemma bir hayat görüşünüz olabilir ve ben de şatafattan ziyade sadeliği tercih ederim. Bununla birlikte sanırım beni yeteri kadar Parisli olarak tanımlamamanız sadece Sayın Mitterand ile ayı düşünce yapısına sahip olmamız değil. Doğrusu siz benim gibi Amerikan vatandaşı bir Çinlinin Fransa’nın sembolüne müdahale etmemi kaldıramıyorsunuz. Alıngan olmayacağım, tek sebep bu değil ama buda bir sebep. Şu ana kadar söylediğiniz her şeyi sabırla ve daha ötesi saygıyla dinledim. Ancak Hong Kong’ta büyümüş ve Amerika’da yaşayan bir Çinli olarak yabancı olmanın ne olduğunu ve zorluklarını iyi bilirim ve bu… -Burada Pei yine kalabalığı süzdü- beni durdurmayacak. Dünya Fransız kültüründen çok şey öğrendi ve belki de Fransa’nın da dünyadan öğreneceği bazı şeyler vardır. Bence evrensel ve antik bir dizayn öğrenmeye başlamak için ideal bir nokta. Şimdi eğer başka bir sorunuz yoksa müsaadenizle…”

Pei, arkasından bağırarak ve birbirini itip kakarak soru sormaya çalışan gazetecileri kendi hallerine bırakıp salondan ayrıldığında, piramide desteğin daha sonra artacağını, hiçbir zaman desteğin çoğunluğa ulaşmayacağını ama nefretin bir anlayışa döneceğini biliyordu. Altmış beş yıllık dolu dolu bir yaşam bunu ona öğretmişti. Belki Pei gerçekten de bilge sayılırdı.

A

“Sence de bu biraz basit değil mi Syd?”

“Neden böyle söyledin?”

“Yani her büyük adamın, sarayın ya da sistemin simgesi bu mu olmak zorunda? Tamam, papeldeki değil bu onu anlıyorum, sanırım Güney Amerika versiyonu, öyle değil mi?”

Syd gözlüğünü düzeltti ve gülümser bir suratla çizdiği konsepte baktı.”1982’ye yirmi birinci yüzyılı getiriyoruz Bob” dedi.

Robert “Bob” Kerr de gülümseyerek cevapladı onu “Beş bin yıllık bir dizaynla mı yapıyorsunuz bunu?”

“Hayır” dedi Syd “Yetmiş yıllık bir dizaynla. Otomatize şehrin mucitlerinden ve İtalyan fütürizminin kurucu babalarından birinin çizimini yorumladım ben. O, bu dizaynı geleceğe dair kurgulamıştı. Ben de öyle düşünüyorum.”

Robert, Syd’in dizaynına bir kez daha baktı ve “İtalyanlar aşktan, hamurdan ve giyinmekten anlar Syd” dedi “Cyber Punk’ın başat bir eserine ilham verecek teknolojik altyapı ve ekonomik karmaşıklık onların harcı değildir. Yine de… Evet bu maketi senin için yaparım.”

“Zaten yapacaksın. Ben Prodüksiyon Şefi’yim.” Syd gülümsüyor ama ciddi mi olduğu, şaka mı yaptığı anlaşılmıyordu.

“Gerçekten Bıçak Sırtı bir durum,” dedi Robert bunun üzerine, “Hadi Harrison’u çağıralım o bu işi halleder.”

Syd bu sefer gülümsemiyordu çünkü gülmeye terfi etmişti. “Biliyor musun?” diye başladı retorik sorusuna “Harrison bu filmde oynamaktan son derece pişman. Ve Sean, bu film yerine müzikal bir komedide oynamak istediğini açıkladı basına”

“Doğrusu bu ya, ben de ne yaptığımızı pek bilmiyorum.  Ama Harrison bu film yerine Star Wars’ı tercih ediyorsa ona bir şey diyemem.”

“O büyük bir proje” derken Syd ciddileşmişti “Bizim işimiz açısından bir başyapıt”

“Meeh. Zanaat belki ama kesinlikle sanat değil.”

“Ya müzikal komedi? O sanat mı?”

Bu sefer her ikisi de güldüler. Sean’a, genç diyorlardı ve güzel olması dışında ondan pek hoşlandıkları söylenemezdi. İkisi birlikteyken kadını arkasından çekiştirmek onları biraz soğutuyor ve bu onlara daha tehlikesiz geliyordu. Sonuçta filmin kadın başrolü ile takışmak pek akıllıca bir hareket değildi.

Bir ara bir sessizlik oldu Syd yerinden kalktı ve eliyle maketin ne kadar yüksek olacağını Robert’e gösterirken “ Sadece” dedi “Sadece Rutger anlıyor ne olup bittiğini. Hollandalı bir adam anlıyor burada ne olup bittiğini düşünebiliyor musun?”

Robert “Uçan Hollandalı” diye protesto etti gülerek. Ne zaman ki Syd’in ciddi olduğunu anladı,o zaman hak verdi arkadaşına. “Bir şey yapacak, bir şey içinde olgunlaşıyor” dedi.

Syd sadece kafasını sallarken Rutger’in “Tears in Rain” repliğini doğaçlama söyleyeceğini henüz bilmiyordu, ama anlamıştı; Rutger’in zamanda gerçekten yolculuk ettiğini ve gördüklerinden şoke olduğunu.

“Peki ya Ridley,” diye devam etti Robert ”o ne düşünüyor?”

“İşte bu gizem ve komplikelik” derken Syd heyecanlıydı. “Reklam yönetmeni, Alien’ı yaptığında yapılan derin yorumlara ne karşılık verdi hatırlıyor musun?”

“Hayır.”

“Şöyle dedi; sadece sizi korkutmak istemiştim”

“Yani?”

“Yanisi bu bir poz, bir maske. Gösteriş istiyor, ses getirmek istiyor, cool takılıyor, efsane olmak istiyor çünkü göründüğünden çok daha vizyoner ve derin. Aslında sanat yapmak istiyor. Piramit dizaynına onay veriyor çünkü piramidin görkemini gördüğü kadar içindeki anlamı da görebiliyor. Ama sorsan sadece üçgenleri severim der seksi bir tavırla”

“Peki gerçekten neymiş içindeki anlam?”

Syd, Robert’ı eliyle yanına çağırdı “Gel Bob” sonra da ona bazı çizimler gösterdi. Genelde kolektif bir gelecek şehrine dair çizimler içinde bir tanesi Syd’in dizaynına çok benziyordu. Belki biraz Güney Amerika damgası taşıyordu ancak daha çok bir monoblok bir güç simgesi, gizemli bir gelecek habercisi gibiydi çizim.

“Antonio Sant’Elia” dedi Syd “İtalyan fütürizminin kurucu babalarından. Gerçek bir sanatçı. Ancak onu bir kuzu olarak görme vizyoner bir sanatçı olduğu kadar siyasi bir aktivistti. O kadar ki 1916’da birinci dünya savaşında öldü.”

“Ne işi varmış savaşta?”

“O bir milliyetçi ve maskülen hareket mensubuydu. Ve bir savaşta her ikisi de çok baskın duygulardır.”

“Dedi, filmlere konsept çizen adam.”

“Birçok savaş filminde de çalıştım” diye karşılık verdi Syd.

“Ve efsanevi Tron’da…”

“Aslında Blade Runner projesi de bir açıdan Tron’a benziyor biliyor musun?”

“Çok uzaktan belki, o da senin için Syd.”

“Neyse şu maketi yap da çalışmak için hevesimiz artsın” diye bitirdi Syd, yapacakları işin geleceğe olacak etkisini bilmeden…

İ

Üç adam bir kafede oturuyorlardı. Son derece neşeli ve gururluydular. İsimleri Umberto, Antonio ve Tomasso’ydu. Umberto ve Antonio yakın yaşlardaydılar ve sürekli birbirleri ile konuşuyorlardı. Onlardan biraz daha büyük olan Tomasso ise gururla onları dinliyordu. Konuşulanlar, bu sabah yayınladığı manifesto ile ilgiliydi çünkü.

Tomasso, sessizdi ancak bakışlarındaki güç etkileyiciydi. Çok yakışıklı sayılmazdı ancak maskülenlik taşıyordu bakışlarından. Ve o gözler, kafeye giren bir adamı görünce gülmeye başladı. Bağırdı Tomasso;

“Benito, hey Benito!”

Benito, yani kesin hareketleri olan dudakları aşağıya kıvrılmış genç adam onu gördü ve yanına seğirtti. Ne zaman ki masaya iyice yaklaştı, o zaman gülümsedi ve kendisini karşılamak için ayağa kalkan Tomasso’ya sarıldı. O an, Umberto ve Antonio’nun da onu fark ettiği andı.

Seslice birbirlerini selamladılar ve gülümseyerek öpüştüler. Hareketlerinde erkek olmakla ilgili bir gurur bir gösteriş vardı. Kendilerini şanslı sayıyorlardı. Benito oturduğunda Tomasso sözü açtı.

“Okudun mu?”

“Okudum ve her satırının altına imzamı atarım Tomasso. Özellikle Laissez Faire ile ilgili kısımlarına. Bu düşünce İtalyan literatürünü tamamen yok ediyor. Çok daha kolektif, çok daha büyük ideallere dayanan bir sanat üzerinde birleşmeliyiz.”

“Sadece sanat değil; ekonomi, sanayi ve teknolojide de bu özellikleri temel alan bir toplum oluşturmalıyız”

Umberto, sözü kendisinden aldığı Antonio’a dönerek konuştuğunda, hem manifestoya hem de ülkesinin ideallerine dayanıyordu. “Antonio, Benito” dedi “bütün bunlarda İtalyan kimliğini önde tutmak elbette çok önemli, ancak söz konusu olan, daha büyük bir ideal midir bu diye düşünmeden edemiyor insan. Mesela tarihi ele alalım. Tarih, İtalyanlarca yok sayılıp, hıza dayalı, agresifliğe dayalı, bağları olmayan ve sürekli koşan bir kültür mü hedeflenmeli? Yoksa İtalyanlarinsanoğlu olarak başardıklarından duydukları gurura, Roma’nın ihtişamından edindikleri gururu mu karıştırmalılar?”

Manifestonun yazarı Tomasso burada söze girme gereği hissetti. “Hareketimizi eşsiz kılan da işte bu Umberto” dedi “Ottocento bitti, şimdi Novecento’dayız. Hatta bu yeni yüzyılın ilk on yılını devirdik neredeyse. Ancak insanlar hala aynı, hep aynı. Biz insanları uyandıracağız. Fark şu ki; İtalya’daki insanları uyandıracağız. Biz Novecento insanını İtalya’da yaratacağız. Bir kere bunu başardık mı, Habsburg işgalleri bizim için bir konu bile teşkil etmeyecek. Yani demek istiyorum ki, bu basit bir milliyetçilik değil Umberto.”

Benito, ciddi bir suratla başını salladığında söyleyeceklerinin de önemli olacağını hissettiriyordu; “Ben” dedi üstüne basa basa ve çenesini kaldırarak “Sosyalistim. Ancak İtalyanım ve erkeğim de. Üstelik yeni yüzyılın adamıyım. Bu yüzden sınırlandırmalar beni bağlamıyor. Aklımda bir hayalet dolaşıyor, kolektif bir toplumun hayaleti, birbiri için yaşayan, birbiri için çalışan… Ancak kimliğini inkâr etmeyen, bir insan olarak ve bir İtalyan olarak başardıklarını unutmayan. Bir erkek olarak kadınını seven, onu koruyan ve ona bakan.Ama ailesinin, toplumunun hatta dünyanın hakimi olan… Geleceğin adamıyım ben;ahlak, etik ve kurallarla sınırlanmayan. İstediğini alan…”

Umberto bunun üzerine Benito’ya dosyasından bir eskiz uzattı. Benito, gururlu bir ifade ile eskizi incelerken de anlatmaya başladı “LaCitta Che Sale” dedi zamanın ötesinden bir güçle ve kendi dilinde “İnsanlar, atlar ve araç gereçlerle yükselen bir şehir. Modern bir şehri inşa eden modern adamlar. Hem her biri bir abide…Hem de her biri birbiri için…”

Benito beğeniyle kafasını sallarken de Tomasso’ya dönüp “Bak,” dedi, “anlattıklarından sonra hareketimizi iyice anladım.” Ve bir eskiz kalemi ile çizmeye başladı. “İlk heykelimi yapacağım Tomasso. Anlattıklarına üç boyut ile can vereceğim.” Çizdiği şey şapkası olan kaslı ve kolsuz bir adamın devamlı devinimiydi. Adam, sağ bacağını öne atmış ve her zerresinden hareket ve hız çıkıyor, adeta her an parçalanıp birleşerek hem yayılıyor hem toplanıyordu. Eskiz bittiğinde, Umberto gözlerini Tomasso’ya çevirerek kağıda bakmadan adını yazdı eserinin; formeunichedellacontinuitanellospazio… Ve konuştu “İşte bu” dedi “senin hem yerel hem evrensel erkeği anlatan manifeston. Devinim, hız ve güç. Hem artı hem eksi, hem bütün hem parçalara ayrılmış,hem kendisi için var hem toplum için.”

Antoniogülümseyerek lafa karıştığında, herkes Umberto’nun söylediklerinin etkisindeydi. Özellikle onun bu ikieserinin isimlerine takılmışlardı. Sanki konuştukları dil sadece bu iki isimde tam olarak yerini bulmuş gibiydi. Kendilerini yabancılaşmış hissettiler bir an.Sanki bilmedikleri bir dili konuşuyorlarmış da bu iki eser ismi ile tanıdık birşeyler görüp bunu fark etmişler gibi… Ancak Antonio’nun çantasından çıkardıkları onları tekrar bulundukları ortama döndürdü. Antonio’nun resimleri daha doğrusu eskizleri; yaşayan, düzenli, kovan mantığında ve güçlü simgelerin büyüleyici daha doğrusu hipnotize edici temsilleriydi.Elden ele dolaşan eskizlerden birini elinde tutan Benito sordu; “Bu, Mısır’dan mı, yoksa Azteklerden mi esinlenmiş?”

“Bu görkemden esinlenmiş” diye cevapladı Antonio. “Diğer eskizler toplumun bağımsız bireylerinin kuralsız kolektivizmini gösteriyor. Bu ise o sistemin belkemiği, sembolü ve korkusu. Bu şekil binlerce yıldır toplumlar üzerinde aynı etkiyi yapıyor. Bu kaos görünümlü düzenin ağırlık noktası o. Safi güç. Ancak ezen değil, uyaran… Mensuplarına güç veren bir güç bu. Hem korkutucu hem gurur verici, hem karşısında durulmaz hem de ondan gurur duyulan bir güç.”

Benito eskizi tekrar Antonio’ya uzatırken; “Bütün bunlar bana güç verdi kardeşlerim” dedi çenesini kaldırarak.“Erkekçe bir güç. Burada konuşulanlara ulaşacağız ve bunları geçeceğiz. Tomasso’nun önümüzde açtığı yoldan ilerleyeceğiz, hem de o kadar ilerleyeceğiz ki artık saymak, hatırlamak ve anmak bile zor olacak başardıklarımızı. İnsanlık da ya bizi takip edecek ya da boyun eğecek. Büyük İtalya, büyük dünya ve büyük insanlık belirleyecek geleceği. Ancak önce şu Habsburgların burnuna vurmalıyız. Ben de bu gece Trento’ya gideceğim. Dilimin konuşulduğu ancak Habsburg’ların yönettiği o şehirde Sosyalist Parti’nin sekreterliğini yapacağım. Onlara bir an için bile olsa, ne ile karşı karşıya olduklarını göstereceğim.”

Kadehini ilk kaldıran Umberto oldu “Yeni İtalya’nın ilk temsilcisine…İtalya’nın, insanlar ve atlar üzerinde yükselişine…” sonra Antonio eşlik etti ona “İtalya’ya ve lanet Avusturya-Macaristan’ın yıkılmasına…” Benito, kadehini, mağrur bir eda ve biraz önceki nutkunun etkisiyle bir Sezar gibi konuşmadan kaldırırken, Tomasso birden içinden karanlık bir dalganın geçtiğini hissetti. Antonio’ya takıldı gözü önce; Avusturya-Macaristan’ı onun ağzından duyduğunda içi burkuldu. Bu düşünceden kurtulmak için gözlerini Umberto’ya çevirdiğinde daha büyük bir karanlık kapladı içini; bir at görür gibi oldu belli belirsiz, hırçın ve öfkeli, üzgün ve pişman bir at. Benito’ya baktığında içinin yandığını hissetti ve kısacık bir an sadece kısacık bir an bir düşünce kapladı benliğini “Biz ne yaptık?” diye düşündü “Doğasını terk eden bir insan artık insan mıdır? Doğallığını kaybeden bir nesne yaşamını sürdürebilir mi? Hatta bu nesne doğasına bir tehdit değil midir? Hem insanın yenisi ve eskisi nedir? Her ikisi de insan mıdır? Veya değilse doğada yeri olmayan bu yeni yaratık başka ne gibi bir felakete yol açacaktır? ”Bu düşünceler böyle organize ve anlamlı şekilde geçmedi aklından. Zaten böyle geçseydi oradan kaçıp giderdi. Ancak karmakarışık bir mum ışığı gibi ve rahatsızca hissetti bunları. İşte bu mum ışığı da kendisine denk üç güçlü adamın onu davet etmesi ile aklından çıktı. Kadehini kaldırdı ve bağırdı. ”Yeni adama, Yeni İtalya’ya, yeni Dünya’ya ve yeni insana…” Son söylediği şey içini yaktığı içinde gözlerini yumdu ve kendinden kaçarcasına içkisini başına dikti.

Murat Barış Sarı

Selam, ben Murat Barış Sarı. Evli ve bir çocuk sahibiyim. Sade bir kalemim olduğunu sanıyorum. Genel olarak bilinç akışı anlatımını ve bilimkurgu fantastik edebiyat alanında cyberpunk alt türünü seviyorum. Diyaloglarım fena değildir, tasvirlerim fena. Farklı tarzlarda bir antoloji oluşturmaya çalışıyorum. Daha eskilerden; kısa filmlerim ve iki arkadaşımla yürüttüğümüz bir internet sitemiz de vardı. Tarihten de ayrıca hoşlandığımı belirtmeliyim, birinci şahıs anlatıcıyı daha çok sevdiğimi de… Kendimi şöyle tanımlıyorum: “Jack of all trades, master of none!..”

Dört Yüz” için 14 Yorum Var

  1. Merhaba Müge,

    Sana çok mahcubum aslında. Ancak gerçekten öyküyü, ertesi günü çalıştığım ve seçkinin son gönderim tarihinden sonraki bir gecenin sabaha karşı 05.30’unda gönderdim. O derece uzak kalmak durumundaydım seçkiye geçen ay. Bu arada seçkiye de teşekkür ediyorum ki gecikmeye rağmen öyküyü yayınladılar.

    Eleştirilerine gelince; sanırım temadan kaynaklandı. Piramit dizaynı kolossal bir dizayndı. Yazdığım gibi ilahi ya da hümanist veya her ikisi de ancak sonuç olarak her şeyiyle bir görkem ve güç figürü… Bende de piramit bazında büyük bir ideali anlatma şeklinde tezahür etti bu figür. Elimden geldiğince çok konuya değinmeye çalıştım. İlk öykümde bir ilişkiye, sonra politika ve kimliğe, oradan sanata ve zanaata en sonunda da ideallere -her ne kadar distopik sonuçları olsa da…- Yani açıkçası öykünün en güvendiğim kısmı Antonio San’t Elia ve Umberto Boccioli’nin italyanca söyledikleri eserlerinin isimleri idi. Böylece türkçe anlatılan bir öyküde italyanca konuşurken yaşadıkları yabancılaşma dolayısıyla bir kurgunun parçası olduklarına dair bir kabus hissettirecektim. Ancak… Son dört beş aydır benim word programımla sitenin sistemi arasındaki bir uyumsuzluktan sanıyorum bir kelime birleştirme/ayırma sorunu yaşıyorum. Sonuçta kimse sanırım “formeunichedellacontinuitanellospazio” nin ne olduğunu anlamadığı için olay etkisini kaybetti :confused:

    Ve beni yazmayı bilmiyor durumuna düşüren bu hata, çok canımı sıkmaya başladı…

    T-F-A-İ’nin öyküsü aslında biraz kara mizah. Ben piramitten de bahsetmeyecektim; dizayn, form vs. ile bir anma yapacaktım sadece. O zaman bu T-F-A-İ de belki bir bulmaca olacaktı -kolay bir bulmaca- ama uyanıklığımın yirmi ikinci saatinde ancak bu kadar toplandı :slight_smile:

    Beni tekrar okuduğuna sevindiğine çok sevindim. Bu vesileyle de iki konuya değinmek istiyorum ki birine zaten değindim. Yoğunluk dolayısıyla sadece yazarak değil okuyarak ve yorumlayarak da seçkiye fayda sağlayamamak beni de burdu. Ama buradan hareketle ikinci konu daha ilginç ve seçki için iyiyse de sanki benim için biraz hüzünlü; seçkide jenerasyon değişiyor. İsimler değişiyor ve çoğalıyor ve bu yeni arkadaşlar kendi networklerini kuruyorlar. Ben de 2017 Aralık’ında ilk yazdığımda var olan bazı isimleri daha sonra artık göremez olmuştum. Bu bir noktadan sonra sanırım benim de başıma gelecek. Hem doğal olan bu olduğu için hem de sosyalleşme konusunda artık eski imkan/zaman sahip olmadığım için.

    Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle… -umarım-

  2. Merhaba @MuratBarisSari :slight_smile:
    Seni gördüğüme ve okuyabildiğime pek sevindim.
    Öykü yorumuna geçmeden önce, Müge’ye verdiğin cevaba istinaden bir şeyler yazacağım. Birkaç aydır kendime zaman yaratmakta oldukça zorlanıyorum. Kitap okuma oranım bile önemli ölçüde azalmışken, yazabilmek için neredeyse değişik formlar yaratıyor ve uyumuyorum.
    Jenerasyon değişiyor evet. Biz geldiğimizde buralarda olan sağlam kalemler artık az az yazıyor. Değişim iyidir. Ama bence hepimizin Seçki yolculuğu seyrelse de devam etmeli.
    Öyküne gelecek olursak, ilk bölümü çok sevdim. Kadının isimsizliğini, anlatma tarzını, erkeği betimlemelerini ve mimari proje olarak temaya yaklaşımını gayet iyi buldum.
    Sonrasında farklı bir dünyaya taşındım. Aslında hafif bir afalladım. Sanki geçiş sertti. Ama öykün genel anlamda iyiydi.
    Ara ver ama bırakma. Buralarda hep beraber olmak şahane.
    Sevgilerimle :slight_smile:

  3. Ya seni de Gaye’yi de zamansızlıktan yazamayanları da çok iyi anlıyorum. Mahçup olacak hiç bir şey yok. Ben sizler kadar eski değilim ama benim bile nerdeyse 1 yıl olmuş buralarda olalı. Değişim rüzgarlarını ben bile bu seçkide hissettim ve ne yalan söyleyim içimden “belki kenara çekilme zamanıdır” diye bile geçirdim. Ama burayı seviyorum. Bu yüzden de zamanım ve koşullarım ele verdiği sürece, her ne kadar yazdıklarım genç kuşak tarafından, sıkıcı-anlamsız- hitap etmeyen sınıfında sayılma riskiyle karşı karşıya olsa da, yazmaya ben anti olmaya devam edeceğim gibi gözüküyor :slightly_smiling_face: Hal böyle olunca da buralara ilk düştüğümde karşılaştığım kalemleri ister istemez arar oluyorum :slight_smile:
    Yani kıssadan hisse önümüzdeki seçkilerde yoklama listesi almak en doğru karar :))

    Bu arada hem yazmayı bilmiyorsun hem de sistemi suçluyorsun, işte tipik halk! :)) Şakam şaka. Senin yazamadığını hiç düşünmedim ama dediğim gibi kafan kağıda geçmiş gerçekten. Piramitten bahsetmeden yapı oluşturma fikrini çok tuttum. Sen bunu yapabilecek yetenektesin.
    Önümüzdeki seçkilerde görüşmek dileğiyle- umarım :crossed_fingers:

  4. @MuratBarisSari Selam,

    Çok beğendim ben bu öyküyü. Bilgi yüklü, çok başarılı diyaloglar yazmışsın. Özellikle Blade Runner’ın prodüksiyon kısımlarına ba-yıl-dım. Tebrik ederim. Çok güzel sorgular, güzel hesaplaşmalar, derin bakışlar… Yoğunluktan bahsetmiştin bana. Ben bir insanın zihnini ve vücudunu en çok zorladığı zamanlarda çok başarılı işler yaptığına inanıyorum. Yani dar zamanda, yoğun baskı altında çıkıyor çoğu zaman en güzel işler. Hem kendimden hem bütün dünya yazarlarından biliyorum bu durumu. Buna bir örnek olarak benim çok hoşuma giden bir öyküyle tescilliyorsun bunu. Bravo. :clap::clap::clap: Yani bir de diyaloglara bakıyorum; Türkçe yazılmış ama İngilizcesi de mantıklı, sırıtmıyor. İki dilde de eğreti durmayacak cümleler seçmişsin. Çok güzel. Yalnız bir yerde kırılmış bu:

    Hani bu yabancı konuşmaya Türkçe bir nüans katarak güzel bir şaka yapmışsın. Ama orada yeri var mıydı? Bence kendine hakim olamadın, kesmedin orayı. :sweat_smile: Ben olsam ben de kesmezdim.

    Sonuçta tebrik ederim. Senin öykülerin arasından TOP 3’ü zorlar bu bence. :+1: Umarım görüşürüz. İyi çalışmalar.

  5. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @MuratBarisSari
    Donanımlı ve araştırmacı biri olduğun yazdığın öyküde kendini o kadar belli etmiş ki ellerine sağlık demekten başka bir şey yazmak lafı dolandırmaktan başka bir işe yaramaz sanırım.

    Öykün biraz dar zamanda yazılmış olmanın getirdikleriyle ayaklarını yere tam sağlam basmamış gibi görünse de üzerinden çok az daha geçecek bir zamana sahip olmakla kolaylıkla çözülebilecek durumda. Bu haliyle bile okurken yarattığın dört yüzle yüz yüze gelince o ortamlara göre şekil alıyor insan. Lafı çok dolandırdım ama bu yazmanın doğasında var sanırım :slight_smile:

    İyi ki katılım sağlamışsın böyle özgün bir öyküyle.

    Sevgiler. Tekrar görüşmek dileğiyle…