Öykü

Fikir

Şehir o zamanların en güçlü imparatorluklarından birinin başkentiydi. Sarayında padişah oturur, milyonlarca insan onun hükmünde yaşar ve ölürlerdi. Şehrin limanlarına yüzlerce gemi yanaşır, her yönden gelen kervanlar yüklerini bırakır, çarşılarında ise esnaf bağırtılarla bulmak istediğiniz her türlü ürünü satardı. Neredeyse her milletten ve dinden gelen sayıları yüzbinleri bulan şehrin ahalisi ise gündüz telaşla işlerine koşturur, gece ahşap evlerine döner ve bahçeleri hariç dış dünyayla fazla ilgilenmezlerdi. O zamanlar şehir ve imparatorluk halen olabildiğince görkemliydi fakat ahalinin bazısında bir şeylerin ters gittiğine dair bir his vardı.

O gün İstanbul’a yağmur yağıyordu, iki katlı binaların arasında kalan arnavut kaldırımlı dar sokaklarda geceyi aydınlatan sadece yıldızlar ve ay ışığıydı, evlerde ışık gözükmüyordu. Müslüman ahali gece başlamadan evine kapanır ve oldukça erken uyurdu, tabii bazı istisnalar vardı. Zaman bu aralar özellikle dikkatli olmayı gerektiriyordu, buna rağmen şehrin sokaklarında karanlığa sığınıp yol alanlara rastlayabilirdiniz.

O akşam Ahmet çelebi şehrin sokaklarını ağır ağır arşınlıyordu, yağmuru her zaman çok sevmişti yavaşlığı bu yüzdendi. Onun diğer geceye kalanların aksine telaş etmeye gerek duymamasının bir diğer nedeni karşısına çıkan olursa diye hazır iki piştovu ve belindeki yatağanıyla hazır beklemesindendi. Sokağın sona erip mezarlığın başlamasıyla gideceği yer gözükmüştü, mezarlığın uzak bir köşesinde ağaçların ardında kalan beş adam boyunda dikdörtgen bir duvar. Bu duvara sırrını bilmeyip yaklaşmaya cesaret eden olursa etrafını döner durur kapısı olmayışına hayret ederdi,tabi ki bu hikayesini başkalarına anlatma fırsatını bulamadan kayboluverirdi. Sıradan ahali ise duvarın hikmetine inanmış görüş mesafesinden fazla ilişmez olmuştu. O sırra vakıflardandı, duvarın güneye bakan köşesinden duvar dibince on iki adım saydı ve toprağı tekmeledi, duyduğu sesten memnun olmuştu. Duvarın dibinde üstü çim kaplı tahta kapağı kaldırıp karşısına çıkan merdivenlerden inmeye başladı. Merdivenin sonuna geldiğinde göz gözü görmez bir karanlık vardı,tam yirmi beş basamak inmişti, dönüp karanlığa yirmi beş atmaca diye seslendiğinde bir kapı açılıp gözüne ışık yansıdı kapıda durup gözü hariç siyahlara ve zırhlara bürünmüş bir eli belindeki hançerde olan bir adam ona buyur işreti yaptı. Adamın gösterdiği yönde bir tünel uzanıyordu ona sunulan meşaleyi alıp ilerlemeye başladı. Tünelin sonuna gelip yukarıdaki kapağı kaldırdığında karşısına çıkan üç katlı metruk görünümlü bir binaydı, gerisinde ise duvarın dibinde oldukça geniş beş adam derinliğinde bir hendek ve üstünde eğriltilmiş tahta kazıklar vardı.

Bunca gizlilik ve koruma nedeni burasının İstanbul’ un alim, sanatçı ve üst düzeydekilerinin buluşma yeri olmasındandı. Son padişah düzeni sağlamış ama bir araya gelen gruplardan şüphelenir olmuştu. Kahvehaneler ve meyhaneler kapanmıştı, içki, tütün, kahve yasaktı. Birlikte göründükleri anda komplo aranacak olması olasılığı bir yana burada içki, tütün ve kahve bolca bulunur, bolca da tüketilirdi. Burası bir komplo yuvası değil fikir ve bilgi sığınağıydı.

Köşke girdiğinde çevresindeki seslere ve hizmetkarlara aldırmadan ikinci kata çıkıp son odanın kapısına vardı. Kapıyı açtığında karşısında ayağa kalkmış her zamanki çocuksu yüzüyle ona sırıtan dostu evliyayla kucaklaştı. Enderun’dan arkadaşıydı sık sık seyahate çıkar bazen senelerce ortalıklarda görünmezdi. Bu sefer onu dört seneyi aşkın görmemiş birden çocuğun teki ile şifreli bir kağıt göndertip buluşalım haberini iletmişti.

Odadaki koltuğa oturup “Anlat bakalım evliya nerelerdesin dört senedir? Seni öldü sanar olduk hepten, ne bir ses, ne bir haber,” deyiverdi.

Arkadaşı dalgınca “Biraz soluklanalım bakalım öyle konuşuruz,” dedi.

Biraz sonra kapıda peçeli bir adam beliriverdi.O bir testi şarap, arkadaşı kahve, cezve, köz ve nargile istedi. Peçeli adam tek kelime etmeden istediklerini çok kısa sürede getirip kapıyı kapatıp gitti. Peçeliler dilsiz olurlardı kim olduklarını da kimse bilmezdi, bu gizliliğin şartlarından biriydi.

Eski günleri anarken bol keyifli bir sohbet ediyor bolca gülüyorlardı. Evliya bol bol nargilesini fokurdatıyor o da şarabını yudumluyordu. Kafası hafif döner gibi olduğunda. “Artık anlat evliya şu sırrını neredesin bunca zamandır? Neylemektesin?” dedi.

Arkadaşı birden ciddileşip anlatmaya başladı. “Dört sene önce her zamanki gibi yollara düştüm. Ağrı dağı civarlarında kervanlara eşlik ederken kulağıma bir hikaye çalındı, söylentiye göre köyün birini Allah lanetlemiş üstüne gökten ateş yağdırmıştı, o zamandır köye kimse gitmez, ahalisiyle konuşulmaz olmuştu. Merakımı celb ettiğinden bu köyü ziyaret etmeye karar verdim. Köyü bulmak için yolu sorduklarım yönünü söyler ama bana gitmekten sakın, başına bir iş gelmeye, derlerdi. Köy ilk görünüşte sıradan bir köyden farksızdı, her şey sıradandı. Köyde ilerlemeye başladıkça selam vermeme kalmadan atımla beni gören herkes kaçmaya başlamış, köyde kapısını kilitlemeyen tek kişi kalmamıştı. Koca köyde yalnız başıma konuşacak birini arayıp durdum, en sonunda artık giderken koyunlarını bırakıp gidememiş bir çoban çocukla karşılaşıverdim. Çocuk ürkek bir ifadeyle bir bana bakıyor, elindeki değneği tutuşundan temkinli olduğunu anlıyordum. Konuşmaya ikna edebilmek için güler yüzle birlikte, yanımda taşıdığım bir okka pastırmayla bir gümüş sikke armağan ettiğimde sevinçten zıplayarak köyün hikayesini bana anlatmaya başlayıverdi. Geçen kış köyün üzerinde gece vaktini gündüz yapan bir şey belirmiş, köyün ilerisindeki bataklığa doğru düştüğünde öyle bir ses duyulmuş, öyle bir alev belirmiş ki köylüler o vakit kıyametin geldiğini zannetmiş. Köylüler ilk başta kıyametin geldiğinden eminlermiş fakat sonrasında sadece onların köyünün başına geldiğini öğrendiklerinde lanetlendiklerini düşünmeye başlamışlar. Köyün bütün ahalisi böylece günahlarından affedilebilmek için sabah akşam ibadet edip kimseyle konuşmamaya başlamışlar, doğrusu bu köy ahalisiyle de kimse konuşmaya pek hevesli değilmiş. Çocuğa beni bu şeyin düştüğü yere götürmesi için zar zor ikna ettim, gittiğimde gördüğüm dev bir çukur ve çevresindeki kaya parçalarıydı, bunların bir kısmını toplayıp köyden öyle ayrıldım. Parçaları incelettiğimde bana söyledikleri bunların basit demir parçaları olduklarıydı.

Ahmet çelebi şarap kadehini ağzına dikip, “Bilirsin senle ben ilim öğrendik, cahil köylüler bilmez ama cennetten yeryüzüne zaman zaman taş düştüğünü biz duymuşuzdur. Arkadaşı başını salladı ve konuşmasını sürdürdü.” Bu düşen şey bizim bildiğimiz demirdi aynı yeryüzündeki gibi üstelik cennetten önemsiz bir köyün ahalisini korkutmak için pek kayalar düşeceğini zannetmem. Benim bunca zaman kayboluşumun asıl sebebi işte bundan sonra başlar. Gök kubbenin ötesinden bir yerlerden bizim toprağımıza kayalar düşüyordu, oraya ulaşmak için gökyüzünde süzülmenin hatta onu aşmanın sırrını arar oldum. Senelerimi uçmayı bilen düşleyen var mı diyerek, okuyarak ve gezerek geçirdim. Eski metinleri buldum, okudum, eski yunanın buhar makinasının sırrını anlatan metinleri ortaya çıkardım. Endülüslüler yarasa gibi kanat takıp havada süzülmeyi başarmış, Çinliler ve Hintliler barutla, havai fişekle denemişler uçmayı, eski roma’ ya gidip oralardan ölmüş bir ressamın hiç denenmemiş uçan makinasının çizimlerini keselerce altına kopyalattım. İşte en son sana geldim sevgili dostum bu bütün maharetleri birleştirip uçmayı başarabilecek tek adama. Ben bilirsin gezginimdir ve okurum ama alet yapmayı becerir yeteneğim ve matematiğim yoktur.

Hezarfen Ahmet çelebi arkadaşının hep uçuk kaçık biri olduğunu biliyordu hayatı hep uçlarda geçmişti ama o bile bu kadarını beklemiyordu, nutku tutulmuştu. Uçmak için bir alet yapmak hem de onun yapması bu aleti ne enteresan fikirdi.

“Evliya çelebi senin bunca gezmen okuman bunca yıl bana mı bağlı, benden ümitlenerek miydi? Belki yaptığın düşündüğün onca fikir arasında en güvenilmezi budur. Uçurtmalar evvelden beri uçurulur, havai fişeklerde gökyüzüne atılır eğlenilir, sen bilmezmişsin ben kollarına kanat gibi bezler bağlayıp yükseklerden atlayıp süzülen adamları daha önce duymuştum. Bunca toplanmış bilgi ve bizim bulacaklarımızla eğer uçar isek, tarihi değiştirir denizleri havadan aşar yükleri ve insanları taşır, savaşlarda kullanır yenilmez oluruz belki havada basitçe süzülür pek bir şey yapmadan hemen yere konarız. Kesin olan tek şey senin gibi bir anlatıcının dilinde en az yüz yıl konuşuluruz.”

Evliya çelebi arkadaşına dikkatlice bakarak “Gerçekten bunu deneyecek misin?”

Hezarfen Ahmet çelebi bunca toplanmış onca bilgiyi hiç incelemeden geri gönderecek biri değildi zaten, evet inceleyecekti aklına yatarsa yapabileceği bir alet bile tasarlardı belki.

“Evet, buna bakacağım” diyerek kısa bir cevap verdi.

Artık akşamın geri kalanını bütün işin nasıl yapılacağına dair detayları konuşarak geçirdiler…

Fikir” için 1 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @yunusemre,

    Güzel bir kesit, kısa bir alanda koca bir romanlık temel atmışsın. Hikayenin istikrarını koruyarak geliştirdiğin sürece başarılı bir büyük metin yaratmanın önünde engel görmüyorum.

    Eline ve düşgücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!